Lisede okuduğum siyasi ilk kitap Dündar Taşer’in “Mesele” adlı kitabın kalın olarak basılmış ilk baskısıdır. Daha sonra merhum Ziya Nur Aksun’un kaleme aldığı ve Dündar Taşer’in sohbetlerinde aldığı notlar ile dinlediklerinden zihninde kalanlardan olan “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” adlı kitabı okudum. O gün bugün Dündar Taşer’i anlatan haberimin olduğu hemen hemen her kitabı aldım ve okumaya çalıştım. Tıpkı Erol Güngör’ü anlatan bütün kitaplar gibi. Konu Dündar Taşer olunca bu “Büyük Türkiye’nin Mütefekkiri: Dündar Taşer’in Asırlık İzleri-Doğumunun Yüzüncü Yılına İthafen” adlı kitabı da okunası bir kitap diyerek aldım. Çünkü arkasında Töre Devlet Yayınları vardı. Elimizdeki eser Ülkücü Hareketin Mütefekkir ve Banilerinden Dündar Taşer’in doğumunun 100.yılına ithafen Töre Devlet Yayınları tarafından Ömer Burak Sert ve Ahmet Şahin editörlüğünde konusunda uzman kişilere hazırlattırılmış bir vefa ürünüdür.
Ömer Burak Sert ve Ahmet Şahin editörlüğünü yaptığı “Büyük Türkiye’nin Mütefekkiri: Dündar Taşer’in Asırlık İzleri-Doğumunun Yüzüncü Yılına İthafen” Töre Devlet Yayınları tarafından İstanbul’da 2025 yılında ilk baskı olarak 314 sayfa olarak basılmıştır. Kitabın künyesinden sonra Ömer Burak Sert ve Ahmet Şahin hakkında kısa birer biyografik yazı eklenmiş olup; Ömer Burak Sert tarafından yazılmış “Yokuştaki Adam: Dündar Taşer’in Hayat Hikayesine Yönelik Bir Bakış Denemesi”, Ali Gezginci-Ahmet şahin tarafından yazılmış “Dündar Taşer ve Gaziantep”, Safa Aydın tarafından yazılmış “Şahsiyet Marifet Midir? Dündar Taşer Örneği”, Ferit Salim Sanlı tarafından yazılmış “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si: Devlet, Ordu ve Dış Politikada Nizam Arayışı”, “Hakan Boz’un yazdığı “İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Dündar Taşer: Algılar ve Olgular”, “Enes bahadır Kızak’ın yazdığı “Dündar Taşer’in Sol’la Meseleleri: Nizam, Gençlik ve Atatürk”, “Yavuz Selim Birtane’nin yazdığı “İntizamın ve İhtilalin Arasında: Dündar Taşer’in Ordu ve
Devlet Tasavvuru”, Osman Kepenek’in yazdığı “Dündar Taşer’in Türk Dış Politikasına Dair Görüş ve Düşünceleri”, Merve Nur Tuzak’ın yazdığı “Dündar Taşer’in Türk Aydını Tasavvuru ve Batılılaşma Hakkındaki Görüşleri”, “Tayfun Haykır”ın yazdığı “Dündar Taşer’in Edebi Cephesi”, İbrahim Daş’ın yazdığı “Türk’ün Gönlü Dündar Taşer’e İthaf Edilmiş Şiirler”, Üzeyir Aydördü’nün yazdığı “Ülkücü Kuruluş ve Yayın Organlarının Teşekkülünde Dündar Taşer’in Etkisi”, Zafer Saraç’ın yazdığı “İnsanın Bir Mesele’si Olmalı” başlıkları altında ele alınan konulara yer verilmiştir.
Kitabın “İçindekiler” kısmına bakınca Ömer Burak Sert ve Ahmet Şahin’in Dündar Taşer’i tanımladığı “Subay, mütefekkir, aksiyon adamı, siyasetçi ve dava eri” (s.11) ifadelerinde mevcut vasıflarını ihata edecek konular olduğunu görüyoruz. Ancak [teşkilatçı] yapısı ele alınmamış eksik kalmıştır. ‘Teşkilatçı’lığı üzerinde durulmaması da ayrıca bir eksiklik ya da günümüzde milliyetçilerin ekseriyetinin onun teşkilat ve lider konusunda söylediği ve yaptığı söz fiillerine muhalif olmalarından ve prim yapmayacağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Bir adam hem asker hem mütefekkir hem aksiyon adamı hem siyasetçi hem de dava eri olabilir mi? diye soracak olursanız olur ancak böyle adamlar belki yüz yılda belki 1000 yılda bir çıkar. Dündar Taşer de Türk tarihinde ender gelmiş şahsiyetlerinden birisidir.
“Yokuştaki Adam: Dündar Taşer’in Hayat Hikayesine Yönelik Bir Bakış Denemesi” (s.15) başlıklı makaleyi kitabında editörlerinden birsi olan Ömer Burak Sert yazmıştır.
Dündar Taşer 15 Mayıs 1925 tarihinde Âliye Hanım ve Abdulkadir Kâmil Bey’in çocuğu olarak doğar ilkokulu eğitimini Gaziantep merkezden 1929 yılında dünya ekonomik kriziyle babasının işleri bozulması dolayısıyla taşınmak zorunda kaldıkları Başpınar Köyü’ne komşu köyde, orta okul eğitimini Gaziantep Lisesi’nin orta okul bölümünde (s.17) bu ülkeyi askerlerin kurtaracağı düşüncesiyle lise eğitimini askeri okulda yapmayı düşünerek gittiği İstanbul’da sınavı kazanarak arkadaşı Osman Enç ile birlikte 14 yaşında Kuleli Askeri lisesine kaydolur. Askeri Liseden mezun olduktan sonra Kara Harp Okuluna kaydolur (s.18). Tank asteğmen olarak mezun olur, 1 yıl tank okulunda eğitim alarak Tank Teğmeni rütbesiyle ataması yapılır (s.19). 1951 yılında teyzesi Behiye Hanım ile Hasan Sadık Dai Bey’in kız olan Asuman Dai ile evlenir, 1954 yılında Yasemin Taşer dünyaya gelir (s.20). Dündar Taşer Kurmay olmak için girdiği sınavdan tam not alır ancak “Bütün soruları yapan bir kişi ilk defa gördük. Bu sebeple sınavınız geçerli saymıyoruz.” (s.21) şeklinde bir not daha yazılıdır sınav kağıdının üstünde.
