« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

25 May

2026

ASKERLERİN ANLATIMIYLA MAMAK’TA İŞKENCE

25 Mayıs 2026

Recep Küçükizsiz ile tanışmamız 12 Eylül 1980 yılında yapılan darbe sonucu tutuklanan ülkücülerin çeşitli cezaevlerinde yattıktan sonra yılında topluca nakledildikleri Bursa E Tipi cezaevine 1986-1988 yılları arasında yaptığımız Bursa Ülkücülerinin topladığı yardımları götürmek için gittiğimiz cezaevi ziyaretlerinde görüştüğümüz Ülkücü Mahkûmların Cezaevi Başkanı Yunus Meral ile Başkan Yardımcısı Şahin Gür ve özellikle adları aklımdan çıkmayan Şaban Kılıç, Mustafa Karaca ve Recep Küçükizsiz vs. isimler ile açık görüş ziyaretleri sırasında yaptığımız başbaşa görüşmelerden tanışıyoruz. Çünkü dışarıda olan ülkücüler olarak o zamanlar cezaevindeki herkes ile görüşmek ve onları ziyaretçisiz bırakmamak gibi bir anlayışa sahiptik. Recep Küçükizsiz ile de böyle bir bayram günü açık görüşünde görüşmüş, muhabbet etmiş, yazdıklarından bahsetmiştik ki bu muhabbetten aklımda kalan en net ifade kendisinin şiirler yazdığı ve kitaplaştırmayı düşündüğüdür. O gün bu gündür de daima hatırımdadır. İsmini gördüğüm zaman da içimde bir muhabbet hâsıl olur.

Recep Küçükizsiz’den daha önce bütün kitaplarını imzalı göndermesini istemiş, yayınlamış olduğu otuz’a yakın kitabından çoğunun elinde baskısı kalmadığını ve Nadir Kitap sahaflar internet sitesinden temin edebileceğimizi söylemişti.

Ötüken Neşriyat tarafından İstanbul’da 2026 yılında 436 sayfa olarak birinci baskısı yapılan “Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence” kitabının tanıtımını görünce hemen Samsun’da alışveriş yaptığım kitabevine sipariş verdim. Ancak zannedersem yerel kitapçının kargo ücretinden kurtulmak düşüncesiyle siparişleri bekleterek topluca alım politikası nedeniyle bir ay gibi bir zaman zarfında ancak elime ulaştı. Kitap “İçindekiler”, “Kısaltmalar”, “Ön Söz”, “I.Bölüm: Şahitlikler”; “12 Eylül’ün ‘Ara Özneleri’ Olarak Mamak askerleri (Dr. Osman Aydın)”, “Mankurt Devlet Eziyeti (Dr. Kaan Arslanoğlu”, “İşkence ve Hukuk (Av. Atıf Şenel)”, “Mamak Askeri Cezaevi ve Ülkücü Hareket (Recep Küçükizsiz)”, “Mamak Kapısında Annem (Hüdai Kuş)”, “II. Bölüm: Katılımcı Askerler”; “İsmail Kalender”, “Ramazan Aslanbaba”, “Sinan Polat”, “İsmet Zingir”, “Kadir Sevinçeli”, “Cemal Karadağlı”, “Rafet Maktad”, “Mustafa Altın”, “Mehmet Özkan”, “İbrahim Cibooğlu”, “Hızır Demir”, “Hasan Kurtoğlu”, “Katılımcıların Mamak’taki Görev Günleri”, “III. Bölüm: İfade ve Röportajlar”; “Ahmet Kahraman’ın Raci Tetik ile Yaptığı, 11-13 Eylül 1988 Tarihli Milliyet Gazetesinde Yayınlanan Röportajı”, “Albay Raci Tetik’in TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda 20 Ekim 2012 Tarihinde Verdiği İfade”, “Emin Çölaşan’ın 6-10 Aralık 1980 tarihli Milliyet Gazetesinde Yayınlanan Mamak Röportajı”, “Ekler”, “Mamak Askeri Cezaevi Krokileri”, “Dizin” başlık ve bölümlerinden oluşmaktadır.

Recep Küçükizsiz bir vefa örneği göstererek kitabını Mamak Askeri Cezaevinde hayatını kaybetmiş Mustafa Pehlivanoğlu, Fikri Arıkan, Ali Bülent Orkan, Bekir Bağ, Hasan Alemlioğlu, Hüseyin Kurumahmutoğlu merhumların ruhuna ithaf etmiş.

“Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence”kitabı Recep kÜçükizsiz tarafından doğrudan doğruya yazılmış bir kitap değil. Recep Küçükizsiz’in seçtiği Mamak’ta askerlik yapan ülkücü askerlerin anlattıkları ve bu anlatılanları psikiyatrist, sosyolog ve avukat olan bir hukukçu tarafından yorumlanmasıyla oluşan metinlerin bir araya getirilmesiyle oluşan bşir kitap, yani bu kitap Recep Küçükizsiz tarafından hazırlanmış.

Recep Küçükizsiz kitabın birinci bölümünde konunun uzmanı kişilere yazdırdığı yazılarda İşkence konusunu Sosyolojik, Psikiyatrik ve hukuki yönde el aldırıyor. Psikiyatrik yönde işkencenin işkence gören ve işkence yapanlar açısında irdelemesi yapılıyor. İkinci bölümde Mamak Askeri ceza evinde askerliğini yapan ülkücü askerlerin gördüğü şahit olduğu olayları anlattıkları şekilde kayda aşmış ve sonra onları deşifre ederek yazıya dökerek metinleştirilmiştir.

