« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

14 Eyl

2026

AYDINLIK ÇAĞLAR, Ortaçağ Gerçekten Karanlık mıydı?

14 Eylül 2026

Avrupa’da Ortaçağ karanlığını ve daha sonra aydınlanma dönemiyle ilgili, takiben de “İslam dünyasında Ortaçağ var mıydı?” ve “İslam dünyasını orta çağı yoktur” konularını işleyen çeşitli kitaplar okuduktan sonra Matthew Gabrıele ve David M. Perry’in yazdığı “Aydınlık Çağlar- Ortaçağ Gerçekten Karanlık mıydı?” kitabının adını görünce hemen aldım. Aldım çünkü bu kitap; ismini görünce önce Avrupa’nın karanlık Ortaçağından sora gelen aydınlanma çağlarını işliyor diye bir düşünceye kapılamama, sonra kapak üzerindeki ismini detaylıca inceleyince isimdeki “Ortaçağ Gerçekten Karanlık mıydı?” kısmını okuyunca Ortaçağın karanlık olmadığını anlatıyor düşüncesine sevk ederek beni meraklandıran bir kitaptır.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry’in yazdığı ve Ömer Şarlak’ın tercüme ederek Türkçeye kazandırdığı “Aydınlık Çağlar- Ortaçağ Gerçekten Karanlık mıydı?” kitabın birinci baskısı Kronik Kitap Yayınevi tarafından Aralık 2024’de İstanbul’da yapılmıştır. Kitapta “İçindekiler” kısmında; “Seçilen Ana Mekânlar” başlığıyla bir harita bulunmakta, daha sonra “Çevirmenin Önsözü”, “Giriş: Aydınlanma Çağları”, “I.Bölüm: Adriyatik’in Üzerinde Parıldayan Yıldızlar”, “2.Bölüm: Yeni Roma’nın Işıldayan Mozaikleri”, “3.Bölüm: Kudüs’te Gün Doğumu”, “4.Bölüm: Altın Tavuk ve Roma Surları”, “5.Bölüm: Kuzeyin Tarlalarına Vuran Günışığı”, “6.Bölüm: Fildişinin Heybeti”, “7.Bölüm: Volga Üzerinde Yanan Gemi”, “8.Bölüm: Fransa’nın Altın Kızı”, “9.Bölüm: semavi Kudüs’ün Parlak Mücevherleri”, “10.Bölüm: Üç Dinli Şehrin Güneş Lekeli Kuleleri”, “11.Bölüm: Nil’den Yansıyan Kutsal Işık”, “12.Bölüm: Haşmetli Boynuzuyla Gözalan Dişi Geyik”, “13.Bölüm: Alev Alev Şehirler”, “14.Bölüm: Vitraylar ve Yanan Kitapların Kokusu”, “15.Bölüm: Doğu Bozkırlarında Kar Işıması”, “16.Bölüm: Solgun Kandiller ve Kayan Yıldızlar”, “17.Bölüm: Sekizgen Kubbenin Üstündeki Yıldızlar”, “Kapanış: Karanlık Çağlar”, “Teşekkür”, “İleri Okumalar”, “Lügatçe”, “Dizin” bölüm ve balıklarından oluşmakatadır. Her bölüm sayı ile belirtildiği gibi başlıklarla da isimlendirilmiş olup böyle aynı bölüm sayılarla ve yazıyla verilen başlıklarla iki kere isimlendirilmiş olmaktadır.

Kitabı tercüme eden Ömer Şarlak önce “Orta Çağ” kavramı ile “ortaçağ” kavramlarının farklı manaya geldiğini izah ederek başlamış işe. “siécle” kelimesiyle “00” ile başlayıp “99” ile biten yüzyıllık dönemi değil Türkçe kullanılan çağa kastedildiğini, kitapta “Miiddle Ages” kelimesiyle kastedilenin ortaçağ boyunca geçen süreyi, yani “orta asırlar” denmesi gerektiğini, diğer ortaçağ da ortaçağ denilen süre “0-100 yıllık zaman” içinde hâkim olan düşünce, mimari, siyaset, sosyolojik yapıyı içersinde barındıran kültür manası gelen ortaçağ olduğunu ifade ederek başlamaktadır (s.10).