Dündar Taşer, Suphi Karaman’ın kefaletiyle oluşturulan Milli Birlik Komitesinde yer alır (s.26). Ancak Milli Birlik Komitesinde görüş ayrılıkları vardır. “Komite içersinde temayüz eden iki görüş söz konusudur. Bunlardan biri, seçimleri hemen yapmayıp idareyi elde tutarak gerekli reformları tamamlamayı ve ardından seçime giderek idareyi sivillere teslim etmeyi gön gören görüştür. Diğer görüş ise askerin devlet idaresinden anlamayacağını, bu sebeple en kısa sürede seçime giderek idareyi sivillere teslim etmeyi öngören görüştür. (…) İlk görüşü taşıyanların bayraktarlığını Alparslan Türkeş yapmaktadır. İhtilalin kudretli albayı olarak da takdim edilen Türkeş, Başbakanlık Müsteşarlığı vazifesini yürüttüğü için elinde önemli bir güç bulundurmaktadır. (…) diğer grubun bayraktarı ise Sami Küçük’tür. İlerleyen zamanlarda bu grup içersinde Cemal Madanoğlu da ön plana çıkacaktır.” (s.27) Dündar Taşer Komite içindeki çalışmaları sırasında “fikren yakın olduğu grup Türkeş’in grubudur. Öyle ki Taşer pek çok vaziyette fiilen Türkeş’le birlikte hareket etmiştir.” (s.28) bu grup daha sonra 14’ler olarak da anılacaktır. Taşer’e göre mensup olduğu grup “komitenin adalet, yükselme ve tarafsızlık karakterini muhafaza etmek ve işletmek üzere çalış”ıyordu (s.28). Komitedeki Türkeş ve Sami Küçük grupları birbirini tasfiye etme planları yaparken Cemal Madanoğlu ve Cemal Gürsel’in iş birliği ve yaptığı plan ile Türkeş’in 14’ler grubu tasfiye edilir. Türkeş’in 14’ler grubunun bu tasfiyeye maruz kalmasındaki aslı sebep Cemal Gürsel ile görüşen Türkeş grubundan bazı kişilerin karşı grubu tasfiye planında geri çekilmeleridir. Cemal Madanoğlu ve Cemal Gürsel’in Türkeş grubundan 21 kişiyi tasfiye etmeyi düşünürken azınlığın çoğunluğu tasfiye etmesi durumuna düşmemek için sayıyı azaltarak 14 kişiye düşürmeleri de aslında Cemal Madanoğlu ve Cemal Gürsel grubunun Komitede azınlık olduğunun göstergesidir (s.29). Bu durum Türkeş grubunun iyi niyetinin kurbanı olduğunu ya da gevşek davranan bazı grup üyelerinin grubun tasfiyesine sebep oldukları manasına gelmektedir. Düşman merhamet insanı merhamet dilenir hale getirir. Devlet askeri işlerde hislerle değil akılla hareket edilmesi gereğini doğrulamaktadır. 13 Kasım 1960 tarihinde 14’ler evlerinden tevkif edilerek alınır ve Mürted Hava Üstüne götürülürler. Buradan da Dündar Taşer Fas’ın Rabat Büyükelçiliğine, Türkeş Hindistan Yeni Delhi’ye diğer 12 kişilik 14’ler mensubu da başka ülkelere giderler (s.30).
Dündar Taşer ve sürgündeki 14’ler toplantılar tertip ederler, hele Dündar Taşer Bern’e atandıktan sonra bu toplantıların çoğunu kendi evinde tertip eder. Dündar Taşer’in notlar tutuğu deftere bakıldığında bir not dikkat çekmektedir. Bu nota göre “on dörtleri bir teşkilat formuna sokma niyeti anlaşılır. Taşer’in tasarısına bakıldığında ‘On Dörtler Milli Birlik Kulübü’ adıyla teşekkül edecek teşkilatın başkanlığını Alparslan Türkeş, yardımcılığını ise Orhan Kabibay yapacaktır.” (s.33) Bu not da bizim yukarıda dikkat çektiğimiz husus olan Dündar Taşer’in teşkilatçı yönünün önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca Dündar Taşer’in bu düşüncesi Hz. Muhammed’in bir hadisinde buyurduğu gibi “Üç kişi yolculuğa çıkarsa, [aralarından] birini başkan seçsinler.” Hadisi şerifine uygun hareket etmekte olduklarını, lidersiz ve teşkilatsız bir anlarının dahi başıboş kalmamasına özen gösterdiklerine işaret etmektedir.
Dündar Taşer “Her ne kadar Türkeş’i Kabibay’ın önünde tuttuğu bir teşkilat tasarlasa da bu iki isim arasında on dörtlerin liderliği hususunda rekabet oluşması uzun sürmeyecek ve Taşer de rekabette Türkeş yerine Kabibay’a destek verecektir.” (s.34) 22 Eylül 1961 tarihinde, Taşer’in Bern’deki evinde tertip edilen toplantıya 14’lerden Alparslan Türkeş, Fazıl Akkoyunlu, Orhan Erkanlı, Ahmet Er dışındaki on kişi ile birlikte Dündar Seyhan da katılır (s.34) Yapılan toplantıda Numan Esin “Biz ondörtler olarak mücadelemizi Türkeş’le başlattık, Türkeş’le sürdürdük, Yurtdışında da bizim liderimiz Türkeş olarak biliniyor” diyerek doğal liderlerinin Türkeş olduğunu vurgulayıp bir liderlik kavgası yaşanmaması gerektiğini vurgular.” (s.34)
Orhan Kabibay liderlik arzusunu saklamaz, bunun üzerine toplantıda bulunmayan Türkeş’in liderliği konusunda Numan Esin, Rıfat Baykal, Muzaffer Özdağ ortak tavır sergilerken Şefik Soyuyüce, Muzaffer Karan, Münir Köseoğlu, İrfan Solmazer, Orhan Kabibay’ın liderliği tercih ederler. Taşer bu toplantıda liderlik hususunda fikrini beyan etmez. “Toplantı, on dörtlerin Kabibaycılar ve Türkeşçiler olarak fikren ikiye bölünmesiyle neticelenir.” (s.34) Ondörtlerin ne kadar serbest bir grup olduğunu ve zayıf birliktelik ruhu taşıdıkları, tasfiyesi düşünülen 21 kişiden geride Millik Birlik Komitesi içinde kalanlardan 14’ler lehine hiçbir çabanın gösterilmemesi ve 14’lerin tasfiye edildikleri 13 Kasım 1960 tarihinden hemen sonra denilebilecek bir yıl gibi kısa zamanda 22 Eylül 1961 tarihinde liderlik savaşına başlayıp ikiye bölünmeleri de göstermektedir.
