İlk cümle:
Dündar Taşer demek; “Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan ileridir…” diyebilmektir.
Türk milliyetçiliğinin erken yaşta kaybettiğimiz büyük “kurmay aklı” Dündar Taşer, vefatının elli ikinci yılında, 12 Haziran 2026 Cuma günü saat 19.30’da, Ümraniye Sarı Saltuk Kültür Merkezi’nde, yad edildi.
Fikri ve siyasi faaliyetlerini ağırlıkla Ankara’da yürütmüş olan bu büyük şahsiyetin İstanbul’da hatırlanmış ve adına bir program düzenlenmiş olması, kültür ve milliyetçilik adına çok memnuniyet vericidir. Haziran ayında Türk Milliyetçiliğinin lideri Başbuğ Alparslan Türkeş’in muhterem eşi Muzaffer Türkeş’in ve büyük ülkücü şehit Yusuf İmamoğlu’nun da yurt sathında anılması ve anlatılması iyi olurdu. Neyse, buna da şükür.
Cuma akşamı, anma programında, eski siyasetçilerden vakıf yöneticilerine, ocaklı gençlerden ömrünü bu davaya adamış piri fanilere kadar yeterli sayıda hazirun ve kürsüde gençlik yıllarında Taşer’in bizzat asistanlığını yapmış mütevazı, güleç yüzlü bir hatip vardı.
Hatibin hoş sadasına kapılıp giderken; yakın tarihin o en can alıcı noktalarına, Taşer’in ihtilale nasıl dahil olduğuna, kimlerle ne tür küresel ve yerel ilişkiler içinde olduğuna gelindiğinde, hatibin konuyu adeta bir şüphe sınırına getirerek ustaca geçiştirmeleriyle zaman akıp geçti. Dışarıdan bakan biri, bu kuşağın devletin ve tarihin en mahrem kozmik odalarından süzülen sırlara vakıf olduğunu ve sırlarıyla gömülmeyi bir sadakat olarak kabullendiğini düşünebilir. Oysa konuşmacı da satır arasında zaten o derin sırlara vakıf olmadığını bizzat ikrar ediyordu. Belki de satır aralarındaki bir takım gizemli imalar, konunun daha derinlemesine araştırılması ve sohbetin akıllarda kalmasına yönelik usta bir hitabet yöntemiydi. Kimbilir, belki... Bizim taife sever bu tarzı doğrusu.
Soru-cevap faslı başladığında, salondaki basiret sahibi bir dosttan mealen şu soru geldi:
"O dönem, ihtilâli yapan kadroda, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi üstün meziyetli insanların bir elin parmaklarını geçmediğini, komitede bilhassa karşı tarafta yer alanların vasatın altında insanlardan teşekkül ettiğini anlıyoruz. Taşer gibi devasa bir çap nasıl oldu da ihtilalden sonra devre dışı bırakıldı? Taşer gibi üstün vasıflı başka kimseler var mıydı, onları tanıdınız mı? Türkeş'in yanında birkaç Taşer daha olsaydı sonuç ne olurdu?"
İşte Türk milliyetçiliğinin en büyük sosyolojik ve entelektüel dramı tam da bu sorudan sonra sergilendi. Kürsüdeki hatip soruyu muhtemelen tam anlamayarak ya da konuya bu açıyla hakim olmadığından “geçiştirmeyi” seçerek yanıtladı. Hareketin sözde ağır toplarından biri ise soruyu, tam olarak idrak bile edemeden, “tuhaf ve yanlış” bir soru olduğuna yönelik eleştirel bir konuşma yaptı.
Ardından dinleyiciler arasından bir eski siyasetçi kürsüye doğru adeta kükrercesine sordu:
"Bize Dündar Taşer hakkında bilmediğimiz bir şey söylemediniz. Bu 60 ihtilali neden yapıldı, onu söyleyin kardeşim? Ne Taşer ne Türkeş sağlıklarında bu konuda tek kelime etmedi. Biliyorsanız bari siz söyleyin, öğrenelim artık!"