Matthew Gabrıele ve David M. Perry’e göre Orta Asırlar ifadesinin bir tür çelişki olduğunu ve “İnsanlar güncel bir sorunu geçmişe itelemek istediklerinde buna ‘ortaçağ’ deniyor” (s.18) ifadesinden hareketle beğenmediği, hoşuna gitmeyen kaba şeyleri yaftalamak için “ortaçağ” ifadesini kullandığını ancak “Aydınlık çağlar; katedralin yüksek tavanındaki vitrayların güzelliği ve ışığı gibi opnları inşa edenlerin kanını ve terini de kapsar. Hem kilisenin altın andaçlarını, derinden iman eden insanların hayır işleri ve bağlılık faaliyetlerini, hem de kutsal fikirler uğruna yapılan savaşları, mülhitlerin hoşgörüsüzlük ve korku adına yakılan bedenlerini ihtiva eder.” (s.19) ifadesinde anlatılan “Avrupa’nın birbirlerine karışmış kültürlerinin geçirgen doğasını” (s.19) yani “Aydınlık Çağlar” ile “Karanlık Çağlar”ın birlikte ortaçağ denen zaman sürecinde birbirine karışmış olarak aynı zamanda var olduğunu sadece karanlık bir çağın olmadığı gibi sadece aydınlık bir çağın da tarihte hiç tek başına var olmadığını, insanoğlunun iyi ve kötü, güzel ve çirkin sayıdığı işlerin birlikte sürdüğünü anlatmaktadır.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry Roma imparatorluğunun bende oluşan doğudan batıya doğru fethiyle oluşmuş bir imparatorluk algısını değiştirmişlerdir. Onlar Roma İmparatorluğu deyince Batı Roma İmparatorlu diye bilinen yerleri asıl Roma imparatorluğu kabul ettiklerini ve bu Roma imparatorluğunun da aslında devam eden bir süreklilikle hanedan değişimiyle değil de farklı devletlerin ya da kavimlerin Roma’yı işgal etmeleriyle oluşan yeni devletin zamanla kendisini meşrulaştırmak ya da güç devşirmek için kullanmayı tercih ettikleri bir isim olarak Roma adını aldıklarını ve böyle devam ederken de zamanla kültür ve genetik olarak da Romalılaştıklarını ileri sürmektedirler. Bu Romalılaşmak da Roma İmparatorluğunun devamlılığını oluşturarak hanedanların değişimini andıracak bir devamlılık mahiyeti kazandığını ve hanedanların değişimi gibi algılandığını düşünmektedirler. “Roma, 455 yılında bir kere daha Vandallar denilen bir grup tarafından yağmalandı. Sonrasında yeni bir istilacı grup, Ostrogotlar, yarımadanın büyük bir kısmının kontrolünü ele geçirdiler ve 490’ların başında Kral Theodoric’in hükümdarlığı altında güçlerini bşir raya topladılar. Romalılaşan diğer dışarlıklılar gibi Theodoric de kendi rejimini imparatorluğun geçmişine bağlamakta fayda görüyordu. (…) Aslına bakılırsa altıncı yüzyılın başlarında Ostrogotların yönetimindeki İtalya, Roma idari kurumlarını özenle korudu ve dolayısıyla Theodoric’in halkı sanat, bürokrasi, siyasi teamüller ve daha birçok yönden düşünürsek Doğu Roma İmparatorluğu’nun kontrolü altındaki diğer bölgelere göre sugötürmez biçimde daha fazla “Romalı” idi.” (s.37-38)

“Vaktiyle Roma’nın Asya eyaletinde Byzantion adında ücra bir balıkçı kasabası olan şehir, İmparator I. Konstantin tarafından dönüştürülerek onun iktidar makamı haline getirilmiş ve 330 yılında onun şerefine ‘Konstantinopolis’ olarak yeniden adlandırılmıştır.” (s.40) “Konstantinopolis tarafından yönetilen Romalılar kendilerine hiçbir zaman ‘Bizanslı’ demediler; bu adlandırma ancak on altıncı yüzyılda ahval-i mu’tadeden sayılmaya başlandı.” (s.41) Aslında burada şu açıklamayı yapmak gerekir. Batılılar, kendilerine Romalı diyen Konstantinopolis yaşayanlarının aksine sonradan “Roma’yı Türkler yıktı” söylemini kabullenemedikleri için “Byzantion” kasabasından türetilerek Konstantinopolis olan şehrin yıkılını gizlemek için “Bizans İmparatorluğu” ifadesinin kullanıldığını ve “Türkler Roma’yı değil Bizans İmparatorluğunu yıktı” diyerek Türklerin fethini küçümsemeye çalıştıkları görüşünü doğrular mahiyettedir. Çünkü Doğu Roma İmparatorluğunun yıkılıp Osmanlı Türk İmparatorluğunun kurulduğu her ne kadar 1299-1302 kabul edilse de asıl Bizans denen Doğu Roma İmparatorluğunun yıkıldığı tarih 1453 olarak Türklerin de İmparatorluk olduklarının ilan yılı Matthew Gabrıele ve David M. Perry’in “Romalılar kendilerine hiçbir zaman ‘Bizanslı’ demediler; bu adlandırma ancak on altıncı yüzyılda ahval-i mu’tadeden sayılmaya başlandı” ifadesindeki 16. Yüzyıldır. Türkler de o zamanın muktedirleri olarak “Bizans” ifadesinin kabulüne ses çıkarmayarak bir nevi bu Doğu Roma İmparatorluğunun kendilerine mağlubiyetini gizlemeye yardımcı olmuşlardır.

