Devlet yönetiminde, toplumun anlık duygusal dalgalanmalarından bağımsız olarak zor kararların alınması gereken zamanlar vardır. Bu ağır sorumluluğu üstlenen siyasi iradenin, ülkenin geleceği adına bazen toplumun önüne geçerek karar vermesi gerekebilir. Fakat bu, toplumun hassasiyetlerinin ve ortak vicdanının yok sayılabileceği anlamına gelmez.
Bir siyasi kararın doğru olduğuna inanılması ya da yanlış bulunması şu gerçeği değiştirmez: Toplumsal rızayı ve ortak vicdanı yaralayan hiçbir siyasi hamle, kalıcı bir huzur üretemez. Vatandaş ne bütün uluslararası ve stratejik boyutları bilir ne de kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmelerin tamamından haberdardır. Fakat toplum, daha yolun başında gördüğü görüntülerden de bir anlam çıkarır. Gazilerin önüne polis barikatlarının kurulması ve sokaklarda terör örgütü elebaşını öven sloganlarla yapılan gösteriler, malum sürecin toplumda nasıl karşılanacağı konusunda daha en başından ciddi soru işaretleri oluşturdu.
Üstelik toplumun bu süreç karşısındaki tavrı tek tip değildir. Yıllardır bu ülkenin sırtında taşıdığı kanlı yükün ve gözyaşının artık dinmesini isteyen, evlatların tabutlarla dönmemesi ihtimaline tutunan insanlar vardır. Bunun yanında sürecin niyetinden çok yönteminden, olası geri adımlardan ve devletin temel hassasiyetlerinin zedelenmesinden endişe edenler bulunmaktadır. Geçmişte ödenen ağır bedellerin boşa gitmemesi, şehitlerin kanının yerde kalmaması gerektiğine inanan ve “terörle masaya oturulmaz” anlayışını temel ilke olarak görenler de vardır.
Her gelişmeyi “devlet aklıdır, bir bildiği vardır” diyerek sorgulamadan kabul edenlerle, yapılan her şeyi içeriğine bakmaksızın yanlış görenler de bu tablonun parçasıdır. Ekonomik sıkıntılar içinde meseleye sırtını dönenler olduğu gibi, bu dönemi kendi siyasi hesabını büyütmek için fırsat olarak görenler de vardır. Geçmişte yaşanan süreçlerin açtığı yaraların yeniden tekrarlanmasından korkan ve bu nedenle daha temkinli davrananlar da.
Dolayısıyla toplumun ortak vicdanını, sosyal medyada en yüksek sesle konuşanın fikriyle ölçmek mümkün değildir. Bu vicdan; şehitlerin hatırasında, gazilerin onurunda, insanların güvenlik duygusunda, ülkenin bütünlüğünde ve geleceğe dair ortak kaygılarda kendisini gösterir.
Türkiye’de bu mesele uzun yıllar iki farklı eksende tartışıldı. Bir tarafta PKK terörü, diğer tarafta Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı siyasi, sosyal ve ekonomik meseleler vardı. Toplumda uzun süre hâkim olan temel anlayış da şuydu: “Türk-Kürt kardeştir, PKK hain bir terör örgütüdür.”
Fakat geçmişte yaşanan açılım ve çözüm süreçlerinde kullanılan siyasi dil, atılan bazı adımlar ve bunlardan cesaret alan bölücü çevrelerin söylem ve eylemleri, zamanla bu iki mesele arasındaki sınırı bulanıklaştırdı. PKK terörü ile Kürt meselesi aynı başlık altında konuşulur hâle geldi. 2009-2015 yılları arasında yaşananların toplumda bıraktığı iz, bugün atılan her adımın daha dikkatli değerlendirilmesine neden olmaktadır.
İşin en az konuşulan taraflarından biri de siyasetteki tutarlılık meselesidir. Seçimlerden önce rakiplerini terör örgütüyle iş tutmakla suçlayarak bu söylem üzerinden oy isteyenlerin, seçimlerden sonra farklı bir siyaset yürütmeye başlaması toplum açısından ciddi bir güven sorunu oluşturur. Siyaset ve devlet politikaları değişebilir. Fakat dün söylenenlerle bugün yapılanlar arasındaki farkı ve bu değişimin nedenlerini topluma açıklamak siyasetin sorumluluğudur.
Bütün bunları, meselenin perde arkasındaki uluslararası dengeleri ve stratejik hesapları bildiğimi iddia ederek söylemiyorum. Elbette büyük güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda hesapları vardır. Ancak her gelişmeyi “ABD istedi” diyerek açıklamak, Türkiye’yi kendi iradesi olmayan bir devlet gibi görmek olur. Türkiye’nin de kendi hesabı, öncelikleri ve siyasi aklı vardır. Asıl bakılması gereken, Türkiye’nin ne istediği ve bunu hangi hesapla yaptığıdır.
Bu hesabı değerlendirirken kullanılan yönteme de yalnızca geçmişte uygulanmış olup olmadığı üzerinden bakamayız. Devletler farklı dönemlerde isyanlarla, silahlı gruplarla, aflarla ve yeniden topluma kazandırma politikalarıyla mücadele etti. Asıl mesele, yöntemin hangi şartlarda uygulandığı, hangi sonuçların öngörüldüğü ve bunun karşılığında hangi bedellerin göze alındığıdır. Bir yöntemin geçmişte uygulanmış ya da başarısız olmuş olması, bugün de aynı şartların ve aynı sonucun geçerli olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle mesele çözüm aranmasına karşı çıkmak değil; çözümün ne olduğunun, nasıl uygulanacağının ve Türkiye açısından ne getirip ne götüreceğinin sorgulanmasıdır. Terörün bitmesini istemek başka, bunun nasıl yapılacağı konusunda kaygı duymak başka şeydir. Barış istemek başka, barış adına devletin temel esaslarının tartışmaya açılmasından endişe etmek başka şeydir. Türkiye’nin önünü açacak bir çözüm arayışına rıza göstermek, yapılan her şeyi peşinen doğru kabul etmek anlamına gelmez.
Artık bundan sonraki aşamada tartışmanın merkezine sözlerden çok sahadaki uygulamaları koymak gerekiyor. Atılacak somut adımları ve alınacak güvenlik tedbirlerini izleyeceğiz. Çünkü devlet politikalarının gerçek sonucu, çoğu zaman açıklamalardan değil, sahadaki uygulamalardan anlaşılır.
Terörün bitmesini, silahların susmasını ve evlatlarımızın ölmemesini herkes istiyor. Türk ile Kürt birbirine düşman edilmesin. Fakat bütün bunlar yapılırken şehitlerin hatırası incinmesin, gazilerin onuru çiğnenmesin, insanların güven duygusu zedelenmesin. Türkiye Cumhuriyeti’nin birliği, devletin temel esasları ve milletin ortak vicdanı da bu sürecin dışında tutulmasın.
Zamanın ruhu, ülkenin önünde duran bu karmaşık eşikte herkesi ağır bir sınava tabi tutmaktadır. Bu sınavın nasıl sonuçlanacağını ise zaman gösterecektir.
Ne diyelim, hayrolsun bakalım, yaşayıp göreceğiz.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.