Daha önce Mamak ve diğer cezaevlerinde yatan Ülkücü mahkûmların yazmış oldukları hatırat ve diğer kitaplardan 12 Eylül Cuntacılarının maşası olmuş asker ve sivil memurların Ülkücülere uygulamış oldukları sistemli işkencelerin bizzat yaşayan ve yazanların kaleminde bin bir çeşidi hakkında Ülkücü birisi olarak ister istemez bilgi sahibi olmuştuk. Recep Küçükizsiz’in “Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence” kitabı bu işkenceyi bizzat yapanlar veya kendileri yapmamış olsa bile yapanlarla aynı havayı mecburen teneffüs edenlerin kaleminden aktarılmaktadır işkence. “Mankurt Devlet Zihniyeti” (s.23) yazısını yazan Psikiyatrist Dr. Kaan Arslanoğlu da benim gibi düşünmüş ve düşüncesini “Çalışma benim gözümde daha baştan çok değerliydi. Bir kere Böyle bir çalışma ‘sağ’ ya da ülkücü cenahtan (bildiğim kadarıyla) ilk kez gelecekti. Dosyayı hazırlayan ülkücüydü, işkence uygulamalarını yapanlar ve burada söyleşi verenler de ülkücüydü.” (s.23) şeklinde ifade etmiştir. Ancak “İşkence uygulaması yapanlar” ifadesiyle sakın ülkücünün ülkücüye işkence ettiğini düşünmeyin, burada röportaj verenler Sosyolog Dr. Osman Aydın’ın ifade ettiği gibi “pasif direniş gösterenler” ve “işkenceyi minimiz edenler”dir (s.20). Kısaca röportajları yayınlanan askerler ülkücü olmakla birlikte bir şekilde cezaevi şartlarını yumuşatarak ülkücü mahkûmlara yardımcı olmaya çalışanlardır.

Psikiyatrist Dr. Kaan Arslanoğlu Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı kitabından alıntılayarak “Mankurt” nasıl yapılırı anlattıktan sonra Mankurt’un bugün hangi manalara karşılık kullanıldığını “Kendi kültürüne düşman, başkasının kültürüne körü körüne hayran insan. Kendi halkına, tarihine, diline yabancılaşmış kişi. Eleştirel düşünmeden otoriteye itaat eden birey. Zihinsel olarak teslim alınmış kimliksiz insan..” (s.32) olarak kullanıldığını ifade etmektedir. “Mankurt’ kelimesinin bu kitapta işkence ve işkenceci ile ilişkilendirilmesi birinci olarak Cengiz Aytmatov’un anlattığı Mankurtlaştırma işlemindeki işkencedir. İkinci sebep de mankurtlaşmış insanın tıpkı bu kitapta yine Psikiyatrist Dr. Kaan Arslanoğlu tanımladığı işkenceci %95 insanın otoriteye bağlı olmalarından dolayı işkence uygulamalarında (s.33) olduğu gibi rastgele seçilmiş kişilerden olmaları dolayısıyla kullanılmaktadır. Psikiyatrist Dr. Kaan Arslanoğlu’na göre Mamak’ta işkenceyi örgütleyen ve yöneten subayların işkenceci olmaları özgür iradeleriyle ve heveskâr bir seçim ile olmakta diğer %95v için ise koşulların dayatmasıyla işkenceci olmaktadırlar (s.33).

“Türkiyede kullanılan [işkence] yöntemlerin genelde yabancı eğitimcilerin öğrettiği olduğu”nu (s.39) ifade den Psikiyatrist Dr. Kaan Arslanoğlu bu yabancıların da Amerika ve CIA olduğunu deşifre edilmiş işkence kitapları (s.38) üzerinden ortaya koyuyor. Nitekim bizde Kenan Evren için daima “Bizim çocuklar” takımından olduğu ifade edilerek Amerika’nın çocukları oldukları vurgulanır.

Yine Psikiyatrist Dr. Kaan Arslanoğlu’ndan öğreniyoruz ki Emin Çölaşan (s.39), Savaş Ay (s.40) Amerika destekli 12 Eylül cuntacılarının parlattığı şaibeli kişilikler, Mengelecilik yapmakla suçladığı Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ ve kardeşi Profesör Turan İtil ve kurdukları “Hamide Zekeriya İtil Vakfı” (s.40) Amerikan destekli aydınlatılmış bilim adamları. Ya bunlarla işbirliği yapmış sağ kesimin medarı iftarı Prof. Dr. Ayhan Songar (s.40) için ne demeli.

Recep Küçükizsiz’in yazdığı “Mamak Askeri Cezaevi ve Ülkücü Hareket” (s.49) başlıklı dördüncü yazıya gelince hemen üslup fark ediyor. Daha usta bir yazarın kaleminde çıktığı anlaşılıyor. Recep Küçükizsiz 12 Eylül Cuntacıları tarafından tutuklandıktan sonraki ordu hakkındaki duygularını “Yaşatmak için mücadele ettiğimiz ‘Devlet’ bir ülkücüyü [Mustafa Pehlivanoğlu’nu] asmıştı. Bana göre 27 Mayıs, 12 Mart darbeleri sekter (bütün içindeki ferdi hareket eden hoşgörüsüz kişiler) hareketlerdi. Henüz ordumuz ile darbecileri özdeşleştirememiştim.” (s.49) şeklinde ifade ederek bütün Ülkücülerin genel bakış açısını da ortay koymaktadır. Ordu bizim ordumuzdu.

Recep Küçükizsiz Mamak Cezaevinde yapılanı işkenceler dolayısıyla ülkücüler tarfından topluca protesto edilmediğini, geçiştirme, az zararla vartayı atlatma yolunun tercih edildiğini bunun da “ülkücü tutukluların çoğunun sudan bahanelerle tutuklanmış veya çok az ceza ile çıkacak kişiler olmalarının etkisi” (s.55) ile olduğunu ancak yargılamalar ilerleyip kimin ne kadar ceza alacağı anlaşılmaya başlayınca da yapılan protestolardan netice aldıklarını ifade etmektedir. Yapılan 17 günlük açlık grevinden elde edilenlerin “koğuşların tekrar sağ ve sol olarak ayrılması, tecritlerde kimsenin kalmamsı ve nihayet Mamak Askeri Cezaevi’nin kapatılması” (s.55) kazanımları olduğunu da ayrıca ifade eder.