Türkeş bu toplantıdan sonra on dörtlerin birlik halinde hareket etmesinden ümidini kesmiştir. 1961 yılında Esin, Er ve Özdağ yazdığı mektuplarda bunu ortay koyar ve bir doktrin ve prensibe bağlı hareket etmeyi önerir. “Bir doktrin ve prensibe bağlı olarak hareket etmeyi öneren Türkeş dokuz prensip ortaya koyar.” (s.34-35) Alparslan Türkeş’in CKMP’de sivil siyaset girmeden önce yayınladığı daha sonra “Dokuz Işık Doktrini” olarak siyasi hayatımızda yer alacak bu prensipleri “1-Türkçüyüz, Milliyetçiyiz, Öztürkçeciyiz, 2- Toplumcuyuz, 3- Ülkücüyüz, 4- Ahlakçıyız, 5- Halkçıyız, 6- Köylücüyüz, 7- İlimciyiz, 8- Gelişmeciyiz, 9- Endüstrici ve Teknikçiyiz” (s.35, 76 nolu dipnot) ilkeleridir ki daha sonraki 9 Işık Doktrininin ilkelerinin [Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyet ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik ve Halkçılık, Endüstricilik ve Teknikçilik] olduğu düşünülürse Ülkücü Milliyetçi siyasette lider veya fikrin kurucusu gibi hususlarda Alparslan Türkeş’in tartışılamayacağını da gayet net gösterir.
1962 yılında Brüksel’de ondörtlerin kaderini belirleyecek bir toplantı planlanır. Türkeş toplantıya birkaç gün geç kalınca Taşer Brüksel’den ayrılır ve Bern’e geri döner. Kalanlar Türkeş’i bekler. Türkeş’in gelmesiyle tolantı başlar, nihayetinde yapılan oylamada “Türkeş ve destekçilerinin [Ondörtlerin] feshin aleyhinde, Kabibay ve destekçilerinin ise lehinde kullandıkları oy neticesinde on dörtler, dokuza dört oyla feshedilir. Brüksel’den ayrılırken vekaletini Erkanlı’ya bırakan Taşer’in oyu da fesih lehine kullanılmıştır.” (s.35)
Türkeş kendisiyle hareket eden ve ‘altılar’ dediği kendi grubu Er, Esin, Özdağ, Baykal ve Kaplan’a birer mektup yazar, Taşer bu grupta değildir. Ancak sonrada bu grupla hareket etmeye Türkeş ve Özdağ’ın yazdığı mektuplarla yakınlaşmış ve CKMP’de siyasete de müspet bakmaya başlamasıyla 1964’de yurda dönen en son ondörtler üyesi olarak Türkiye’ye geldikten sonra Türkeş’le hareket ederler (s.36).
31 Mart 1965 tarihinde Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ, Ahmet Er, Rıfat Baykal CKMP katılır. 20 Haziran 1965’te de Fazıl Akkoyunlu, Şefik Soyuyüce, Numan Esin, Mustafa Kaplan’ın katılımıyla ondörtler denilen grubun dokuz tanesi CKMP’de buluşur. Daha önce ikiye bölünmüş ve nihayet fesh kararıyla dağılmış olan ondörtler arasındaki bu birlikteliği sağlayan Alparslan Türkeş’tir. Bu durum bile Alparslan Türkeş’in liderliğinin tartışmasız olduğunu gösteren 9 Işık Doktrinin ilklerini vaz etmesinden sonra ikinci bir göstergedir.
Dündar Taşer CKMP’ye girdikten sonra CKJMP Gençlik Kollarında Alparslan Türkeş ile başladıkları seminer programında gençlerin yetiştirilmesine büyük önem verir. 1966 yılında Ankara’da Üniversite teşkilatı olarak ilk Ülkü Ocağı Hukuk Fakültesinde kurulup, 1968 yılında diğer fakültelerde kurulan Ülkü Ocaklarının “Ülkü Ocağı Birlikleri” adıyla birleştirilmesinde Dündar Taşer’in fiili bir dahli olmasa da onlara yol gösteren yardımcı (s.38) olan bir ağabey olarak manevi bir tesirle şahsiyet kazanmalarına örneklik sağlayan bir yapıdadır.
Gençliğin fiziki ve fikri eğitimi için kurulan ve basında “Komando Kampları” (s.39) olarak yer bulunan gençlik kamplarının, sol siyasetin iddia ettiği gibi silahlı eğitim verilen kaplar olmadığını bu gençlerin önderlerinden ikisi Salih Dilek ve Muhittin Çolak ile yapılan görüşmelerdeki ifadelerinden “kamp alanına gelecek yabani hayvanlardan korunmak” (s.39) için bulundurulan tüfek haricinde “silahlı eğitimin söz konusu olmadığını, sadece münferiden gençlik hevesiyle birkaç atış yapıldığını” (s.39-40) anlamaktayız. Ülkücü hareketin yeni oluşumu dolayısıyla böyle silahlı eğitim gibi bir organizasyonu yapacak otoriter ve disipliner gücü olmadığı ve kamlardaki silah temin ve harcanacak mermilerin masraflarını karşılayacak ekonomik gücü olmadığı açısından bakıldığında komando kamplarında silah eğitimi yapılmadığı daha ne anlaşılacaktır.
Editör Ömer Burak Sert, Dündar Taşer’in gençlik eğitimine verdiği önemi ortaya koymak için Salih Dilek’ten aktardıkları bir anekdot da “Taşer, subay kökenli MİT Müsteşarı Fuat Doğu’yla yakın dosttur. Bir sohbetleri sırasında Doğu, “Bu çocukları niye yoruyorsun? Talimat ver, yarın sabah sizi iktidar yapalım” diyerek cazip bir teklif sunar. Ancak Taşer 27 Mayıs’ta giriştikleri hareketin yetişmiş geniş tabanlı bir kitleye dayanmaması sebebiyle hüsranla neticelendiğini hatırlatarak teklifi kabul etmez.” (s.41) Bu anekdottan hareketle Editör Ömer Burak Sert, Dündar Taşer hakkında “Dolayısıyla tepeden inme bir iktidarın kalıcı olmayacağını düşünen Taşer, gençleri yetiştirerek kendi insan kaynaklarını oluşturmayı ve iktidarı elde edecek siyasi güce ulaştıklarında bu kaynakla devlet yönetme iradesini ortaya koymaları gerektiğini düşünür.” (s.41) bir kanaate varmaktadırlar.
Dündar Taşer’in gençlik yanında önem verdiği diğer kesin “Aydınlar”dır. Milli bir aydın tipi yetiştirme ve onların birbirinden haberdar olarak teşkilatlı bir şekilde hareket etmelerini sağlamak için kurulmuş olan KÜBİTEM milliyetçi aydınların bir araya geldiği, Dündar Taşer’in sohbetlerini dinledikleri bir ortam oluşturur (s.42). Dündar Taşer’in İstanbul’a geldikçe uğradığı Milliyetçi Aydınların “ikinci Üniversite” olarak gördüğü Beyazıt’taki Marmara Kıraathanesi müdavimlerine “Marmaratör” denilirdi. Dündar Taşer hakkında “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” kitabını yazan Ziya Nur Aksun ile olan dostluğu da bu kıraathanede gelişir (s.43).