Simeon, Daniel’e Halep’te kendisiyle kalmasını teklif etti ancak Daniel ‘Diriliş’in vuku bulduğu Kudüs’ü görmek ve sonra çölde münzevi yaşamak istiyor. Kudüs yolunda Daniel’i yakalayan hırpani görünüşlü bir keşiş ona Kudüs’e gittiğini söylemişti, keşiş ortadan kaybolmadan Daniel’e “And olsun, and olsun, and olsun, Rabbin adıyla sana üç kere yemin ediyorum ki oralara gitme, Byzantion’a git, işte orada ikinci bir Kudüs’ü yani Konstantinopolis’i göreceksin.” (s.44) demiş ancak bu söz Daniel’in aklına yatmamış. Hırpani görünüşlü bir keşişle güneş batana kadar birlikte yürümüşler ve Daniel gece kalmak istediği Manastıra yönünü çevirince arkasına baktığında hırpani görünüşlü adamın çoktan gitmiş olduğunu, kaybolduğunu düşününce melek ona görünmüş ve Kudüs’e değil Konstantinopolis’e gitmesini ikinci kere söylemiştir. “Şehir deyince nasıl Konstantinopolis akla geliyorsa ‘kilise’ denilince de burası [Ayasofya] kastedilir oldu; Kudüs’teki mabetler ve Roma’daki bazilikalar karşısında bir üstünlük ve onların yerini alma iddiası, Roma dünyasından getirilen değerli taşlar ve altınlarla süslenmiş bu kilisenin Hristiyan inancının merkezi olacağının bir emaresiydi.” (s.50) ifadesiyle Kudüs, Roma ve Konstantinopolis şehirlerinin Hristiyan inancını saç ayağı üç kutsal şehir olduğunu bu kutsaliyetlerini de dini yapıları ile kazandıklarını ifade ederken aslında aydınlanmanın ya da Aydınlık çağların din ile kendileri açısından Hristiyanlık ile başladığını ifade etmeye çalışmaktadır. “Roma ve Kudüs, Konstantinopolis’teki bu imparatorların ön ayak olduğu muhayyel coğrafyada bir araya gelirse, Bizanslıların hem Hristiyan hem de seküler Roma geçmişine tamamen sahip olma iddiaları yerle bir olur.” (s.54) Roma’nın ve Kudüs’ün kuruluşunun seküler bir anlayışla kurulup, Hristiyan bir dönüşüm geçirdiklerini ancak Hz. Muhammed’in Mekke’de Cebrail vasıtasıyla vahiy aldığını beyan ile ortay çıkışından sonrası ise “Dünya bir daha asla eskisi gibi olmadı.” (s.54) Bu ifade ile de İslam’ın aslında bütün dünyayı İslamlaştırmasa da diğer dinlerin din anlayışında değişime sebep olduğunu ve herkesin kendisini İslam anlayışına göre düzettiğini ya da törpülediğini beyan etmektedir.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry İslami dönemi ele almakta ancak Hz. Muhammed’in Mekke’den Yesrib’e yani Medine’ye Hicret etmesini küçümsemekteler, sanki alaya almaktadırlar. “622 yılında ilk takipçileriyle birlikte en yakın gördüğü Yesrib şehrine göç etti ya da kaçıp gitti; bu hareket İslami takvimde sıfır yılı olarak kabul edilir.” (s.60) bu cümlede geçen “kaçıp gitti” ifadesi sanki onun Peygamber olduğunu açık bir şekilde beyan ettikten sonra geçen on yıl içinde yaşadıklarını görmezden gelerek ya da kendilerini savunacak silahlı bir orduyu her zaman toplayabilen bir şehir devleti düzenine sahip Mekke halkına karşı silahlı mücadele yapacak gücü ve organizasyonu var iken terk etmiş gibi göstermektedir. Aslında Hz. Muhammed ve ona ilk inanan sahabeleri üç yıl süren ekonomik boykot ve sosyal izolasyon dönemi ile toplumsal işkence ve aşağılamanın en şiddetlisini görmüşlerdir. Böyle bir ortamda hem de kendi iradesiyle değil de Allah’ın vahyi ile hareket eden bir peygambere kaçtı demek oryantalist bir gözle meseleye baktığını göstermektedir.

Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’deki putların da temizleniş olması dolayısıyla “Müminler başlarda ibadetlerini Kudüs’e dönerek yapıyor olsalar da artık kıblelerini bir Arap şehri olan Mekke’ye çevirmeye ve daha geniş bir dünyanın daima var olması için hac yolculuğunda ve Hac’da Peygamberi taklit etmeye başladılar.” (s.60) Allah’ın vahyi ile hareket eden Hz. Muhammed namaz anında kendisine inen ayet ile Müslümanların kıblesini Kudüs’ten Mekke’ye dönerek çevirmiştir. Ancak Kudüs ve Konstantinopolis Müslümanlar için de her zaman önemli şehirlerden olmuştur. Hatta Kudüs’ün Müslümanların ilk kıblesi olması Kudüs’ün inanç yönünden de daha önceden Yahudi ve Hristiyanlar için taşıdığı önem gibi kutsallık arz eden bir önem arz etmektedir. Çok yıllar sonra sırf Hz. Peygamberin övgüsüne mazhar olmak için birçok Müslüman komutan tarafından fethedilmeye çalışılmış ve Müslüman Türkler tarafından fethedilerek İstanbul yapılmış Konstantinopolis hakkındaki hadis de onu Müslümanlar için önemli kılmıştır. Ancak yine Matthew Gabrıele ve David M. Perry’nin ifade etkilerine göre “Müslümanlara göre dünyanın en önemli üçüncü şehrinin Kudüs olduğu sıklıkla rivayet edilir.” (s.64) Aslında doğru Mekke ve Medine şehrinden sonra Kudüs bütün Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen üçüncü şehirdir. Daha sonra o şehirde ve çevresinde yaşayanlara göre İstanbul, Matthew Gabrıele ve David M. Perry’nin de önemini vurguladıkları Şam, Kahire, Bağdat ve Kurtuba (s.64) gibi şehirler de Müslümanlar için önem arz etmektedir.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry Hz. Muhammed’in Miraç’ını da küçümsemektedirler. Ne kadar küçümseseler de Kur’an’da Miraç ile ilgili bir ayet vardır, ve bu Allah’ın ilahi bir kudretle olmuştur. “Bu [Miraç hadisesi], İslam’ı İbrahimî seleflerine bağlayan iddialı bir anlatıdır. Hristiyanlık, Kudüs’ü baştan inşa etmek suretiyle Yahudiliğin yerine geçtiğini iddia ederken bu kısasa, peygamber nesillerinin belirli bir kutsal şehri Muhammed’in yeni geleneklerine bağlamak suretiyle İslam’ın da aynı savda bulunmasına yardımcı oluyordu.” (s.65) Yahudilerin şehir olan Kudüs, daha sonra Hristiyanlar tarafından tekrar inşa edilmiş ve Kudüs iki din içinde anlam eden bir durum kazanmıştır. Müslümanlar için de İlk kıble olması ve Miraç hadisesinde Hz. Peygamberin Mekke’deki Mescidi Haramdan Kudüs’teki Mescidi Aksaya gelmesi ve Kudüs’te ayak izinin bir kaya üzerinde kalmış olması dolayısıyla Müslümanlar için de Kutsal bir şehir hüviyeti kazanmış olması Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık için de kutsallık taşımasını sağlamıştır. Allah katındaki tek dinin İslam olması, Hz. Muhammed’in soyunun Hz. İbrahim’e kadar uzanması ve İslam dinin Yahudilik ve Hristiyanlığı ehl-i kitap görmesi dolayısıyla bu üç din bugün her ne kadar birbirinden farklıymış gibi görünseler de vahiy edilişleri dolayısıyla tek din olma, ya da İbrahimî din olmak bakımından peş peşe gelen bir birini destekleyen dinler özelliği taşımaktadır. Dolayısıyla Kudüs her üç din için de önem arz etmektedir. Her ne kadar bu gün İsrail bu gerçeği inkâr edecek uygulamalar yapsa Müslümanlara Kutsal yerleri ziyaret etmeye müsaade etmese, kendi zamanlarındaki mabedi inşa etmek için mevcut Müslüman mescid ve camilerini yıkmaya çalışsa de Kudüs hala üç din için kutsal bir mekândır.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry “Karanlık Çağ” ile “Aydınlık Çağ” arasındaki farklardan birisinin “(Karanlık Çağlar) şiddete meyyal erkekler ve itaat ehli kadınlardan oluşan bir dünya, klişelere uygun bir âlem hala eder; oysa Aydınlık Çağlar, bizim peşin hükümlerimize değil kaynakların kendisine ehemmiyet verir, orada çok daha incelikli bir şeyler bulur.” (s.92) ifadeleriyle ortaya koyar.