Mamkta 1976 yılında 56/1 olarak asker olan ve bir müddet sonra asker olarak yolu Mamaka Askeri Cezaevine düşen ve 2 yıllık askerliğinin 13 aynı başka yerlerde geriye kalan yedi ayını da Mamak Askeri Cezaevinde yapan İsmail Kandemir’in (s.64) anlattıkları 12 Eylül 1980 darbesinden öncesine ait ve aynı zamanda kendisi tarafından uygulanmış işkencelerden değil, başkaları tarafından uygulanan işkencelerden duydukları ve gördüklerinden oluşmaktadır. İşkence ve şiddetin uygulandığı zaman ve şiddet uygulanan kişiler farklı olsa da Mamak’ta uygulanan şiddet ve işkenceleri ele almaktadır.

Mamak hatıralarını anlatan Ramazan Aslanbaba (s.71) da 12 Eylül 1980’den önce Mamak’ta askerliğini yapmış Sivaslı ülkücü bir asker. Ramazan Aslanbaba Makta asker iken 1979 yılında Ankara’da Mısır Büyükelçiliğini basıp 20 kişiyi rehin almış olan ve adları Muhammed, Hüseyin Mustafa gerillaların komutanı Mervan ile birlikte Filistinli 4 mahkûmun yattığını da anlatmaktadır (s.79).

Ramazan Aslanbaba açık açık söylemese de Mustafa Pehlicanoğu ve İsa Armağan’ın Mamak Cezaevinden kaçışını ilahi bir yardım ile olduğunu anlatıyor sanki… “1980’de mübarek Ramazan, Temmuz ayından başlamıştı. O gün kantindeki işimi erken bitti. Ağzım oruçlu kapıya daynamış, dışarıyı seyrediyordum. Hava çok sıcak, ortalık günlük güneşlikti. Nasıl oldu bilmiyorum., birden bulutlar çoğaldı. Lambayı yakmak mecburiyetinde kaldım. Derken bir gök gürültüsü ve ardından sağanak yağmur yağmaya başladı Ama ne yağmur anlatamam. Katanlıkta gökten kovayla su boşaltıyorlar sanırsınız. Göz gözü görmüyordu. Hayatımda böyle bir yağmuru hiç görmemiştim. Belki yarım saat sürdü. Sonra hava sanki hiç bir şey olmamış gibi ilk halini aldı.” Ve sonra kantin kapısı önünde toplanan sayım mangasının aralarında konuşmalar dikkatini çekerek Elazığlı çavuşa soruyor. “Hayırdır, ne var?” “Çekinerek ‘Sanırım tecritlerden iki mahkûm kaçmış’ dedi.” “(Peki, kim kaçmış) diye tekrar sordum.” “Mustafa Pehlivanoğlu ile İsa Armağan kaçmış diyorlar’ dedi. İçimden sevindim ve kendi kendime bunlar herhalde bugün ikindi vakti yağan yağmurda kaçtılar diye düşündüm.” (s.80-81)

Ramazan Aslanbaba kafeslerde kadın erke ayırmadan yapılan işkenceleri anlatarak hayretini ifade ediyor. “Mamak cezaevi bir tarafa, kafesler bütün insanlığın utanç duyacağı bir yerdi. Kızları da bu uygulamaya tabiydi. Hem cezaevine getirildiklerinde hem de koğuşlarda hep aynı muameleyi görüyorlardı. Erkeler hadi neyse de bunlar o zayıf bünyeleriyle nasıl ölmediler, direndiler ve yaşayabildiler hala anlayabilmiş değilim.” (s.98) Evet Mamak’ta C5 denilen yerde yapılan işkencelere dayanmışlar, bütün mahkûmlar insanlık üstü bir direnç göstermiş ve ölmemişlerdi. Beklide davaya inançları bu gayrı meşru uygulamalara karşı bir konsantrasyon sağlıyor hiçbir işkenceyi hissetmiyorlardı. Sadece vücutlarının takatinin düşmesi onları işkence görmüş olduğunu gösteriyordu. Yoksa işkenceye çelik gibi iradeyle karşı çıkıyorlardı. Yani salpam irade sahibi olmaları onları işkenceye karşı koruyordu.

Sivas Suşehri’nden olan Sinan Polat (s.103) 1980 başlarında 60/1 olarak askere alındığı için Denizli 73. Piyade Alayı’nda askerliğini er olarak yapmaya başlamış, 12 Eylül ihtilali olacağı zaman 1980 Ağustos ayında Denizli 73. Piyade Alayı Ankara Mamak’a sevk edilmiş (s.104) ancak kimsenin bu sevkten haberi olmadığı Mamak Nizamiye nöbetçisinin onları içeri almaması üzerine ortaya çıkıyor. Yani Sinan Polat ilk iki Mamak’ta askerlik yapmış askerin aksine 1980 ihtilalinde Ankara’da ve Mamak’ta imiş.

12 Eylülde Mamak’ta askerlik yapan askerlerden Sinan Polat’ın yapmış olduğu açıklamaya göre Ülkücü askerler de Ülkücü mahkûmlara mecburen görev icabı işkence yaptığı anlaşıyor. Sinan Polat’ın “Bizim taburdaki askerlerin çoğu ülkücü fikirdeydiler. Kendilerini belli etmeseler de solcu olanlar da vardı. Fakat hiçbir asker açık olarak siyasi tafra tutmazdı. Çünkü hepimiz ne emrediliyorsa onu yapıyorduk. Kendiliğinden bir şey yapmamız mümkün değildi. İçimizdeki solcular ise ülkücü mahkûmları döverken farklı hareket ettiklerinden bilirdik. Mesela namaz kıldığı için ülkücü olduğunu bildiğimiz mahkûmları öyle acımasızca döverlerdi ki, o zaman anlardık ki bu askerler solcudur.” (s.110) bu ifadelerinden ülkücü askerlerin ülkücü mahkûmları görevleri icabı dövdüğü için daha insaflı davrandıkları ve sadece görevi yerine getirmek amacıyla ülkücü mahkûmları dövdükleri anlaşılırken solcu askerlerin daha bir gayretli ve ideolojik düşmanlığı da işin içine katarak ülkücü mahkûmlara uyguladıkları şiddeti ve miktarını artıkları, ayrıca gayrı milli olmalarının yanında “Din afyondur” ideolojik felsefelerinin gereği olarak solcu askerler dini davranışlara olan düşmanlıklarını da sergilemekten geri durmadıkları anlaşılıyor.