Dündar Taşer gerektiğinde ciddi bir Genel Başkan Yardımcısı gerektiğinde bir ağabey olarak lider ve partililer arasında, başka bir deyişle Türkeş ve ülkücüler arasında “sağlam bir köprü” vazifesi görmüş (s.44) ancak bazı fitne odakları onu da lider olması konusunda manipüle etmeye kalması üzerine “Taşer, liderlik vasfının herkeste bulunacak bir vasıf olmadığını ve bunun Türkeş’te bulunduğunu dile getirerek bu düşüncelerin önünü alır.” (s.45) ve fitneyi büyümeden söndürür. Şimdi yeni yetmelerin “teşkilat beni istiyor, taban beni istiyor” gibi yeğeltmelerine ve “küçük olsun benim olsun” hevesine kapılıp bölen durumuna düşmemiştir.
“Dündar Taşer ve Gaziantep” (s.51) adlı makaleyi Ali Gezginci ve Ahmet Şahin yazmıştır. Antep’in bir “Türkmen” şehri olduğunu savunan Ali Gezginci ve Ahmet Şahin bu görüşlerinin aksine onları modern-milliyetçi bir tavırla suçlayarak “Ermeni, Arap ve Kürtl”lerin (s.53) de Antep’te Türklerle birlikte yaşadığını öne süren Mehmet Nuri Güntekin kozmopolit bir Antep ortaya koyar. Gerçi Ali Gezginci ve Ahmet Şahin Evliya Çelebi’den aktarımlarla Antep’in Ermeni nüfusunun %1,4 civarında olduğunu belgeleyerek ve Osmanlı tahrir kayıtları ile Gaziantepli Ülkücü birisi olan Merhum Necdet Sevinç’in “Gaziantep’te Türk Boyları” çalışmalarından örneklere vererek “Gaziantep’in Türkmen şehri olduğu[nu] sadece nüfus verileriyle değil yer adları ve şehirde yazılan eserler”e bakıldığında da kozmopolit olmadığını savunmaktadırlar.
Gaziantep’in bir “Türkmen Şehri” olduğunu ortaya koyduktan sonra “15 Haziran 1972 günü büyük bir kalabalık eşliğinde defnedilen Dündar Taşer’in mezarının başında Alparslan Türkeş tarafından kullanılan ‘Türkmen Ağası” sıfatı” (s.54) ile bağ kurarak Gaziantep ile Dündar Taşer’i özdeştirmektedirler. Daha sonra da Taşer ailesinin Gaziantep’e göç edişinin kısa hikayesiyle Dündar Taşer’in Gaziantep’in köklü ve eski ailelerinden olduğuna vurgu yapılmakta, ailenin Gaziantep şehrine ekonomik olarak sağladıklarına değinilmektedir. Her ne kadar Dündar Taşer ve Gaziantep ili ele alınmış olsa da zaman zaman kitaptaki ilk makalede verilen Dündar Taşer’in hayatı ile ilgili bilgilerde tekrar düşülmektedir. Ali Gezginci ve Ahmet Şahin’e göre “(Türkmen Ağası) sıfatı, yalnızca etnik bir aidiyeti değil, aynı zamanda kültürel bir temsil gücünü de yansıtır.” (s.67) Ali Gezginci ve Ahmet Şahin burada Dündar Taşer’in sadece etnik kökeni hakkında bilgi vermemektedirler, onun mensup olduğu etnik kökenin kültürel değerlerini hayatın tatbik edip yaşadığını, örf ve ananesine bağlı bir kişi olduğunu da ortaya koymaktadırlar.
Ali Gezginci ve Ahmet Şahin, Dündar Taşer’in 1964 yılı sonlarında veya 1965 yılının başında Gaziantep Kavaklık mesire yerinde suikasta uğradığına dair Necdet Sevinç ve Halit Ziya Biçer’den aktarılanlarla bağ kurarak “Sevinç’in ve Biçer’in aktardığı bu “suikast teşebbüsü”, Taşer’in ölümünün kaza olmadığına dair şüpheleri artır”dığını (s.59) Dündar Taşer’in eşi Asuman Taşer ve kızı Yasemin Taşer Yahnici’nin daha sonraki dönemlerde verdikleri röportaj bilgilerini “Akşam saat altıya çeyrek kala bir telefon geldi. Telefonu ben açtım. Öyle küçük bir kızım tatlı tatlı açıyorum. ‘Aa merhaba!’ dedim. Karşıdaki, ‘şimdi gülüyorsun bu son gülüşün olacak’ dedi, kapattı.” (s.59) de ekleyerek suikast olduğunu ifade etmektedirler. Kaldı ki bütün ülkücü ve milliyetçi camia Dündar Taşer’in ölümünün şüpheli olduğuna ve suikastla öldürüldüğüne inanmaktadır.
“Şahsiyet marifet midir? Dündar Taşer Örneği” (s.71) adlı makaleyi Safa Aydın yazmıştır. Teorik olarak şahsiyetin “Ahlaki Değerler, Sorumluluk Bilinci ve Disiplin”den (s.72) oluştuğunu ifade eden Safa Aydın pratikte Dündar Taşer’in şahsiyetini de “Yüksek bir ahlaki duruş, disiplinli bir çalışma etiği ve derin bir millet sevgisiyle şekillenmiş bir şahsiyet” (s.72) ve “Kıvrak zekâsı, problem çözme yeteneği ve cesareti” (s.74), “samimiyet, tevazu ve irade” (s.77) gibi hasletleri üzerinde taşıyan şahsiyetli bir Türk aydını olduğunu izah etmektedir. Dündar Taşer’in şahsiyeti yaşadığı zorluklara rağmen kendisiyle özdeşleşerek sabitleşmiş, değişmez bir vasıf kazanarak tebarüz etmiştir (s.76).
Bugünden geriye doğru Dündar Taşer’i unutulmaz yapan vasıfları; İslam dini ve Türk örf ve ananesine bağlılığı, ahlakı, şahsiyeti, ülkücü fikriyata yapmış olduğu fikri katkılar, teşkilatçılığı yanında onun unutulmasını önleyen belki de bugün mumla aranan siyasi insan tipini oluşturan vasfı, “Taşer, siyasette hiçbir zaman kişisel çıkarlarını ön plana koymamış, ülke menfaatlerini her şeyin üzerinde tutmuş” (s.80) olmasıdır. Onun “sadece bir fikir adamı değil, aynı zamanda bu fikirleri hayatında uygulayan” (s.81) bir kişi olmasıdır onu unutulmazlardan yapan.