Tabii ki siyasetçi zekası, aradaki gizemli imaları gollük bir pas gibi görüp kaleye gol olarak göndermenin peşindeydi. Siyasetçi eskisi de olsa pusuda bekliyor ki, kürsüden birisi çıksın ve o ezberlenmiş konforlu yalanı söylesin: “Bu ihtilali ABD yaptırdı.” İstiyorlar ki birisi suçu dış güçlere ya da Türkeş’e atsın da, kendi vizyonsuzluklarını ve geçmişin tüm günahlarını temize çeksinler. Kendi acziyetlerine o meşhur “büyük dış güçler bizi kullandı” kılıfını uydurmak için can atıyorlar.
Söz alan eski bir eğitimci ise önce eski unvanlarını ve etiketlerini salona birer birer sıralayarak adeta kendi egosunu tatmin etti. Ardından, salondaki gençlerin yüzüne baka baka “gençlerin İstiklal Marşı’nı bile bilmediğinden” dert yandı.
Gecenin sonuna doğru, kurumsal bir rekabetin gölgesini salona düşüren bir başka dinleyici kürsüye yöneldi:
“Dündar Taşer’i kim mesele etti?”
şeklinde imalı bir soru sordu. Kürsüdeki hatip bu sorunun altındaki kastı, o dönen kirli dedikoduları ve suikast imalarını hemen anladı. Taşer’in ölümü her ne kadar şaibeli görünse de, arkasında kurulan komplo teorilerinin asılsız olduğunu, hele hele bu ölümün ardında Türkeş’in parmağı olduğu yönündeki iddiaların tamamen saçmalıktan ibaret olduğunu belirtince, soruyu soran o zihniyet belli ki aradığı o fitne payını alamamış, istediği cevaba ulaşamamıştı.
Tüm bu sahneyi izlerken içimden bir ses şu soruyu sormakta gecikmedi: Türkeş, kafasındaki o “Büyük Devlet ve Güçlü Türkiye” vizyonunu taşırken, arkasındaki bu sığ kadrolarla o devasa Soğuk Savaş fırtınasına karşı nasıl direnebilmişti?
Türkeş’in dehası da, trajedisi de tam olarak buradaydı. Yanında Dündar Taşer gibi gerçek bir beyin varken çelik gibi duran o hareket, Taşer’in vefatının ardından Türkeş’in omuzlarında tek başına devasa bir iradeye dönüştü. Önündeki derinlikli bir soruyu bile anlamaktan aciz olan, bilmediği halde şüpheli ifadelerle havayı bulandıran ya da vizyonu sadece kendi eski unvanlarından ve pusuya yatmış ucuz hesaplardan ibaret gören bu kadroları da bir şekilde idare etmek zorundaydı; çünkü o gün o kitleyi tutmaktan başka çaresi yoktu.
Ezcümle;
Dündar Taşer demek; “Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan ileridir…” diyebilmektir.
Ve bu anma programının ne ilk cümlesinde ne son cümlesinde bunu diyebilen de çıkmamıştır…
O yüzden de ahvalimiz böyledir…
Ve son bir muhasebe...
Yukarıda sıraladığım tüm bu sert eleştiriler, dışarıdan bir gözün ya da harekete mesafeli bir aklın alelade değerlendirmeleri değildir. Bu sitem, Türk milliyetçilerinin ve ülkücülerin kendi tarihî sınırları, o devasa potansiyelleri ve hak ettikleri o yüksek ufuk üzerinden yapılmış bir iç muhasebedir.
Kürsüdeki konuşmacıdan, salonda pusuya yatıp ucuz ezberler bekleyenlere ne kadar kızarsak kızalım; bu insanlar bu ülke için çarpan yüreğiyle, samimiyetiyle, vefasıyla ve ödediği bedellerle mevcuttan on gömlek üstün, cefakar ve ihlaslı insanlardır.
Bu yüzden; o temiz, o ihlaslı Anadolu çocuklarının saf inancını ve bu büyük davanın geleceğini, salonlardaki o vizyonsuz dedikodulara, unvan yarışlarına ve içi boşaltılmış sahte gizem perdelerine kurban etmeye gönlümüz razı gelmiyor.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.