« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

15 Haz

2026

Yeryüzündeki bütün diller Cenab-ı Hakk’ın birer ayetidir, mucizesidir!

15 Haziran 2026

Yeryüzündeki bütün diller Cenab-ı Hakk’ın birer ayetidir, mucizesidir! Arabın dili Allah'ın ayeti de bizim döküldüğü her sinede iman tutuşturan asil Türkçemiz mübarek değil midir? Türk'ün dili de Hakk'ın ayetidir!"

ARAB’IN DİLİ ALLAH’IN AYETİYSE BİZİM DİLİMİZ DE ALLAHIN AYETİDİR VE MÜBAREKTİR. (Tarihi Hikâye)
Muharrem Günay Sıddıkoğlu

Alaca Medrese’nin yazı odasında, mum ışığının titrek aydınlığında iki büyük lügat duruyordu: Biri fesahatın ve zâhir ilimlerinin kapısı olan Arapça, diğeri şiirin ve hayal gücünün ipeksi örtüsü olan Farsça. Abdurrahim Mısrî, her iki dile de bir sarraf kadar hâkimdi. Diviti eline aldığında Arapça şerhler yazabilir, Farsça gazeller dizerek sarayların, medreselerin başköşesinde felsefi tartışmalara yön verebilirdi.
O akşam, İstanbul’un fethinden sonra şehre yerleşen ulema takımından Molla Sadrettin, Mısrî Sultan’ı ziyarete gelmişti. Masanın üzerindeki Türkçe yazılmış manzum tasavvuf metinlerini görünce kaşlarını hafifçe çattı.
"Mısrî Sultanım," dedi Molla Sadrettin, sesindeki kibirli hayranlığı gizlemeye çalışarak. "Siz ki Mısır’da ilim tahsil etmiş, zâhir ve bâtın ilimlerinde zirveye ermiş bir zatsınız. Arapçanın o derin nahvini, Farsçanın o efsunkâr belagatını en iyi siz bilirsiniz. Kasîde-i Bürde’yi bile Türkçeye çevirmişsiniz. Neden ilmin ve felsefenin yüksek dilini bırakıp, avamın, Türkmen köylüsünün konuştuğu bu yalın dille yazarsınız? Hakikat, o süslü ve ulu dillerde daha ihtişamlı durmaz mı?"
Abdurrahim Mısrî, önündeki diviti usulca bıraktı. Yüzünde, Karahisar Kalesi kadar vakur ama bir ana şefkati kadar sıcak bir tebessüm belirdi. Masanın çekmecesinden sararmış ama özenle korunmuş bir başka yazma eser çıkardı. Bu, asırlar evvel Kaşgarlı Mahmut’un canı pahasına kaleme aldığı Dîvânu Lugâti't-Türk’ün bir kopyasıydı. Kitabın kapağını hürmetle okşadı ve Molla Sadrettin’i odanın dar pencerelerinden birinin önüne çağırdı. Pencereden, gece karanlığında bile heybetle dalgalanan kale burçlarındaki Türk sancağı görünüyordu.
"Molla Sadrettin," dedi Mısrî Sultan, eliyle dışarıyı işaret ederek. "Şu burçlarda dalgalanan kumaş parçası, sadece bir bez midir? Hayır. O, bu milletin bağımsızlığının, varlığının, devletinin bayrağıdır. O dalgalandıkça millet nefes alır. İşte Türkçe de bu milletin ruhunun, kalbinin ve imanının ses bayrağıdır. Kumaştan bayrak yurdun sınırlarını korur, ses bayrağı ise bir milletin ruhunun sınırlarını muhafaza eder."
Mısrî Sultan, Molla Sadrettin’in şaşkın bakışları altında sesini daha da gürleştirerek devam etti:
"Bana 'Neden Türkçe?' diye sorarsın ve Arapçayı mukaddeslik zırhına bürüyüp Türkçeyi avam işi görürsün. Sen ulemasın Molla! Kelamullah’ı okursun da içindeki sırrı niye görmezsin? Yüce Yaradan, Rum Suresi yirmi ikinci ayette ne buyuruyor: 'Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da benim âyetlerimdendir.”