Bizim kitap boyunca edindiğimiz aydınlanmanın din vasıtasıyla oluşturulduğu ve bu dinlerin Kudüs’ü ilk inşa eden Yahudilik, Batı Romayı çoktanrılılıktan kurtaran Hristiyanlık ve Mekke Medine’yi kutsal şehir kılan Kudüs’ü tekrar kuran, Konstantinopolis’i İstanbul yapan İslam olduğunu vurgulayan ortak bir etken Matthew Gabrıele ve David M. Perry göre sikkedir. “Sekizinci yüzyılın sonuna gelindiğinde Mercia Kralı Offa (757-796) bir altın sikke basılması talimatı verdi. Zanaatkârları [sikkenin] tam ortasına Latince ‘Kral Offa’ (Offa Rex) harflerini darp etti. Mamafih aynı sikkenin kenarında, İslam inancının temel kaidesi ‘Kelime-i Şehadet’i içeriyor gibi görünen kargacık burgacık bir Arapça buluyoruz.” (s.94) Kral Offa’nın bastırmış olduğu sikkede İslam’ın Kelime-i Şahadet dediği “Laileheillaha” ibaresinin de bulunması Hristiyanlık ile İslam’ın Aydınlık Çağlara tesirinin aleni işaretidir.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry’nin dinleri ve dinler vasıtasıyla da krallıkların birbirine bağlandığına işaret ettiği başka bir anlatım Şarlman’ın taç giyme törenidir. “Şarlman’ın taç giyme töreni onu Iustinianus ve Theodosios’a hatta imparatorların ilki Augustus’un kendisine değin uzanan Roma imparatorları veraset halkasına dâhil etti. Fakat taç giyme ve kabul töreni bir piskopos eşliğinde yapıldığı, Roma ve Kudüs’ün her ikisiyle de bağlantılı olduğu için bu vakıa Şarlman’ı daha da kadim bir soy ağacına bağlıyordu; bu basitçe seküler bir hükümdarın taç giyme töreni değildi, aynı zamanda İncil’deki İsrail kralları Süleyman ve Davut gibi kutsal bir kral olarak kutsal yağla mesh edilmesiydi.” (s.104-105) Önceki krallarda olduğu gibi Şarlman da kendilerini Roma imparatorluğuna bağlayarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar “800 gibi geç bir tarihte dahi darbelerini [kendilerini Roma İmparatorunun mirasçısı ilan ederek] meşrulaştırıyorlar ve bunu din, kültür ve politika matrisiyle yürütüyorlardı.” (s.105) Yani kendilerini kabullendirmek için sadece Roma kralının tahtının devamı olduğunu söylemiyorlardı, din, kültür ve politika olarak da onun takipçisi olduklarını söylüyorlardı.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry Arap Seyyah İbn Fadlan’ın bir Rus liderin cenaze törenini anlattığı seyahatnamesinden alarak aktardığı Rus liderin cenazesinde uyuşturulmuş bir kadına toplumun ileri gelen erkeklerinin seri halinde tecavüz edip daha sonra o kadın ile liderini cenaze ve eşyalarının konulduğu geminin yakılması olayı sırasında tecvüz edilip yakılan kızın esir olduğu ve “esir kızın kaderidir; bu bizi kesinlikle rahatsız etse de Arap anlatıcıyı rahatsız etmemiş gibi görünüyor. Gördüğümüz gibi kölelik erken ortaçağ dünyasında nispeten yaygındı, tabii bu Viking cemiyetinde de farklı değildi.” (s.120) ifadesinde bu günden geriye doğru bakarak İbn Fadlan’ın köle kızın tecavüze uğramasını ve Rus liderin ölüsü ile yakılmasını yadırgamamasını köleliğin İslam’da da olduğunu beyan etmesi aslında bir İslam’ı aşağılama olayıdır ki bunu bu çağın insanı değerleriyle yapmak kolaydır. Orta Çağ boyunca İslam savaşta esir alınanları ya karşılıksız olarak salmış, ya fidye karşılığı serbest bırakmış ya da İslam toplumunda okuma yazma bilmeyenlere okuma öğretmesi karşılığında olduğu gibi bir iş öğreterek serbest kalma fırsatı sunmuş, ayrıca köle olanlara kendisinin yediğinden yedirmesi ve giydiğinden giydirmesi şartıyla insanca yaşama hakkı vermiş, ibadetlerde kusurlu olan Müslümanlara da bu ibadetlerinin eksikliklerini köle azad ederek gidermelerini tavsiye ederek özgürlüklerinin yolunu açmıştır. Köleliği devam ettirirken de kendisinin köle almadığı İslam toplumuna gelen batının ve doğunun köle tüccarlarının sattığı köle insanların İslam toplumunda insanca yaşaması ve kurtuluşa bir kapı aralamasının merhametini göstermiştir. Eğer ortaçağda bütün Batı Roma ve Avrupa, Kafkaslar, Asya toplumlarından esir alma kalkmadığı için İslam toplumunda kalmış bir kölelik onların milyonda bir olsa bile kurtulmasına imkân sağlamayacak kapıları da kapatacaktı.

