« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

17 Ağu

2026

MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK NEDİR DEDE?

17 Ağustos 2026

Giriş:

Bir Ebru sanatını düşün Alâeddin; kırmızı, mavi, sarı renkler aynı teknede kendi kimliğini kaybetmeden buluşur ve ortaya tek ve eşsiz bir sanat eseri çıkar. Ya da bir musiki bestesini düşün... Neyin, tamburun, kudümün ve sesin ayrı ayrı frekansları vardır; ama bir araya geldiklerinde ruhu mest eden tek bir nihavend makamı doğar. İşte millet de bu ahenkli terkibin adıdır.

MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK NEDİR DEDE?

Gece, gökyüzünü bir kandil gibi aydınlatan yıldızlarla derinleşirken Alâeddin, dedesi Mevlânâ Mustafa’nın yanına oturdu. Zihninde az önce okuduğu ayetlerin ve tarihin derin izleri vardı. Dedesinin bilge yüzüne bakarak o can alıcı soruyu sordu:

— Dedeciğim, aklıma bir şey takıldı... Allah biz insanları niye farklı milletler hâlinde, farklı dilleri konuşur hâlde yarattı? Herkes aynı dili konuşsaydı, mesela herkes Türk veya herkes Arap olsaydı daha kolay olmaz mıydı? Bu farklılık neden?

Mevlânâ Mustafa, torununun dizine hafifçe vurdu; derin bir nefes alarak anlatmaya başladı.

Farklılıkların Hikmeti ve Millet Terkibi

— Güzel yavrum, dedi Mevlânâ Mustafa. "Cenâb-ı Hak isteseydi bütün insanları tek bir millet, tek bir dil üzere yaratabilirdi. Ama O, Hucurât Suresi’nde şöyle buyuruyor:

"Sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizle tanışasınız."

Maide Suresi 48. ayette ise bunun asıl sebebini şöyle açıklıyor:

"Eğer Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdikleriyle sizi imtihan etmek istedi. Öyleyse siz de durmayın hayırlı işlerde birbirinizle yarışın."

— Düşün ki Alâeddin, eğer herkes tıpatıp aynı olsaydı, tanışmanın ve birbirimizden bir şeyler öğrenmenin ne anlamı kalırdı? Allah bizi farklı milletler ve kültürler olarak yarattı ki birbirimizi tanıyalım, birbirimizden faydalanalım. Bu farklılık bir kavga sebebi değil; ilimde, sanatta, adalette ve hayırda birbirimizle yarışmamız içindir. Farklılıklarımız, birbirimizi tamamlayan en büyük zenginliğimizdir."

"Kesrette Vahdet": Milletin Muazzam Terkibi

Mevlânâ Mustafa, torununun saçlarını okşayarak sözlerini daha derin bir irfanla sürdürdü:

— Bak Alâeddin evladım... Millet dediğin şey, aynı fabrikadan çıkmış tek tip insanlardan oluşan mekanik bir topluluk değildir. Kaba bir taştan oyulmuş tek parça bir kütle de değildir. Aksine millet; farklı boyların, farklı yörelerin, geleneklerin, mesleklerin ve mizacların ortak bir dil, kültür, inanç ve kader birliği etrafında buluşmasıyla oluşan harikulade bir sentezdir, yani mukaddes bir terkiptir.

— Bizim tasavvuf yolumuzda buna "Kesrette Vahdet" derler; yani çokluk içinde birlik...

— Bir Ebru sanatını düşün Alâeddin; kırmızı, mavi, sarı renkler aynı teknede kendi kimliğini kaybetmeden buluşur ve ortaya tek ve eşsiz bir sanat eseri çıkar. Ya da bir musiki bestesini düşün... Neyin, tamburun, kudümün ve sesin ayrı ayrı frekansları vardır; ama bir araya geldiklerinde ruhu mest eden tek bir nihavend makamı doğar. İşte millet de bu ahenkli terkibin adıdır.

— Tıpkı bizim şu Karahisar gerçeği gibi... Bak çevrene! Horasan’dan gelen ilim adamı deden, kireç ve su kanalı yaptıran Selçuklu prensesleri Kadınanalar, dokuma tezgâhının başındaki Ahi kadını Bâciyân-ı Rûm bacıları, şehrin yerli halkı ve sınırda nöbet tutan Alperenler... Bunların her biri farklı bir renktir. Ancak Gökçe Hatun’un, Mutahhara Hatun’un ve baban Mevlânâ Mehmet’in dergâhında ve vatan müdafaasında bir araya geldiklerinde ortaya çıkan o yekpare ruh "Millet"tir!

— Halıdaki kırmızı iplik maviye "Neden kırmızı değilsin?" demez; zira bilir ki o mavi olmasa halının motifi noksan kalır. Bizim milletimiz de Horasan’ın hikmeti, Türkistan’ın cesareti, Anadolu’nun merhameti ve İslam’ın nuruyla mayalanmış işte böyle mukaddes bir terkiptir!