Demek ki neymiş? Yeryüzündeki bütün diller Cenab-ı Hakk’ın birer ayetidir, mucizesidir! Arabın dili Allah'ın ayeti de bizim döküldüğü her sinede iman tutuşturan asil Türkçemiz mübarek değil midir? Türk'ün dili de Hakk'ın ayetidir!"
Molla Sadrettin, ayet-i kerimenin bu sarsıcı hatırasıyla irkilirken, Abdurrahim Mısrî elini Kaşgarlı’nın eserine koydu:
"Koca Kaşgarlı Mahmut, ömrünü at sırtında Türk boylarının arasında niçin tüketti bilir misin? Bu dilin, Arapça kadar zengin, derin ve üstün bir medeniyet dili olduğunu tüm dünyaya ispat etmek için! O, Türkçenin bir okyanus olduğunu kalemiyle mühürledi. Biz bugün o mühre, Allah'ın bize lütfettiği o ayete sahip çıkmazsak, ses bayrağımızı kendi ellerimizle yere düşürmüş oluruz."
Mısrî Sultan’ın gözleri çerağ gibi parladı. Ses tonu, odanın taş duvarlarında yankılanan peygamberi bir ihtişama büründü:
"Üstelik Molla, sen bilmez misin ki bu lisana hürmet, bize bizzat Alemlerin Efendisi’nin mukaddes bir emanetidir? Fahr-i Kâinat Efendimiz, ashabına ve ümmetine ne buyurmuştur: 'Türk dilini öğreniniz. Çünkü onların saltanatı uzun sürecektir.' Cenab-ı Hakk, cihanın iradesini ve ümmetin hamiliğini bu necip milletin eline vereceğini Resulü'ne müjdelemiş; Peygamberimiz de ümmetine Türkçe öğrenmeyi tavsiye etmiştir. Bizzat Resulullah'ın 'Öğrenin' diye buyurduğu, övdüğü bir dili, Allah’ın ve Resulü'nün yeryüzünü adaletle yönetsin diye seçtiği bir milletin sesini, biz nasıl olur da medresede hafife alırız?"
Molla Sadrettin, hem Rum Suresi'nin hudutsuz hakikati hem de Peygamber müjdesi karşısında sarsılmış, adeta nutku tutulmuştu. Mısrî Sultan konuşmasına nihayet verdi:
"Arapça Kur'an’ın nazil olduğu dildir, hürmetimiz sonsuzdur. Lakin bir millet, Hakikati kendi anasının sütünü emerken duyduğu dille, kendi öz ayetiyle öğrenmezse, o Hakikat onun kalbine kök salamaz. Eğer ben vahdetin sırrını, ahlakın güzelliğini, Allah aşkını bu milletin kendi öz diliyle anlatmazsam, bu medreseden yükselen ilim halkın sinesine ulaşmaz. Hakikat, süslü sarayların ve yabancı kelimelerin arkasında hapsolur. Biz İstanbul surları önünde Akşemseddin Hazretleri ile tekbir getirirken, Anadolu’nun yiğitleri o tekbirleri kendi dillerinin imanıyla haykırdılar. Yabancı kelimelerin şatafatına kapılıp Allah'ın kendisine bahşettiği öz sesini unutan bir millet, kalbini, hafızasını ve istikbalini kaybeder."
Molla Sadrettin, bu sözler karşısında tam bir teslimiyetle başını öne eğdi. Karşısındaki zatın sadece bir mutasavvıf değil; ilahi kelamı, peygamber müjdesini göğsünde taşıyan ve koca bir milletin ruhunu kendi öz diliyle mayalayan bir irfan abidesi olduğunu anlamıştı.
Abdurrahim Mısrî, o gece sabaha kadar mum ışığında yazmaya devam etti. Kaleminden dökülen her Türkçe kelime, tıpkı kale burçlarında dalgalanan o sancak gibi, Anadolu semalarında parıldayan birer ilahi ayet, birer peygamberi müjde oluyordu. O, Arapçayı da Farsçayı da biliyordu ama o lisanları birer basamak yapmış, Türk milletinin mukaddes ses bayrağını tasavvufun, irfanın ve Kur'anî hakikatin en yüksek burcuna dikmeyi seçmişti.
Çünkü çok iyi biliyordu ki; bayrak dalgalandıkça vatan, Allah'ın ayeti olan Türkçe konuşulup yazıldıkça da Türk milleti ebediyen var olacaktı.