Franklara ait bir hanedanlık olan Karolenjlerin en meşhur kıralı Şarlman’dır. Gabrıele ve David M. Perry Karolenjlerin hâkimiyetine giren Batı ve Orta Avrupa’yı özellikle Batı Roma imparatorluğunun bir Karolenjler Aydınlık Çağı yaşadığını ileri sürmekte bu hanedanlığın yıkılmasıyla Karanlık çağların yeniden başladığını ileri sürmektedirler ki isim vermeden Türkleri suçlamaktadırlar. “Kuzey Afrikalı korsanların Fransa ve İtalya kıyılarına akın etmesi ve Macarların –Orta Asya’dan göç eden bir halk-Doğu Avrupa’nın içlerine girmesiyle bir ‘Karolenj Rönesansı’nı arkada bıraktık ve Karanlık Çağlar’ın zifiri karanlığına geri döndük. Bu inkıta hali on birinci yüzyıla girerken Şarlman’ın sabık imparatorluğundaki insanlar için Roma’nın yağmalandığı, Atilla ve Hunların Avrupa’yı yakıp yıktığı ve Roma eyaletlerinde yeni krallıkların peyda olmaya başladığı beşinci yüzyıldan farklı olarak topyekûn bir yıkım gibi görülebilirdi.” (s.128) İfadesinde Macarların Türk olduğu ifade edilmezken doğrudan doğruya Avrupa’ya 5. yüzyılda gelmiş olan Atilla ve Hun İmparatorluğunun bıraktığı etkiye benzer etki bıraktıklarını söyleyerek benzetme yapmakta Hunların da Macar olduğunu ifade etmekten kaçınmaktadırlar. Mütercim de en azından bu problemi bir dip not ile düzeltmekten imtina ederek yazarlara uymuş görünmektedir.

Gabrıele ve David M. Perry Hristiyanlığın Karanlık Çağ karanlık uygulamalarına girmeden önce hjakim olan Tanrı dünyayı yaratı yasalarını koydu ve artık insanların işine karışmıyor anlayışının değiştiğini ve artık “[Ortaçağ Hristiyanları] bu devrin insanlarının Tanr’nın dünyevi meselelere hala müdahale ettiğinden emin ol”muşlardır (s.139). Yani Tanrı artık dünya işlerini peygamberler, azizler ve krallar vasıtasıyla değil de doğrudan müdahil olarak idare ediyor. Kutsal Savaş anlayışına evrilen Tanrının dünya işlerine müdahil olması anlayışı, dinsel şiddet demek olan bir anlayış olarak 11.yüzyılda Kutsal Haçlı Seferleri olarak organize olmaya başlamıştır.

Gabrıele ve David M. Perry paganlara karşı Hristiyanlığı bir aydınlanma olarak görseler de “Paganizm düşmüş ve Hristiyanlık yücelmiştir.” (s.141) aynı Hristiyanlığın kendini savunmak veya toplum düzenini sağlama veya korumak için askeri tedbirlere başvurması üzerine de Karanlık Çağın en karanlık uygulaması olarak lanse etmekten de geri durmamışlardır. “Ortaçağ Hristiyan dinsel şiddet gelenekleri, bilhassa kutsal savaş, moderniteye karanlık bir çağın en karanlık anlarından biri olarak intikal etmiştir ve biz de bu dehşete muhalefet etmeyeceğiz.” (s.141) Aslında Gabrıele ve David M. Perry şiddet içeren her davranışı Karanlık Çağın bir karanlık işi olarak görmüşler, din adına şiddet uygulayanların amacının iyi olmasını da şiddetin karanlık bir uygulama olarak adlandırılmasının önüne geçememiştir. Dinsel şiddetin özellikle de Hristiyan dinsel şiddettin dünyadaki pek çok Hristiyan kimse tarafından Hristiyan Akdeniz’indeki İslam fetihlerine karşı mazur görüldüğünü ve bu mazur görmenin de modern siyasete hizmet ettiğini ve şiddetin “varoluş” ile gerekçelendirildiğini de ifade etmektedirler.

Müslümanlara özellikle de Müslüman Türklere karşı Kutsal Bir Savaş –Haçlı Saldırıları- başlatan Hristiyan dünyası Cluny Manastırının Başkeşişi Muhterem Petrus vasıtasıyla Kur’an’ı Kerim’in ilk Latince tercümesini yapmışlardır. “Petrus Kur’an’ı, İslam’ın ‘yanlışlıklarını’ daha iyi anlamak böylece daha çok Hristiyan’ın kelimeler, mürekkepler ve kılıç yoluyla savaşmaya teşvik edilmesi amacıyla istiyordu. Bu tercüme Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler birlikte çalıştığı bir atölyede, kutsal savaşta bir silah olması niyetiyle yapılmıştı.” (s.154-155) Maksat İslam dinin öğrenmek değil, düşmanını daha iyi tanımak mantığıydı.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry Endülüs’te Müslümanlar tarafından oluşturulan Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşama şeklindeki hayat tarzlarının “dinsel şiddet” ile bozulduğunu ve tekrar Hristiyanların Endülüs’ü fethetmelerini de “dini zulüm” olarak görmektedirler. “bir yanda dinsel şiddetle inkıtaa uğrayan gerçekten bir arada yaşama uyumu, diğer yandaysa ancak Hristiyanların ‘hakları olan’ toprakları geri almasıyla sona erecek olan gerçek dini zulüm.” (s.158)