İsmet Zingir 12 Eylül’den sonra asker olmuş ve daha sonra Mamak’a görevlendirilmiş bir asker. Mamak’ta görev yaparken Başbuğ Alparslan Türkeş’i ve Nevzat Kösoğlu ile Mehmet Irmak’ı gördüğünü bir anı olarak şöyle ifade etmektedir. “MHP davası görüşülürken Türkeş’i, mahkeme günleri D Bloğa getirilerdi. Türkeş, Nevzat Kösoğlu ve Mehmet Irmak birlikte gelir D bölümdeki boş koğuşta otururlardı. Onlarla Tokatlı solcu vir asteğmen ilgilenirdi. Biz onlara yemeklerini getirirdik. Fakat onlar bizim verdiğimiz yemeği kesinlikle yemezlerdi. Hatta bir gün onlar gittikten sonra orayı temizlerken hamsi yediklerini anladım. Çünkü kılçıklarını bırakmışlardı. Bir defasından Başbuğumuz seccade istediç. Tabi seccade yoktu. Ben geceleri orada, bir battaniyenin üstünde namaz kıldığım için hemen bu battaniyeyi verdim.” (s.132) Buradan Başbuğ ve yanında kalanların o zamanlar Mamak’a yemek sokabildiklerini ve kendi getirttikleri yemekleri yedikleri, ayrıca her zaman ve zeminde namazlarını kıldıkları anlıyoruz. Daha önce defalarca yazdım, biz Bursa’da okurken geldiğinde namazlarını kıldığına bizzat şahit olduğum gibi rahmetli Tuğman Ciranoğlu Hocamız Ağabeyimiz bize verdiği seminerlerde Ülkü Bir Genel Merkez yönetiminde iken beraber çalıştıkları kış gecelerinde Başbuğ Alparslan Türkeş’in imkânsızlıklar nedeniyle sobası bile yanmayan binada kalkıp soğuk su ile abdest alıp yatsı namazlarını kıldığına kendisini de defalarca şahit olduğunu bizzat anlatmıştı. Bu namaz mevzusunu burada ela almamın sebebi bazı kişiler yıllarca onun namaz kılmadığını yaydılar. Hatta en son 12 Mayıs 20226 tarihinde internette karşılaştığım bir videoda fesli kadir olarak meşhur olmuş birsi de Cuma kılmadığını beyan ediyordu. Ancak benim bizzat şahit olduklarımın dışında, Samsunlu Hacı Mustafa Bağışlayıcı cezaevinde tam bir Müslüman olduğuna şahit olduğunu beyan ettiği gibi Tuğman Ciranoğlu gibi birlikte siyasi faaliyetler yaptığı kişiler de bunu beyan etmişlerdir. Şimdi Kadir Mısıroğlu, Alparslan Türkeş, Hacı Mustafa Bağışlayıcı, Tuğman Ciranoğlu da vefat etmişler ve ahrette herkes yaptığını ve söylediğinin hesabını veriyordur. Bize düşen gördüğümüzle amel etmektir. Bizim gördüğümüz ve sağlıklı düşünenler Alparslan Türkeş’in Ehli İman bir kişi ve mütedeyyin bir Müslüman olduğudur.

İsmet Zingir adlı asker Mamak’ta 12 Eylül sonrası gittiğini ancak sekiz ay görev yaptığını ve 1983 yılı Eylül ayı ortalarında teskere aldığını ifade ederek gördüklerini anlatmaktadır. Ancak onun anlattıkları aradan iki buçuk veya üç yıl geçtikten sonraki dönemde gördüklerinden ibaret olduğu için asıl şiddetli işkence dönemi olan 12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra tutuklananlar ve MHP ve Ülkücü Kuruluşla iddianamesinin hazırlandığı 12 Eylül 1980 ila 29 Nisan 1981 tarihleri arasındaki safha olan ifadelerin alınması döneminde mahkûmları konuşturmak için yapılanlardır. Tabi 29 Nisan 1981’den sonra da işkenceler yapılmıştır. Ancak Ülkücülere bir suç isnat edebilmek için tutuklulara ve anne, baba, kız kardeş ve eşleri dahil ailelerine şiddet dahil psikolojik işkencelerin bin bir çeşidi uygulanmıştır. İsmet Zingir ayrıca diğerlerinden farklı olarak cezaevlerine torpilli dediği ancak ajan olduklarından şüphelendiği mahkûm kılıklı adamların (s.136) da sokulduğu ve içerde yatanlardan bilgi alamaya çalışıldığını da anlatmaktadır. “Ben zaten onun görevli olarak içeri girdiğini ve o zamanlar Dedeman’ın sahibinden bir şeyler öğrenmeye çalıştığını anlamıştım.” (s.140) İsmet Zingir bu şeklinde anlattığı kişi ile terhisten sonra karşılaştığını da zikrediyor.