Safa Aydın “Şahsiyet marifet midir? Dündar Taşer Örneği” adlı makale Dündar Taşer’in vasıflarını doğru ve isabetli olarak ortaya koyan onu derinlemesine analiz etmiş, anlamış bir kalemin yazısıdır. Dündar Taşer’i ağyarını mâni etrafını cami bir şekilde anlatan bu yazı bir serlevha olarak çerçevelenerek asılması gerekir ki herkes Dündar Taşer’in şahsiyetinden kendi kimliğini oluşturabilsin.
Safa Aydın’ın yazmış olduğu “Şahsiyet marifet midir? Dündar Taşer Örneği” adlı makalede; Nihal Atsız’ın tarih anlayışındaki Türk tarihindeki süreklilik ve hanedanlar anlayışının başka bir versiyonu olan tek tarih ve binlerce yıllık tarih anlayışıyla Dündar Taşer de Nihal Atsız’dan sonra milliyetçi Türk fikir hayatında tarihi ele alan, önemseyen, ona milli bir şuur elbisesi giydiren ikinci kişi olarak öne çıkmaktadır. O topluma tarih şuuru aşılarken Türk İslam Medeniyeti penceresinden görünen bir Batı’yı işaret etmektedir. O, Türk İslam Medeniyetinden beslenen Batı’nın teknoloji ve ilmi almış modern bir Büyük Türkiye hayal etmektedir.
Ferit Salim Sanlı’nın yazmış olduğu “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si: Devlet, Ordu ve Dış Politikada Nizam Arayışı” adlı makalede “Taşer’in düzen arayışlarına getirdiği perspektif, devlete ve orduya atfettiği merkezi önem, Osmanlı ve dönemin hegemonik söylemlerine karşı getirdiği anti-tezleri” (s.93) ele almaktadır.
Ferit Salim Sanlı’nın yazmış olduğu “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si: Devlet, Ordu ve Dış Politikada Nizam Arayışı” adlı makalede sol yazın literatüründe azgelişmiş ülke olarak görülen Türkiye hakkında Fikret Eren’in Kurt Karaca mahlasıyla yazdığı “Milliyetçi-Toplumcu Düzen” (s.97) adlı kitapta da Türkiye’yi geri kalmış ülkeler statüsünde ele aldığını ancak ilk olmasa bile “Büyük Türkiye” ifadesine anlam ve ruh veren kişinin Dündar Taşer olduğunu “Her şeyden önce ‘Türkiye, bağımsızlığına yeniş kavuşmuş bir eski sömürge değildi; Türkiye’nin siyasi ve sosyal yapısında ordunun ve halkın yeri ‘üçüncü dünya’ denilen ülkelerle benzeşmezdi.” (s.98) ifadesiyle az gelişmiş ülkeler ile Türkiye farklılığını vurgulamaktadır.
Ferit Salim Sanlı “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si: Devlet, Ordu ve Dış Politikada Nizam Arayışı” adlı makalesinde Dündar Taşer için şu tespiti yapar. “Taşer’in eleştirdiği dönem doğrudan Türk modernleşmesi olmuştur. Bu hususta bazen modernleşme sürecinin yanlışı yürütüldüğü yönünde sözler sarf etse de onda genelde modernleşmenin bizatihi yanlış olduğu fikri hakimdir ve ‘yanlışlıklar’ onun yaşadığı dönemde de devam etmektedir.” (s.101) Aslında Batılılaşma denilen Modernleşmeye karşı olmakta Dündar Taşer karşı değildir. Başka aydınlar da vardır. İslam Medeniyetinin oluşturduğu zihniyetin geri kalmadığını bir tercih olduğunu, Osmanlının yıkılırken de sanayileştiğini, ancak insan değer veren refah toplumunu hedeflediği için vahşi kapitalistler tarafından anlaşılamayan, medeniyetlerin küçüğü büyüğü olmayacağını söyleyen, her medeniyetin kendi içinde büyük ve çağdaş olduğunu savunan Sabri F. Ülgener, Mümtaz Turhan, Mehmet Genç ve Ahmet Güner Sayar gibi aydınlar motamot olmasa da farklı eleştiri noktalarından Dündar Taşer gibi düşünmektedirler.
Dündar Taşer hakkında telaffuz edilmiş “Dündar’da askeri hal, asgari idi.” (s.104) cümlesini yazar Ferit Salim Sanlı her ne kadar “Taşer’in sivil siyaseti/toplumu ordudan daha çok önemsediği, ordunun siyaset ve toplum üzerindeki etkisinden rahatsız olduğu” (s.104) manasında yorumlasa da aslında ilk cümle Dündar Taşer’in ordunun genelinden farklı düşündüğünü, Batılılaşmaya karşı olduğunu, Selçuklu ve Osmanlıyı önemsediğini, inkılaplara müspet bakmadığını ifade ederek askerlerin bu konulardaki genel kabul gören düşüncelerine ters düştüğünü, o günün askerlerinin anlayış ve mantıklarından kendisinde çok az eser düşünce bulunduğunu ifade etmek için kullanılmıştır. Asker ancak Ordunun modernleşmeye, Batılılaşmaya, inkılaplara karşı takındığı müspet tavrı takınmayan asker demektir. Yani Osman Yüksel Serdengeçti’nin ifade ettiği gibi Dündar Taşer de “bir hayli sivilize olmasına rağmen ne de olsa askerdir.” ve orduya da “memleketi kurtarmak” için girmiştir (s.105).
Dündar Taşer’in “her ne kadar ailesi teyit etmese de Taşer’in 27 Mayıs’a katılmadan önce ‘subay üniformasına CHP rozeti takacak kadar’ CHP’ye sempati duyduğu” (s.107) destekleyecek mahiyette Dündar Taşer’in Milli Birlik Komitesine Suphi Karaman’ın kefaletiyle girmiş olması ve öncesinde de Suphi Karaman ile temasta olması, Suphi Karaman’ın ondörtlerin tasfiyesinden sonra Milli Birlik Komitesinde kalması, daha sonraki sivil hayatında da Sosyalist yayınlar yapan Yön Dergisinin bildirisine imza atan 3 Milli Birlik Komitesi üyesinden birisi olması, Türk solu dergisi ve Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazan birisi ile irtibatlı olması da yukarıdaki kanaati destekler. Nitekim Ferit Salim Sanlı Dündar Taşer’in düşünce yapısındaki kırılmayı “13 Kasım [ondörtlerin] tasfiyesinin Taşer’in fikir istikametinde dönüştürücü rolü olduğunu tespit etmek gerekir” (s.107) diyerek Dündar Taşer’de fikir bir dönüşümden bahsetmektedir.