Matthew Gabrıele ve David M. Perry tıpkı medeniyetlerin küçüğü büyüğü, üstünü aşağısı yoktur her medeniyet kendi içinde bir bütündür ve en doğru medeniyettir diyenleri haklı çıkarırcasına “Biz, … Sahra’nın güneyinde daha fazla vakit geçiremeyebiliriz ancak bu bölgenin altın, ulus inşası, entelektüel yaşam ve çatışmalarla bezeli kendi Aydınlık Çağları vardı.” (s.170) diyerek Afrika kıtasında yaşayan insanların da iç içe geçmiş Aydınlık ve Karanlık Çağlarının olduğunu ifade etmeketdirler.

Endülüs’te Ebu Abdullah Muhammed İbn Tûmert tarafından Muvahhidler adıyla kurulan devlet, her ne kadar resmi mezhep görüşüne göre “Yahudi ve Hristiyanların ya ihtida etmesi ya da ölmesi gerektiğini söylüyordu.” (s.171) ise de “Gerçekte kaç Yahudi’nin kaba kuvvetle dinden döndürüldüğünü bilmiyoruz. Elimizde yaşamın aşağı yukarı eskisi gibi sürdüğüne dair bazı deliller var; Yahudi tüccarlar sınırlardan geçiyorlar(bunu doğrulamak için bize mektuplar, faturalar ve bazı kişisel ve ticari evraklar bıraktılar) ve meslektaşlarının kaba kuvvetle dinlerinden döndürüleceği, katledileceği ya da sürgüne gönderileceği konusunda endişelenmiyorlardı.” (s.172) diyerek toplu ve sistematik bir din değiştirme veya Yahudi katliamı uygulanmadığını, ancak bazı mükerrer olayların olduğunu da ifade etmektedirler. Ancak mükerrer Yahudi ihtidalarının sebebini de sadece Muvahhitlerin mezhep görüşüne dayanarak uyguladıkları bir siyasi politikaya dayanmadığını o mükerrer din değiştiren Yahudilerin içinde Müslümanları iğfal etmek isteyen art niyetlilerin olabileceği gibi daha sonra serbest Müslümanlar gibi bir hayat sürmek, ticaret yapmak isteyen Yahudilerin de olabileceğini hesaba katmak gerekir. Bütün bunlar da –en katı taassup sahibi mezhep sahibi olsalar da- göstermektedir ki “İslam’da; dinde zorlama yoktur.” ilkesi İslam tarihi boyunca genellikle kabul görmüştür. Buna rağmen katı bir anlayışa sahip İslam mezhepleri mensupları Müslüman olanlara din dışında olarak bakmış onları zorla da olsa kendi mezheplerine döndürmeye çalışmışlardır. “Filhakika o zamanlar İberya’daki Müslümanlar için vaziyet, Hristiyanların ya da Yahudilerin durumlarından daha kötü olabilir. Genişleme döneminde Muvahhidlerin inançlarını uymayanlar, yeni İslami ortodoksinin dışında kaldıkları için mülhid diye yaftalanırken İbn Tûmert ve haleflerince ‘İnanmayanlardan’ daha büyük bir tehdit olarak görüyorlardı. Dahası ilk fetihten sonra yeni hükümdarların Yahudi ve Hristiyanların ‘zimmî’ statüsünün devam etmesine ilişkin geleneksel Sünni inanç ve uygulamalara dayandıkları görülmektedir.” (s.172)