Adanalı Kadir Sevinçelli (s.143) 1977 yılında önünü çeviren komünistlerden bir dayak yemesi üzerine teşkilatlara gelip giden bir ülkücü olmuş, 1982 yılında 62/3 devre kaybı olarak askere gidip acemi birliğinden sonra çavuş olarak Mamak’a kendi tercihiyle giden askerlerden birsi. Acemi birliğinde güvendiği insanlara ülkücü olduğunu söylemsi dolayısıyla ülkücülüğü bilinen Kadir Sevinçelli’ye Üç çavuş tarafından Mamak’a gidip ülkücülere ve ülkücülüğe hizmet edip etmeyeceği sorulur. Ankara Muharebe Okulundaki “Eğitimimizin biteceği sıralar yanıma bölükten tanıdığım üç çavuş geldi. Bunlardan İstanbullu Mustafa Karaca ile samimiydim. Bana ‘Seni Mamak Cezaevi’ne gönderelim mi?’ dediler. Sorara gibi değil de sanki başka türlü söylemişti. Ben Mamak Cezaevi’nin namını bildiğim için şaşırdım. Bu soğuk şakaya ‘Ne suçum var ki, beni oraya göndereceksiniz?’ diye karşılık verdim. Bu defa onlar ban ‘Hayır, yanlış anladın… Askerliğini orada yapar mısın, demek istedik’ açıklamasında bulundular.(…) Bu üç çavuş sanırım bu sebeple (ülkücü olduğunu bazı arkadaşlarına söylediği ve onlar tarafından ülkücü olduğu bilindiği için) bana gelmişlerdi. ‘Sen ülkücü değil misin?’ sordular. Onlara ‘Ülkücüyüm’ dedim.’Tamam, o zaman, çavuş olarak Mamak’a git. Orada sadece siyasi tutuklular var, ülkücüler var, gidince onlarla ilgilenirsin’ dediler.(…) Muhsin Yazıcı oğlu ‘cezaevine sağlam adamlar gönderin’ diye haber yollamış. Biz de oraya gidince Muhsin başkanla irtibat kuracağı, o bize ne yapacağımızı söyleyecek’ dediler. Zaten içim alev alev ülkü ateşiyle yanıyordu. Davama burada da hizmet etme imkânı çıkmıştı. Tamam, ben her şeyi göze alıyorum, sizinle varım’ dedim. Anladığım kadarıyla bu üç çavuş kim emir/haber verdiyse bunlar kendileriyle beraber Mamak’a gidecek sağlam ülkücü arıyorlardı. (…) Nereden nasıl ayarlandı bilmiyorum ama birkaç gün sonra bizim sevkimiz Mamak Cezaevi’ne yapıldı. Mustafa Çavuş da bizimle [6-7 çavuş Mamak Cezaevine] beraber gelmişti. Tarih 1983 senesinin ilk aylarıydı.” (s.145-146) Aradan geçen zaman zarfında ortalık biraz sakinleşmiş ki dışarıdaki ülkücüler artık içerdekileri rahat ettirecek organizasyonlar yapmaya başlamışlar. Kadir Sevinçelli Recep Küçükizsiz ile Adana’dan tanıştıklarını ve onu cezaevinde bulduğunu da ifade ediyor (s.148-149).

Kadir Sevinçelli ve diğer çavuşların seçilerek gönderilmesinin sonuçlarından birisi içeriye girecek para ve yiyecek, giyeceklerin ulaştırılmasıdır. Bu faaliyetlerden olmak üzere Ülkücü Hareketin davsının hukuki organizasyonu Av. Şerafettin Yılmaz ile para ve giyim kuşam ve yiyecek temini işini organize eden Galip Erdem ile çarşı izinlerinde görüşüp aldıklarını cezaevine ulaştırır. “Paraları daha çok Avukat Şerafettin Yılmaz ağabeyden alırdım. Onun bürosuna gittiğimde Galip Erdem de çoğu zaman yanında olurdu ama onunla pek samimiyet kurmamıştım. Deste deste getirdiğim paraları ne alırken sayardım, ne de teslim ederken…” (s.154) Cezaevine ulaştırılacak ihtiyaçlar için sadece askerler üzerinden kurulan irtibat kullanılmıyordu. Av. Şerafettin Yılmaz ve Galip Erdem’in daha sonraki hatıra mahiyetindeki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi birilerinin üzerinden farklı Ülkücü mahkûmlara parça barça paralar da banka veya posta havalesiyle gönderilirdi.

Kadir Sevinçelli haklı olarak bu riskli görevi yapmasından dolayı daha sonra içerdeki ve dışarıdaki ülkücüler tarafından aranıp sorulmadığı, kıymetinin bilinmediği, taltif edilmediğinden yakınmaktadır (s.162) ki ancak bu görevi yapmış olan Kadir Sevinçelli yaptığı görevin mükâfatı Allah katındadır, dava adamlığı böyle zor zamanlarda görev almakla olur sizde büyük bir hizmet yapmışsınız dolayısıyla kimse tarafından taltif edilmeseniz bile bu davanın isimsiz Kahramanlarındansınız diyebiliriz.

Recep Küçükizsiz’in adandan arkadaşı olan Çavuş Kadir Sevinçelli’nin çavuş talimgâhından arkadaşı Adanalı Çavuş Cemal Karadağlı da 12 Eylül sonrası 1982 yılında 62-3 tertip olarak askere alınmış ve acemi birliğinden sonra Mamak Askeri Cezaevine gönderilmiştir. Adanalı Çavuş Cemal Karadağlı şahit olduğu bir işkence türü olarak ilk kez kayıtlar giren mahkûm yakını kadını taciz vaksıdır. Kadınlar tutukluları konuşturmak için taciz ve işkence edilmiş, ancak bunun gibi cinsel sapıklık için değil de mahkûmun direncini kırıp, konuşturmak için yapılmıştı. “O gün ziyaretçiler gelmiş, tutuklularla görüşme başlamıştı. Ben dışarıda görevliydim. Öğleden sonra bir tutuklunun karısı veya bacısı olan genç bir kadın, herkes gibi ismi okununca içeri girmiş. Kabinde görüşürken arkasında durup konuşmaları dinleyen çavuş, kadına fazla sokulmuş, Kadın tepki göstermeyince işi üstüne abanmaya kadar ilerletmiş, yani taciz etmiş. Kadın bu adiliğin farkındaymış ama zaten 5 dakika olan görüşmeyi çavuşla uğraşarak ziyan etmemek için ‘ziyaret bitti’ zili çalana kadar ses çıkarmamış. Zil çalıp da karşısındaki tutuklu otomatik olarak görüşme kabinini terk edince kadın, ‘Ulan şerefsiz, senin anan bacın yok mu?” diyerek çavuşa bir takat çarpmış.” (s.197)