Hakan Boz’un yazdığı “İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Dündar Taşer: (Algılar ve Olgular)” (s.119) makalede sağ ve sol aydınların sağ aydınların içersinde özellikle İslamcı aydınların İttihat ve Terakkiye menfi yönde baktıklarını, solun bakışının iktidara geldikten sonra Padişahla işbirliği yaparak işçi sınıfını yok ettikleri yönünde olduğu, İslamcıların da İttihat ve Terakki Cemiyetine batılılaşma yanlısı ve Mason olarak baktıklarını, milliyetçilerin ise İttihat ve Terakki’ye ilişkin algılarının yakın sayılabilecek bir tarihe kadar olumsuz kavramlarla imlendiğini ve “İttihatçıların da ‘hayalperest, tecrübesiz, başarısız, gafil, öngörüsüz ve İmparatorluğu yıkıma sürükleyen kişiler” (s.123) olarak baktığını ifade ettikten sonra İslamcı yazar İsmail Kara’nın insaflı olduğunu ve “II. Meşrutiyet Devri İslamcıları ile [İttihat ve Terakki] Cemiyet[i] arasında istibdat, meşruti yönetim, Kanun-ı Esasi, Meclis-i Mebusan, hilafet, terakki, ittihad, uhuvvet gibi konu ve kavramlarda ortak bir mutabakat olduğu; hatta İslamcı yayın organlarının [İttihat ve Terakki] Cemiyet[ini]; ‘İslam fedaileri’, ‘mücahid’, ‘Mübarek cemiyet’ gibi dini kavramlarla olumladığını” (s.122-123) ifade ederken İttihat ve Terakki Cemiyetinin de İsmail Kara tarafından İslamcı olarak değerlendirilen “ulema ve dini çevrelerle; halka nüfuz etmek, siyasette meşruiyet sağlamak, kendilerine yöneltilen ‘dinsiz, Mason’ vb. tavsiflerden kurtulmak maksadıyla münasebetler kurduğunu” (s.123) söyleyerek İslamcılar ile İttihat ve Terakki Cemiyetinin iyi ilişkiler içinde olduğunu ifade etmektedir. İttihat ve Terakki hakkında İslamcıların geneldin farklı ve insaflı bir görüşe sahip olduğunu düşündüğü kişi İsmail Küçükkılınç’tır. Gerçekten de İsmail Küçükkılınç okumuş olduğum “Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihatçılık” adlı kitabında milliyetçilerden bile daha milliyetçi bir bakış açısıyla İttihat ve Terakki Cemiyetini değerlendirmektedir. Hakan Boz’un tespitleriyle İsmail Küçükkılınç’ın İttihat ve Terakki hakkındaki düşüncesinin “İttihatçılığını; Jön Türklük ve Kemalizm’den farklı bir zihniyet dünyasına sahip olduğu” ve “[İttihat ve Terakki] Cemiyet’[n]in ideolojik ön yargılara ve bilgi kirliliğine kurban edildiğini” ayrıca “İttihadcılık; bir görüşün, bir inancın, bir ideolojinin hakim olmadığı ama birçok farklı inanç ve görüşün yer aldığı vatanperverlik merkezli bir koalisyon” (s.123) olduğu şeklindedir. Ben de Hakan Boz’un bu tespitlerine İsmail Küçükkılınç’ı okumuş birisi olarak katılıyorum. Hakan bozun yukarıda alıntıladığım bütün tespitlerine İttihat ve Terakki okuyan birisi olarak iştirak ediyorum hatta bazen acaba milliyetçi camiada bu tespitleri sadece ben mi yapıyorum diyerek yalnızlık hissederken Hakan Boz sayesinde bu hislerimden de kurtuldum ve doğru tespit ve teşhisler yaptığımdan emin oldum.
Hakan Boz’a göre “1969’da bir milliyetçilikler potpurisi olarak neşet eden Ülkücülüğün de ittihat ve Terakki’ye yönelik tarih telakkileri, büyük oranda hem milliyetçi muhafazakâr entelijansiyanın hem de resmî ideolojinin ortaya çıkardığı bu literatürden beslenir.” (s.125-126) Hakan Boz bu ifadesinde Ülkücü Hareket’i de İsmail Küçükkılınç’ın “İttihadcılık; bir görüşün, bir inancın, bir ideolojinin hâkim olmadığı ama birçok farklı inanç ve görüşün yer aldığı vatanperverlik merkezli bir koalisyon” (s.123) olduğu şeklindeki İttihat ve Terakki Cemiyetine benzetmekte ve ülkücülük içerisinde farklı anlayışlarda milliyetçilerin bulunduğunu “milliyetçiler potpurisi” ile ifade etmektedir. Ayrıca Hakan Boz 1969 yılından sonra siyasette görülen ülkücülerin, İzmir suikastı ve resmi tarih yazımından etkilenerek resmî ideolojinin, Masonluk ve Batılılaşma karşıtlığı yüzünden de İslamcılardan etkilendiğini düşünmektedir.
Hakan Boz Ülkücü Milliyetçilerin fikir babaları Ziya Gökalp’in ittihatçı olmasına ve ittihatçılara müspet yaklaşımına rağmen başta Dündar Taşer olmak üzere Hüseyin Nihal Atsız, Osman Turan, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti, İbrahim Kafesoğlu, Erol Güngör, Ahmet Kabaklı, Seyit Ahmet Arvasi ve hatta Alparslan Türkeş gibi fikir ve siyaset adamlarının ülkücülerin İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarına menfi bir bakış açısı geliştirmesinde etkin olduğunu (s.125) ancak daha sonra Nevzat Kösoğlu ve Mustafa Çalık gibi Ülkücü Milliyetçi aydınların bu menfi bakış açısını yazdıkları ve söyledikleriyle bir nebze olsun değiştirdiğini ancak hala eski menfi bakış açısını savunan fikri benimseyen Ülkücü Milliyetçilerin mevcut olduğunu ifade etmektedir (s.126). Ülkücüler kendilerini Dündar Taşer’in devlet adamı olarak örnek verdiği Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın II. Viyana kuşatmasından sonra yenilgiden sorumlu tuttuğu Uzun İbrahim Paşa’nın ölmeden evvel padişaha yazdığı mektupta “Bana gadrediyor ama ona kıymayın, zira devleti bu badireden kurtaracak yine [Merzifonlu] Kara Mustafa Paşa’dır.” İfadesi ve sultan tarafından idamına karar verilmiş Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın idam fermanını getiren bostancıbaşı’na teslimiyeti; “devlete karşı hudutsuz bir itaatin asil tezahürü, devlet idrakinde erişilmez bir merhale” (s.127) olarak görmelerine sebep olmuş, 12 Eylül zindanlarından işkence görmelerine rağmen devlet laf ettirmemelerini sağlamıştır. Hakan Boz, Dündar Taşer’in Türk Modernleşmesine ve İttihat ve Terakki’ye yönelttiği eleştiri ile II. Abdulhamit’in devlet nizamını koruduğu yönündeki düşüncesi, reddettiği ve savunduğu fikirlerin çıkış noktasının aynı “devleti yaşatmak ve nizamı korumak” esasına dayanması dolayısıyla kendisiyle çeliştiğini düşünür. İttihat ve Terakki mensubu Cemal Paşa’nın ayrılıkçı Arap liderlere karşı yaklaşımının Dündar Taşer’in savunduğu kudretli devlet ve nizam ilkeleri çerçevesinde şekillendiğini (s.131) ve dolayısıyla aralarında bir farkın olmaması gerektiğini dile getirir.
