Nadan, Ömer Seyfettin’in o enfes hikâyesinde, ta uzak yerlerden getirilip, kasten zindanda yanınıza atılıp, günler geceler boyu ahmaklığın şahikasına çıktıktan sonra, kara zindanı da büsbütün zehir ederek canınızdan bezdirip, tamam lanet olsun, mührü kabul ettim, tek bu nadandan kurtulayım dedirten çoban gibi illâ dağlarda keçi peşinde seğirtmez ya.
Yirmi milyonluk şehirde gelir, bulur, burnunuzun dibinde biter.
Sirkeci’de Marmaray istasyonunda geldi buldu. Sıcak, bir an önce tren gelse de Üsküdar’da bir soluk alsak.
Nadan öteden yaklaştı. Doğrusu bu kadarıyla da, bu yaşa kadar hiç muhatap olmamıştım. Biraz uzletten olsa gerek, sağda solda işitiyor, eşten dosttan duyuyordum. Ekseri komedi programlarında abartılı canlandırma tiplerden ya da tartışma programlarındaki ara sıra hapse de giren satılık soytarı kalemlerden ibarettir sanıyordum. Meğer sahiden ortalıkta geziyorlarmış.
Baştan belli olmuyordu nadan olduğu. Az ötede dikildi. Saatine baktı, altı dakika var trene, diye seslendi. Eh, der mi der. Zaten oradaki panelde gösteriyor ne zaman geleceğini. Belli ki muhabbet arıyor.
Telefonunu açtı, elini ovuşturur gibi bir iştahla, “Eveet, dedi, bakalım bugün kimleri almışlar!” Kendi kendine konuşur gibi görünse de, sesini işittirmeye, dikkati üzerine çekmeye uğraşıyor.
Haberlere bakacak, ne kadar çok adam tutuklanmışsa, o kadar sevinecek.
Bir taraftan da, tasdik bekliyor, fıldır fıldır dönen gözleriyle.
Öyle laf atıp, uzayınca, mukabele etmek icap etti. “Sabah baksaydın, belediyecileri almış olurlardı. Bu saate ya madenciler, ya öğretmenler ya da gaziler kalmıştır uğraşacak. İyi bak bakalım, almışlar mı?”
Birden keyfi kaçtı. Alışmışlar ya hep zeytinyağı gibi üstte gezmeye.
“Bu devlet, dedi, iki bin bilmem kaç yüz yıllık devlet!...”
“Öyle mi, bilmiyordum. Eee, ne yapalım. Sen mi kurdun iki bin bilmem kaç yüz sene önce devleti. Sen misin sahibi, yahut bekçisi?”
İyice afalladı. İki bin bilmem kaç yüz yıllık devlet deyince sus pus olmayan birini sanki ilk defa görüyormuş gibi şaşkın şaşkın bakıyor.
Ağarmış bıyıkları çenesine kadar iniyor, belli ki o uğruna nice taklalar atılan reisliğe pek özentili. Üzerinde bıçkın beyaz bir tişört. Boyu herhalde askerliğe elverişli kılmamıştır. Fakat küçük dağları bu yaratmış. Bir azamet, bir cüret. Sanırsın Tahtakale’nin haracını bu kesiyor! Ensesinden tutup bırakıverseler, ne değnekçilik ne peşkircilik yapacak bir hususiyeti de yok ama…
O devleti kuran hakanın adını dahi duyduysa epey malumatlı bir entelektüel bile sayılır doğrusu. Varsın akıl, izan ve zekâ olmayıversin. O kadar kusur kadı kızında da olur, reis heveslilerinde de.
Cebinden bir yirmi lira çıkardı. “Sen biliyor musun, dedi, bu parada ne yazıyor?”
“Ne yazıyor?”
“Türkiye Cumhuriyet yazıyor!”
“Ne olmuş yazıyorsa?”
“Laik devleti kuranlar işte böyle yaptılar…”
“Laik devleti kuranlar o parayı bastığında bir Türk lirası, bir Amerikan dolarının bir buçuk katıydı… Gidip parayı pul edenlerden hesap sorsana saçma sapan konuşacağına!”
“Bu devlet, iki bin bilmem kaç yüz yıllık devlet…”
Arkadan çoluk çocuğuyla namuslu bir vatandaş dayanamadı: “Savcı da Cumhuriyet savcısı, dedi. Ne olmuş parada Türkiye Cumhuriyet yazıyorsa?”
“Bu devlet iki bin bilmem kaç yüz yıllık devlet…”
Tren geldi, kalabalık sığmadı. O ara bir itiş kakış oldu. Nadan da karıştı, oralarda kaldı, sağa sola yetiştirdiği sesi giderek duyulmaz oldu, kayboldu gitti.
Eskiden ocakta bucakta ne ahmak olurdu ne nadan.
İki bin bilmem kaç yüz yıllık devlet, inşallah bu nadanlara rağmen ayakta kalır. Ne diyelim… Allah sonumuzu hayır eylesin…
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.