Ülkücü harekete mensuplarına 12 Eylül 1980 darbesinde sahte ifade ve iftira iddianamelerle ceza aldırmak isteyenlerin yanında sivil hayattayken ve dönmüş eski ülkücü süsü verilen sahtekârlar ile ajan provokatörler de suç isnat etmek ve ülkücüleri kamuoyu nezdinde suçlu kılmanın çabası içindeydiler. İbrahim Cibooğlu’nun (s.265) Mamak’ta gördüğü ve dövdüğü Ömer Tanlak 4 Aralık 1979 tarihinde Türkiye İşçi Köylü Partisi’nde Ülkü itirafçı olarak MHP’yi ve ülkücüleri suçlayıcı açıklamalar yapmış, Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesi de haber yapmıştır. Mamak’ta ”Bir gün Doğu Perinçek’in avukatı olan bir kadın ziyarete gelmişti. Bu görüşmede ben dinlemedeydim. Onların konuşmaların ‘itiref ediyorum’ diyerek ülkücülere iftiralar atan Ömer Tanlak’ın da burada olduğunu öğrenince kan beynime sıçradı. Doğu Perinçek’i ve onun çıkardığı Aydınlık gazetesini zaten biliyordum.” (s.278) İbrahim Cibooğlu hakkında solcu subayların sızdırması ile daha sonra koğuşta Ömer Tanlak ve Doğu Perinçek’i koğuşta dövmek ve işkence etmekten dava açılmış, askerlikten sonra bile bu dav 2 yıl sürmüş, İbrahim Cibooğlu beraat etmiş ancak Selahattin ismindeki asker arkadaşı bu davadan altı ay ceza almıştır (s.278).

Askerler arasında ülkücü komünist asker ayrışması başlamış, Ülkücü askerler İbrahim Cibooğlu’nun önderliğinde teşkilatlanmaya ortak hareket etmeye başlarken aynı hareketlik komünist solcular arasında da devam ediyor. Nihayet bu gruplaşma bir gün yemek hanede kavgaya dönüşmüş herkes birbirine tabak, çanak, kaşık eline geçerse fırlatarak saldırmış, nihayet kavga bitince herkes Komutanın karşısında sorguya çekilmiş. “Suçumuz büyüktü. Mamak Cezaevi’nde hem de 12 Eylül’ün en kızgın zamanında [askerler] aramızda sağ-sol kamplaşması yapmış ve hatta kavgaya tutuşmuştuk.” (s.282) Kavgaya karışanların kavgadan sonra komutanlar tarafından sürgüne gönderilmeleri karşısında herkes kendi derdine düşüp birbirlerini suçlar durma gelmiş, teşkilat göçmüştür. “Tabi sürgün olunca herkes kendini kurtarma sevdasına düşmüştü. Birbirleri aleyhine ifade veriyorlardı. Artık birbirimize düşmüştük. Bu arada subaylar beni elebaşı, büyük suçlu gibi gösterip çevremdekileri korkuttular. Canım ülküdaşım dediğim, kardeşim bildiğim askerler artık benden kaçıyor selam bile vermiyorlardı. Böylece bizim teşkilat çökmüştü.” (s.283) Davasına tam inanmamış insanlar zoru gördüğünde çil yavrusu gibi dağılmışlardır.

Mahkûmlara her türlü dayağı atıp işkence yapan askerler verilen emirleri yerine getirmeyince komutanından dayak yer azar işitir, terhis olduktan sonra da mahkûmların akrabaya da fikirdaşlarından dayak yemeleri bunların pek de mahkûma işkence yapmaya gönüllü olmadıklarını göstermektedir. İbrahim Cibooğlu Oruç tutuyor bayılan bir ülkücü dolayısıyla oruç tutanları spordan muaf tutması ülkücülere ayrımcılık yapıyor diye mahkûmların karşısında komutandan dayak yemesine terhis olunca Cebeci’de çay ocağında otururken solcuların saldırısına, yine terhis olduktan sonra Adliyede de Doğu Perinçek’in saldırısına uğraması gibi (s.284) vukuatlarla da karşılaşmaları can güvenliklerinin olmadığını gösteren, hatta bazı askerlerin anlattıklarına göre öldürülen askerlerin olması da 12 Eylül darbesinin getirdiği sorunlardandır. Askerler için mahkumlara işkence uygularken işkenceye mahkum olanlar diyebiliriz.

İbrahim Cibooğlu’nun bugünden geriye bakarak ülkücü mahkûmlara yardım mahiyetindeki yaptıklarından pişmanlık duyması, umutsuzluğu yaşadığımız dağınıklık, ülkücülerin 12 siyasi partiye bölünmüşlükleri, yardım edilenlerin farklı yerlerde yer almaları dolayısıyla bunlara sahip çıkacak bir organizasyonun kalmamsı gibi sebeplerdendir. İbrahim Cibooğlu “Fakat daha sonra bu kişilerin [Mamak cezaevinde yatan ülkücü mahkûmların] vefasızlıklarını ve siyasi çizgilerindeki kırıklıkları görünce ‘Şimdi olsa aynı şeyleri yapar mısın?’ diye sorsalar vallahi yapmazdım, derim. Bu adamlar için, hiçbir şey yapmaya değmezmiş, kanaatine vardım.” (s.285) ifadeleriyle pişmanlıklarını dillendiriyor. Ama insanlar yaptıklarını ahlak ve hukuk kuralları dâhilinde insanlık ve Allah rızası için yaparsa, insanlardan yaptığı iyilik karşılığı bir şey beklemezse iyilik yapmış olur. Bu çerçevede yapılan iyiliklerden de pişmanlık duyulmaz çünkü mükâfatı Allah’tan beklenmektedir.