Enes Bahadır Kızak yazdığı “Dündar Taşer’in Sol’la Meseleleri: Nizam, Gençlik ve Atatürk” (s.139) adlı makalesinde Dündar Taşer’in fikri kırılmalarını “sağlık problemleri ve Fas’ın sağlık imkanlarındaki kısıtlılığının da etkisiyle beraber müşavir olarak İsviçre Bern şehrine gönderilmesi …. Erol Güngör de Taşer’in fikir oluşum sürecinin, tasfiye edilmeleriyle birlikte yurt dışına gönderildiği yıllar olduğunu ifade etmektedir. Sürgün dönüşü ve aktif siyasete Alparslan Türkeş’le birlikte hareket etme süreci ise kuşkusuz üçüncü kırılma anıdır.” (s.140) diyerek tespiti, burada 14’lerin tasfiyesi ve yurt dışına gönderilmesi birinci, Fas’tan İsviçre’nin Bern şehrine gönderilmesi ikinci ve Alparslan Türkeş’in yanında fiili siyasete girmesi üçüncü fikri kırılması olduğunu ifadeden sonra yazılarından hareketle mücadele çizgisini ve mücadele usulünü ele almıştır. Bu makalede ayrıca Atatürk ve Atatürkçülüğü değerlendirmiş ve Enes Bahadır Kızak’a göre “Taşer, her şeyden önce Atatürk’ün sola ait olmadığını düşünmektedir ve
Atatürk’ün bütün programının solla taban tabana zıt olduğunu ifade ederek politik açıdan da bir ortak nokta olmadığını göster”miştir (s.153). Yani Dündar Taşer Atatürk’ü soldan kurtarmış ellerinden almış, milliyetçi muhafazakarları da Atatürk’e sahip kılmıştır. Dündar Taşer Atatürk ile onu sömüren Atatürkçülüğü ayırarak Atatürkçüleri eleştirmiş, solcuların Atatürk istismarını engellemeye çalışmıştır (s.153).
Yavuz Selim Birtane yazdığı “İntizamın ve İhtilalin arasında: Dündar Taşer’in Ordu ve Devlet Tasavvuru” (s.161) adlı makalesinde Dündar Taşer’in 27 Mayıs sonrası askerin siyasette kalıcı olmasını tehlikeli bularak vesayetçi yapıyı eleştirdiğini ve “ordu[nun] halkla olan ahlaki bağını koruyabildiği ve siyasetin üstünde değil, [siyasettin] uzağında durabildiği sürece meşruiyetini sürdür”eceğini (s.161) ve saygınlığını koruyacağı ifade ile Yavuz Selim Birtane , Dündar Taşer’in Türk Milliyetçiliği içindeki sivilleşme eğilimini erkenden temsil ve ifade eden ender kişilerden olduğunu savunmuştur (s.161). “Taşer’e göre ordu, bir milletin hem dış tehditlere karşı zırhı hem de iç düzenin teminatı olmanın ötesinde, o milletin kendilik bilincini şekillendiren bir hayat tarzının [da] taşıyıcısıdır.” (s.162) “Taşer’in nazarında ordu sadece bir savaş aygıtı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin ve devlet aklının [da] taşıyıcısıdır.” (s.163) Yavuz Selim Birtane, Dündar Taşer’in 1960 darbesinin orduyu siyasallaştıran ikliminin sorumluluğunu sadece askerlere yüklemediğini bu ortamı hazırlayan sivil aktörlerinde mesul olduğunu “Ortamı onlar hazırlamışlar, rayları onlar döşemilerdi. Biz ister istemez o raylar üzerinde yürüdük.” (s.165) sözleriyle ortaya koymaktadır.
Dündar Taşer sivil yönetimin sıkıştığı zaman orduyu göreve çağırmasını görevi bırakıp kaçmak olarak değerlendirmiş ancak bu çağrı ile yönetimi ele alan ordunun da yıpranacağını dile getirmiştir. “Sivil iktidarın olağan dönemlerde ordudan uzak duruma siyaseti ile olağanüstü koşullarda ona başvurma eğilimi arasındaki tutarsızlık, kurumsal yıpranmaya neden olmaktadır.” (s.177) Yavuz Selim Birtane sivil yönetim yerine halkla muhatap olan ordunun yıpranacağını, halkın nezdinde ordunun itibarını zayıflatacağını düşünmektedir.
“Dündar Taşer’in Türk Dış Politikasına Dair Görüş ve Düşünceleri” (s.183) başlıklı makalede Dündar Taşer’in Türk Dış politikasına bakışını ele alan Osman Kepenek, Dündar Taşer’in “dış politikadaki tavrımızın ve attığımız adımların tarihsel süreç içersinde bir devamlılık arz etmesi gerektiğini” (s.184) düşünürken “Türk devletinin tarih boyunca karşısında olan bütün devletlerin aynı istikamette hareket ettiklerini, değişen tek şeyin kelimeler ve sloganlar olduğunu” (s.184) savunduğu tespitlerini yapmaktadır. Osman Kepenek, Dündar Taşer’in “Türkiye’nin kısır bir döngü içinde bir ‘sağ’ bir ’sol’ hükümetler tarafından yönetildiği daha doğrusu idare edilmeye çalışıldığı bu dönemde… her iki tarafı da eleştirmiş [olduğunu]; diğer politika başlıklarında olduğu gibi dış politikada da üçüncü bir yolun ancak milliyetçi-ülkücü hareket ile mümkün olacağını vurgula”dığını ifade ederek mevcut sağ ve sol dış politika anlayışına üçüncü alternatif bir politika ileri sürdüğünü ortaya koymuştur.