Alaca Medrese’nin yazı odasındaki o derin sükûnet, sanki asırların ötesine uzanan görünmez bir köprüye dönüşmüştü. Molla Sadrettin, aldığı Kur'anî ve peygamberi cevapların azameti karşısında susmuşken, Abdurrahim Mısrî divitini yeniden eline aldı. Bakışları, pencereden dışarıya, Karahisar’ın karanlıkta parıldayan dağlarına ve ufka dikilmişti; sanki gözleri yüzlerce yıl sonrasını, bu toprakların yetiştireceği feryatları ve fikirleri görüyordu.
"Bak Molla," dedi Mısrî Sultan, sesi zamanın ötesinden gelen bir uğultu gibi yankılandı odada. "Bugün biz burada bu medresede bir tohum ekiyoruz. Bu tohum, sadece Karahisar’ın değil, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan o muazzam Türk coğrafyasının ruhudur. Zaman akacak, asırlar geçecek, devletler yıkılıp devletler kurulacak... Belki gün gelecek, Türk boyları birbirini bizzat kendi öz lisanından tanıyamaz hale düşürülmek istenecek."
Durdu, derin bir nefes aldı ve sanki yüzyıllar sonra doğacak olan Ziya Gökalp’in ruhuna bir selam gönderir gibi fısıldadı:
"Fakat bilesin ki, koca bir Turan coğrafyasının tek bir hakiki kalesi, yıkılmaz bir tek bayrağı vardır: O da dilidir. Gün gelecek, mefkûre sahibi yiğitler çıkıp haykıracak... Diyecekler ki:
'Türklüğün dini bir, vicdanı bir...
Fakat hepsi ayrılır, olmazsa lisanı bir!'
İşte ben bugün burada, Arapçanın ve Farsçanın o felsefi cazibesine kapılmayıp asil Türkçemizi nakış nakış işlerken, aslında o gelecekteki feryada rehberlik ediyor, o muazzam birliğin harcını koyuyorum. Dinimiz, vicdanımız bizi kalben bağlar; lakin bizi bir millet kılan, coğrafyaları aşındırıp Turan’ı tek bir yürek halinde çarptıran yegâne cevher, anamızın ak sütü olan bu lisandır. Eğer lisanımızı kaybedersek, ne dinimiz kalır ne vicdanımız ne de Turan kalır geriye."
Molla Sadrettin, Abdurrahim Mısrî’nin bu dâhiyane ve adeta çağları aşan vizyonu karşısında büyülenmişti. Karşısındaki mürşid, sadece bugünün tekkede zikreden dervişi değil; yüzyıllar sonrasının Türk aydınlarına, millî mefkûrelerine ve dil sevdalılarına ışık tutan, yollarını aydınlatan sönmez bir meşaleydi.
Mısrî Sultan, Vahdetnâme’sinin son satırına mührünü vururken, kalemiyle adeta geleceğin Türk dünyasını selamlıyordu. O, yüzyıllar öncesinden Gaspıralı İsmail’lerin, Ziya Gökalp’lerin, Ömer Seyfettin’lerin, Yahya Kemal’lerin, Nihal Atsız’ların, Arif Nihat Asyaların, Seyyit Ahmet Arvâsilerin, Erol Güngörlerin, Emine Işınsuların yol başçısı olmuş; Türk milletinin ses bayrağını, Turan coğrafyasının semalarında ebediyen dalgalanacak şekilde tarihin burcuna dikmişti.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

M. Metin KAPLAN

15 Haz 2026

Bursa Ülkü Ocaklarının efsâne başkanı, Ülküdaşım, kader arkadaşım, dert ortağım ve sırdaşım MEHMET KUTUCU, gelen emr-i ilâhîye riâyet ve itâat ederek Hakk’a yürüdü… Dâr-ı dünyadan, dâr-ı bekâya irtihâl etti.

İdris Savaş

15 Haz 2026

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

15 Haz 2026

Kemal Girgin

08 Haz 2026

Yusuf Yılmaz ARAÇ

26 May 2026

Halim Kaya

25 May 2026

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 299,99 M - Bugn : 411105

ulkucudunya@ulkucudunya.com