Mamak’ta askerlik yapanlardan Hızır Demir (s.287) anlattığı işkence zulüm ve anılardan sonra Mamak zindanlarının nasıl bir yer olduğunu çok güzel izah etmiş.”Bana askerliğimi soranlara Mamak’ta 15 ay hapis yattım derdim. Gerçekten de içi, dışı, yatanı, başında nöbet bekleyeni, askeri ve subayı hatta ziyarete gelen aileler için de burası bir eziyet ve işkence mahalliydi.” (s.305) Mamak’ın cezaevi olarak varlığı işkenceydi. Çünkü yıllarca Ülkücüler hâlihazırda hapis yatanlarken Mamak’ta yapılan işkenceleri duyuyor, ilk zamanlar ülküdaşlarımız işkencede diyerek her zaman üzülüyorduk, vicdanen işkence görüyorduk, boşaltıldıktan sonra ise yaşanmışları ilk elden ülkücü işkence mağdurlarından daha detaylı dinleyip bu da yapılır mı, bu insanlık mı diyerek üzüldük.

Asker Hasan Kurtoğlu (s.307) 1979 yılında Hatay Kırıkhan’da Kurtuluş Mahallesinde 6 komünistin silahlı saldırına uğramış üç kurşunla yaralanmıştır (s.11). Tedavisinden sonra evde istirahat ederken yenilenen ara seçimler dolayısıyla Hatay Cumhuriyet Senatosu seçimi çalışmaları için Hatay gelen Başbuğ Türkeş yaralı ülkücü Hasan Kurtoğlu’nu evinde ziyaret eder. “Yenimahalle, Köknar Sokağı’ndaki evimizde birden bir telaş başladı. Daha ben ne olduğunu öğrenemeden rahmetli Başbuğum içeri girdi. İlçe başkanımız Aslan Oksaş ağabeyle beni ziyarete gelmişlerdi. Hemen bir yer sofrası kuruldu. Ailece oturup birlikte yemek yedik. Sofrada taze fasulye ve bulgur pilavı vardı. Annemden pul biber isteyen Başbuğum sumaklı fellah turşusunu çok beğendiğini söylemişti. İki saatten fazla bizde oturup önceden tanıdığı dayımlarla sohbet etmişti. O yüce gönüllü, çok vefalı bir liderdi.” (s.311-312) Başbuğ Alparslan Türkeş çok hızlı hareket eder, yollarda oyalanmaz, varacağı yere hemen varmak ister, oradakileri de bekletmezdi. Biz de
1987 yılında 12 Eylül sonrası gayrı resmi devam eden ama lokali olmayıp, sadece ülkücülerin kaldığı Yurtoğlu Apartmanından idare edilen Bursa Ülkü Ocaklarını Bizim Ocak Dergi Temsilciliği ve lokal olarak yeniden açarken bizzat Ocak binası olarak kiraladığımız binanın ikinci katına bir solukta çıktığını görmüş ve Çelik Palas otelinde almaya giden arkadaşlarım benim açılış hazırlıkları tamamlamama zaman kazanmam için ağır aldırıp, yavaş giden eskort arabadaki arkadaşları -Başbuğ bulunduğu arabasını durdurup- yanına çağırarak “Benim saat 10.00 açılışım var neden yavaş gidiyorsunuz” diyerek tatlı sert uyardığını dinlemiştim. Sokağın başından ikinci kata da hala benim aklımın almadığı bir serilikte çıkarak açılıştan sonra bize de –İslam düzen intizam demek eğer sabah namazına kalksaydınız bütün işlerinizi yetiştirirdiniz- diyerek tatlı sert bir nasihat çekmişti. Gerçi biz bütün gece uyumamış salonun tefrişiyle ve temizliğiyle ilgilenmiştik ama açılışa karar verildiği akşama kadar boş salonu ancak mobilya temin ederek açılacak hale getirebilmişti.

12 Eylül’den bir müddet önce Temmuz 1980 tarihinde Mamak Askeri Cezaevinin komutanı olan, tutuklulara ve görevli askerlere bile işkence yapmakla meşhur Albay Raci Tetik 11 Eylül 1988 tarihinde Milliyet gazetesinde yayınlanan ve Ahmet Kahramana verdiği röportajında (s.327) Mamak aklına geldiğinde uykularının kaçtığını ve yapılan işkencelerin de inisiyatif verdiği alt kadrodaki subay ve askerler tarafından yapıldığını söyleyerek sorumluktan kaçmaktadır. “Biz bir kadro teklif ettik, kabul edildi, kadromuzu yaptık” (s.329) diyen işkenceci Raci Tetik biraz sonra “Mecburdum astlarıma inisiyatif vermeye. Verince, anormal işler olmadı değil, oldu. O talihsiz olaylara ben de çok üzüldüm. Ama bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz.” (s.329) diyerek suçu astlarına atmış ve eli kolu bağlı insanlarla savaştığını da itiraf etmiştir. Ben demiyorum işkenceci Albay Raci tetik diye, kendisi de 1988 yılında gittiği Milliyet Gazetesinde “Ben bir işkenceciyim. İnsanlara işkence yaptım. İşkence yaptıklarımdan özür dilemek için gazeteye ilan vermek istiyorum.” (s.332) diyor ve sanki Türkiye’deki Albay seviyesinde en iyi eğitimi almış olardan birisi olarak konusu suç olan işi yapmanın da suç olduğunu bilmiyormuş gibi “kullandılar beni…” (s.332) diyor. Sivil tutukluların biz asker değiliz diye itiraz etmeleri üzerine Raci Tetik savcılarla konuşarak sivil tutuklular için “Asker tutuklu sayılırlar” (s.339) hükmünü aldığını ifade etmektedir. Ancak böyle saymakla bu iş biz yaptık oldu manasına gelir.