Matthew Gabrıele ve David M. Perry ‘Aydınlık Çağlar’ın din ile başladıktan sonra ilim ile devam ettiğini ve bu ilmin de İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Meymun (s.177-178) gibi Ortaçağ âlimlerince antik çağ ilminin alınıp bir sonraki asra taşındığını ve Chartreslı Bernard’ın ifadesiyle “kendisinin ve öğrencilerinin ‘devlerin omuzlarında tünemiş cücelerden’ fazlası olmadıkları” (s.180) antik ve orta çağın ilim devlerinin omuzlarına basarak; yani onların aktarılan bilimleri sayesinde kendilerinin tıpkı omuzlarına alarak yükseltilmiş cüceler gibi biriken ilimlerin üzerine düşünerek daha uzakları görebildiklerini yani daha yeni ilimler ortaya koyabildiklerin ifade etmektedirler. Bir binanı duvarlarını yükselten taşlar gibi her bir bilim insanın katkıları ve taşımasıyla bilim dinlerin vahyinin durmasından sonra Aydınlık Çağları inşa eden unsurdur.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry “Aydınlık Çağlar”ın sadece Rönesans’tan sonraki çağlar olmadığını ifade etmek için “On İkinci Yüzyıl Rönesans’ı” (s.184) tabirini açıklamak için değindiği “Karolenj ‘Rönesanssı’ bizi Roma’nın ‘çöküşünün’ ufunetinden çıkarırken on ikinci yüzyıl ‘Rönesanssı’ da Viking saldırılarından uzaklaştırır” (s.184) diyerek Aydınlık Çağların Orta Çağ denilen ve genelde Avrupa için “Karanlık Çağ” olarak görülen zamnalarda bile Aydınlık Çağların Karanlık Çağlar ile birlikte içi içe geçtiğini göstermektedir.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry’e göre Aydınlık Çağların kurucusu olan din bazen mensupları sayesinde Karanlık Çağların da yaşanmasına sebep olur. Bu sebebiyeti de iç savaş diyebileceğimiz Hristiyan’ın Hristiyan ile savaşması ve öldürmesi teşkil eder. Ancak biz buna Müslüman’ın Müslüman’ı öldürmesini de ekleyebiliriz. Matthew Gabrıele ve David M. Perry’e göre Karanlık Çaların alamet-i farikasından birisi de “Karanlık Çağlara ait mitlerin en dirençlilerinden biri de orada bilimin olmamsı ve batıl inançların hüküm sürmesiydi.” (s.243)

Matthew Gabrıele ve David M. Perry Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ı nasıl milletler arasında yayılmasıyla, ilimi milletler arası bir uğraş olması dolayısıyla Aydınlık Çağları hazırlayan etkenler olarak tarif etmişlerse “Kara Ölüm, İkinci veba Pandemisi bir aydınlık Çağlar hikâyesidir.” (s.250) diyerek bir veba salgının Çin’den Paris’e Karadeniz’den Sahra Çölünün alt kısımlarına kadar bir alanda insanlığı etkileyerek mevcut nüfusun %40-60’ının ölümüne sebep olmasını da milletler ve coğrafyalar arası yaygınlığı yönünden aydınlık çağlar hikâyesi olarak okumaktadırlar.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry “modern beyaz ırkçılığının kökleri ırksal olarak saf (ve hiçbir zaman var olmamış) bir Avrupa fantezisinden ziyade Hristiyanların Yahudiler, Müslümanlar ve Moğollarla karşılamalarının entelektüel membaından doğmuştur.” (s.268) ifadelerinden anlaşılan odur ki; beyaz ırkçılık Avrupa kökenli bir anlayıştır ve Hristiyan entelektüellerin Yahudiler, Müslümanlar ve Moğollara karşı bakışlarını yansıtır.

Gabrıele ve David M. Perry’in yazdığı ve Ömer Şarlak’ın tercüme ederek Türkçeye kazandırdığı “Aydınlık Çağlar- Ortaçağ Gerçekten Karanlık mıydı?” kitap her ne kadar Hristiyanlığın yanında Yahudilik ve İslam’dan da bahsederek Aydınlanmanın dinler vasıtasıyla olduğunu ve Yahudilik Hristiyanlık ve İslam’ın olduğu çağların karanlık sayılacak hayat tarzlarının da yaşandığını ancak genelde hâkim olan hayat tarzının Aydınlık Çağlar” olduğunu anlatmaya çalışmış olsa da daha çok Hristiyanlığın yayılışını ve bu yayılışa etki eden sebepler ile Hristiyanlığı taşıyan kişilerinin hikâyelerini ele almaktadır.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry’in yazdığı ve Ömer Şarlak’ın tercüme ederek Türkçeye kazandırdığı “Aydınlık Çağlar- Ortaçağ Gerçekten Karanlık mıydı?” kitabı ilk önce, Roma’nın Hristiyanlaşmasını, daha sonra Batı Roma’yı fethedenlerin aynı zamanda hem Romalılaşmasını hem de Hristiyanlaşmasını anlatırken, en sonunda bu gün İngiltere olarak bilinen adarlın fethini ve Hristiyanlaştırılmasını ele almakta ancak Hriştiyanlaşmış İngiltere ada devletlerinin Normanlar, Vikingler ve Danimarkalılar tarafından işgal edilmesini işgalden sonra da Hristiyanlaşarak yerlilerle birlikte bugünkü ada halkının ektik kökenlerini oluşturacak dönüşüme uğradıklarını anlatmaktadır.

Matthew Gabrıele ve David M. Perry’in yazdığı “Aydınlık Çağlar- Ortaçağ Gerçekten Karanlık mıydı?” kitabında Aydınlık Çağların Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam ile başladığını, daha sonra Hristiyanlık ile devam ederek din dışı bir bilim ile aydınlanmanın devam ettiği ve Aydınlık ve Karanlık Çağların geçirgen bir vaziyette içi içe yaşanılan bir süreç olduğunun hikâyesini okuyorsunuz.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 325,16 M - Bugn : 120266

ulkucudunya@ulkucudunya.com