Diller ve Renkler: Allah’ın Ayetleri

Alâeddin, dedesinin anlattığı bu muazzam tabloyu zihninde canlandırırken heyecanla sordu:

— Dedeciğim, o zaman dillerin farklı olması da bir tesadüf değil, öyle mi?

— Asla! dedi dedesi. "Rum Suresi’nde açıkça belirtilir: Göklerin ve yerin yaratılması gibi, dillerimizin ve renklerimizin farklılığı da Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren birer ayettir. Yani senin Türkçe konuşman, bir başkasının başka bir dil konuşması Allah’ın sanatı ve mucizesidir. Bu çeşitliliği inkâr etmek, Allah’ın bir ayetini görmezden gelmek gibidir. Hem bizim dilimiz Türkçe, dillerin en güzeli ve dünya üzerindeki en zengin dillerden biridir. Türkçe bizim ses bayrağımızdır evlat!"

Millî Kimlik ve "Orta Kıyamet"

Mustafa Dede sesini biraz daha ciddileştirerek devam etti:

— Bak evladım, tarih bir milletler mezarlığıdır. Bu Anadolu topraklarında Etiler, Sümerler, Frigler, Roma gibi ne büyük devletler kuruldu... Ama hepsi yok olup gitti. Neden biliyor musun? Çünkü millî benliklerini yitirdiler.

— İslam âlimleri buna Orta Kıyamet derler. Bir millet önce kültürünü ve kimliğini, sonra hürriyetini kaybederse dünya haritasından silinir. İşte milliyetçilik dediğimiz şey, Allah’ın sana verdiği bu kimliğe, dile, töreye ve ahlaka sahip çıkma davasıdır. Biz kendimizi bozmazsak Allah da bizim durumumuzu bozmaz.

İslam’da Töre ve Örfün Yeri

Alâeddin heyecanla sordu:

— Peki dede, Müslüman olmak kendi töremizden vazgeçmek mi demektir?

Mevlânâ Mustafa gülümsedi:

— Tam tersine evladım! İslam, bir milleti İslamlaştırırken onun güzel geleneklerini, örfünü ve töresini yok etmez; sadece içindeki yanlışları ayıklar. Bizim hukukumuzda örf; ayet ve hadislerden sonra önemli bir dayanaktır. Bizim atalarımız "İl (devlet) yıkılsa töre kalır" demişlerdir. Türk töresinin dört direği vardır: Adalet, İyilik, Eşitlik ve İnsanilik. İslam bu değerleri asla yok saymamış; aksine onları daha da geliştirmiş, zenginleştirmiş ve olgunlaştırmıştır. Zira İslam; milleti ve millî değerleri imha etmek için değil, ihya etmek için gelmiştir!

Milliyetçilik mi, Irkçılık mı?

— Ama dedeciğim, bazen duyuyoruz, ırkçılık yapmak yasak değil mi?

— Bak burayı iyi dinle Alâeddin, dedi dedesi parmağını kaldırarak. "Efendimiz (s.a.v.) ırkçılığı ve haksız yere kavmini savunmak olan asabiyeti yasaklamıştır. Irkçılık, başkasını aşağı görmek ve zulmetmektir. Ama milliyetçilik, ateşle su gibi ırkçılıktan farklıdır. Irkçılık böler ve parçalar; milliyetçilik birleştirir ve bütünleştirir. Irkçılık zulme ortak olmaktır; milliyetçilik ise 'Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et (yani zalimi zulmünden vazgeçir)' düsturuyla milletine hizmet etmektir."

— Bizim milliyetçiliğimiz; Türklükle İslamiyet’i, İslamiyet ile Türklüğü yüceltmek ve İ’lâ-yı Kelimetullah, yani Allah’ın adını yüceltme davasıdır. Milliyetçilik; kendi milletini sevmek, yakından uzağa ilkesi gereği yakınından başlayarak tüm insanlığa merhametle hizmet etmek demektir.

Gecenin serinliği artarken Alâeddin’in içindeki merak ateşi, bilginin huzuruyla yatışmıştı. Artık biliyordu ki farklı boylardan, milletlerden olmak bir kavga sebebi değil, ilahi bir denge ve muazzam bir yarışın parçasıydı.

— Anladım dedeciğim, dedi Alâeddin. "Milletimiz bir emanet, dilimiz bir ayet, töremiz ise bizi ayakta tutan ruhumuzdur. Rumların, Sırpların, Yahudilerin, Farsların, Arapların ve daha birçok milletin din adamları nasıl milliyetçi oluyorsa, hatta ırkçılık yapıyorsa, biz Türk din adamları da bu topraklarda hür ve bağımsız olarak yaşamak ve varlığımızı devam ettirmek istiyorsak milliyetçi olmak ve milliyetçilik yapmak zorundayız."

Mevlânâ Mustafa torununa sevgiyle bakarken, yıldızlar sanki bu hakikati onaylar gibi daha bir canlı parladı….

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 318,06 M - Bugn : 175618

ulkucudunya@ulkucudunya.com