2012’de Nimet baş başkanlığında Sırrı Süreyya Önder ve Atilla Kaya’dan oluşan TBMMM Darbeleri Araştırma Komisyonuna (s.340) verdiği ifadede Raci Tetik “Hatırlamıyorum ve Öyle değil” gibi ifadelerle kendisine yönlendirilen suçlamalara geçiştirmektedir. Hiçbir soruyu doğru dürüst cevaplamamış ve sanki Türkçe konuşmaktan aciz bir adam durumu sergilemiştir. Bu durum komisyon tarafından olayların üzerinden zaman geçmesi dolayısıyla unutulmuşluğa ya da Raci Tetik’in ihtiyarlığına yorumlanmış görülmektedir. Sanki Raci tetik komisyonu da etkisi altına almış ve ancak söyleyeceklerini söylemiş gibi görülüyor. Hâlbuki Albay Raci Tetik 11 Eylül 1988 tarihinde Milliyet gazetesinde yayınlanan ve Ahmet Kahramana verdiği röportajında dah net cevaplar vermiş ve Mamak Askeri Ceza ve Tutukevinde yapılanları şartların gereği olarak izah etmişti. Emin Çölaşan tarafından Yapılan ve 6-10 Aralık 1980 tarihinde Milliyet Gazetesinde yayınlanan röportajlar ise sanki askeriyeye bir güzelleme yapmakta, içerde yaşananları güllük gülistanlık göstermekte, sanki mahkûmlar hayatlarında çok memnunmuş gibi gösterilmekte ve 2 Eylül darbecilerine yaranılmak istenmektedir. Bu kısımlar doğruda Milliyet Gazetesi ve TBMM darbeleri Araştırma Komisyonu Tutanaklarından aktarıldığı için de içerik yönünden Recep Küçükizsiz’in müspet veya menfi her hangi bir müdahalesi olmamıştır.

Kitap da askerliklerini Mamak’ta askerlik yaparken yaşayıp gördüklerini anlatarak katkı veren askerlerin görüp şahit oldukları ve yaşadıkları genelde hep aynı olaylar olduğu için anlatım tarzı ve üslup farklı olsa da tekrarlar fazlaca olmakta, sadece o günlere dair anlatılanlara fazla kişinin şahitlik etmiş olması anlatılanların doğruluğuna kuvvetli delil teşkil etmektedir. Çok kişi tarafından anlatılanlar yaşananların doğruluğunu destekleyip güçlendiren birinci elden kayıtlar olarak değer taşımasının dışında bazen aynı şeyleri anlatıyor olması dolayısıyla tekrarlardan dolayı bıkkınlık bile verebilmektedirler. Bu durum kitabı hazırlayan Recep Küçükizsiz’den kaynaklanmayıp tamamen olayın yaşandığı yer ve yaşanan olayın bir ve tek oluşu anlatan şahitlerin çok olması ve aynı olayı anlatmak zorunda olmalarından kaynaklanmaktadır.

Recep Küçükizisiz’in hazırladığı “Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence” kitabı Mamak’ta askerlik yapmış askerlerin daha çok görüp şahit oldukları başkalarının yapmış olduğu işkencelere değinirken anlatan askerlerin kendi anlattıklarını da içermesi bakımından askerlik hatırları kitabı olmuş. Tamam, her yapılan işkencedir ancak burada dayaktan daha şiddetli hiçbir işkence ele alınmamış. Oysa Mamak’ta psikolojik işkencelerinin yanında yaralanmalara varan insanları bayıltacak, öldürecek şiddet içeren işkenceleri de uygulanmıştır. Uzman denilebilecek Psikiyatrist, Sosyolog ve Avukat gibi üç kişinin değerlendirme yazıları ile Mamka Cezaevinde Askerli yapan askerlerin hatıralarından oluşan bölüm ve cezaevinde işkenceleri yaptıran Raci Tetik’in daha sonra vermiş olduğu röportaj ve Meclis Araştırma Komisyonunda vermiş olduğu ifadelerden olmak üzere üç bölümden oluşan ve konusu işkence olan “Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence” kitabı işkenceyi yaşayanlar dışında bu konuyu ele alan tek ve ilk kitap olması bakımdan çok önemli bir kitaptır.

Kastamonu Cideli Rafet Maktad 1979’un 3. ayında Kayseri Hava İndirme’ye paraşütçü eğitimi almak üzere askere alınır. Rafet Maktad 12 Eylülden önce asker olmuş birisidir. Daha sonra Mamak Askeri Cezaevine deste kuvvet olarak Kayseri Hava İndirme’deki askerlerden bir bölük kadar asker seçilerek yeni bir bölük oluşturulup gönderilirler (s.207-209). Rafet Maktad Mustafa Pehlivanoğlu ile tanışmış, İsa Armağan’ın da Mamak Askeri Cezaevinde olduğunu biliyor. Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan’ın kaçışlarına (s.210) idam cezası almış oldukları için kurtuldular düşüncesiyle seviniyor. Kendisi firar sırasında kapı görevli sırasında olduğu için tutuklandığında atıldığı hücrede gözlerini açmış bir daha da kapatamadığı için gelen işkencecilerin Dürüst Oktay, Zeki Kaman, Alper Yaz (s.211) adlı polisler olduğunu görmüş. Bu sayede de işkenceden kurtulmuştur. Rafet Maktad Savcı Albay Nurettin Soyer’in de uydurma ifadeler yazarak kendisine imzalatmak istediğini beyanı (s.212) ile bu işkencecilerin sadece ülkücülere işkence yapmadıklarını, askerlere de acımada işkence yaptığını anlıyoruz. İşkencecilerin bir ideolojisi olmaz onlar insanlıktan çıkmış, merhamet duyguları körelmiş İvan Pavlov’un şartlı refleks gösteren köpekleri gibi hareket eden insanlardır.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 293,74 M - Bugn : 49711

ulkucudunya@ulkucudunya.com