Osman Kepenek, Dündar Taşer’in Kıbrıs konusunda yazdığı diğer yazılarındın iki katı uzunlukta bir yazıda başvekil İsmet İnönü zamanında Mayıs 1963 tarihinde “Kıbrıs’ta bulunan Türk emniyet kuvvetlerinin büyük bölümünün tasarruf tedbirleri kapsamında geri çekilmiş” (s.188) olduğunu ve bu geri çekilmeden sonra Türkiye’nin garantör devlet olarak Kıbrıs adasında bulundurması hakkı elde edilmiş bu hak çerçevesinde de 650 asker bulundurması kararlaştırılmıştır. Türkiye’nin Türk emniyet kuvvetlerini geri çağırmasından yedi ay sonra 21Aralık 1963 tarihinde Türkiye’nin garantör devlet olarak bulunduracağı 650 asker arasında Türk alayının tabibi olan Binbaşı Nihat İlhan’ın Murat Kutsi ve Hakan adındaki üç oğlu şehit edilmiştir. Osman Kepenek tasarruf tedbirleri bahane edilerek geri çekilen Türk güvenlik kuvvetlerinin garantör devlet olmanın gereği Kıbrıs’a yerleştirilen 650 kişilik askeri birlikten farklı olduğunu “Söz değilken Taşer’in bahsettiği ve doğrudan Türkiye’ye bağlı olduğu anlaşılan emniyet unsurlarının kim olduğuna dair Taşer net bir cevap vermemiştir. Resmi bilgi ve belgelere göre böyle bir emniyet unsurundan bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Buradan hareketle anlaşılıyor ki Taşer’in sözünü ettiği emniyet unsurları resmi Türk alayının dışında, Türkiye’nin desteği ile adada bulunan ayrı bir silahlı güçtür.” (s.189) diyerek ortay koymakta ve bu konuda araştırma yapacakların dikkatini çekmektedir. Osman Kepenek’in bahsettiği geri çekilen Türk emniyet kuvveti belki de Kıbrıs Türk Mukavemet teşkilatı kapsamında Kıbrıs’a gönderilmiş istihbarat elemanları ve sivil gönüllü mücahitler olabilir. Nitekim Dündar Taşer Kıbrıs konulu yazısında Alparslan Türkeş ve kurmay heyeti başta olmak üzere (s.189) toplanan 50 bin sterlin para ile Londra’da yaşayan 750 gençten oluşan göllü grubun birlikte Kıbrıs’a gitmeye hazır olduğunu ifade etmektedir. İsmet İnönü’de bunu engellemek için “Türkeş ve beraberindekilerin Kıbrıs’a gitmesi durumunda Türkiye’nin adaya yapacağı bütün yardımları keseceğini söylemiştir.” (s.190). Bu arda Osman Kepenek Dündar Taşer’in yazdığı yazıda Türk Emniyet kuvvetlerinin tasarruf gayesiyle geri çekilmesindeki rolü dolayısıyla İsmet İnönü’nün adını zikretmezken Türkeş hususundaki kısımda ismi zikrettiğine dikkat çekmektedir. Dündar Taşer, Türk Emniyet kuvvetlerinin tasarruf gayesiyle geri çekilmesinden sonra Türk Askeri tabibinin eşinin ve çocuklarının öldürülmesi dolayısıyla sorumluluğu bir kişiye, başbakan İsmet İnönü’ye yüklemek istememiştir. İsim zikretmeyerek topyekûn devleti sorumluluk altına sokmaktadır. Diğer yerde de hem dış politikada Hükümetin politikası dolayısıyla dışarıdan devlet yönelecek tehdit ve eleştirileri önlemekte hem de hükümet hakkında ülkücülere malumat vermek istemektedir.
“Dündar Taşer’in Türk Aydını Tasavvuru ve Batılılaşma Hakkındaki Görüşleri” (s.201) başlıklı makaleyi yazan Mervenur Tuzak Dündar Taşer’in soy ismi ile ilgili bir düzeltme yaparak başlıyor. “Aile adı [nüfusta] Taşar olarak kaydedilmiş olsa da Milli Birlik Komitesi’nde (MBK) [soyadı] adı yanlışlıkla “Taşer” yazılmış ve kendisi böyle tanınmasından dolayı bu şekilde kullanılmaya devam etmiştir.” (s.201)
Mervenur Tuzak Dündar Taşer’in MHP’nin fikri çizgisinde bir kırılma yaparak Türkçülükten Türk İslam Ülküsü çizgisi yönünde değişimine ve “Osmanlıya dönüş” fikrinin MHP’de kabul görmesine etki etiğini “Taşer, MHP içeresindeki fikirleri nedeniyle partinin Atsız’ın Türkçülük düşüncesinden değil, Türk İslam Ülküsü çizgisinden devam etmesine neden olmuştur. Taşer, tarihe olan ilgisi ve konuşlarının partinin ‘Osmanlıya Dönüş’ fikrine yakınlaşmasına sebep olmuştur.” (s.204) Her ne kadar Türk İslam çizgisi dönüşümünü Dündar Taşer’in sağladığı ifade edilse de bu dönem sade bir fikrin tohumlarının ekildiği bir dönem olarak bilinmesi gerekir. Dündar Taşer 13 Haziran 1972 de görünüşte bir trafik kazasında vefat etmiştir. MHP’deki asıl dönüşümün Dündar Taşer’in vefatından yaklaşık yedi yıl sonra 1979 MHP kongresi ile MHP’ye katılan Seyit Ahmet Arvasi ile gerçekleştirilmiş, hatta “Türk İslam Sentezi” şeklinde ifade edilen fikrin “Türk İslam Ülküsü” olarak değişiminin isim babası da Seyit Ahmet Arvasi olmuştur.
Dündar “Taşer, Türk aydının son bir buçuk asırdır kendinden olanları beğenmediğini ayrıca dini ve milli unsurlarını tanımayacak kadar” (s.204) yabancılaştığını ve “kendi milletinden uzaklaşarak kendinden olanları beğenme”z (s.205) olduğunu düşünen Mervenur Tuzak, Dündar Taşer’in bu tip Batılılaşmış aydınlara “cumhuriyet döneminde kapitülasyon, tekke, medrese ve mescit olmamasına rağmen neden gerilemenin durmadığını sor”duğunu (s.205) ifade etmektedir.
Batılılaşmaya karşı olan Dündar Taşer’in kendi medeniyet ve kültürümüze sahip çıkarak yabancılaşmayı durdurabileceğimizi ifade ettiğini söyleyen Mervenur Tuzak, Dündar “Taşer[in], Türk milletinin; mimarisi, müziği, sanatı, mutfağı, adaleti ve ‘sui generis’ (kendine özgü) olduğunu”n (s.207) altını çizerek bu ifadeleriyle Türk medeniyetinin ve milletinin özelliklerinin başka bir millette olmayan değerler barındırdığını Türk milletine ve aydınlara hatırlamaya çalışarak kendine döndürmeye, aradıkları her şeyin kendi tarihlerinde mevcut olduğunu öğretmeye gayret ettiğini vurgulamaktadır. Mervenur Tuzak’a göre Dündar Taşer batılılaşmaya tamamen karşı değildir, batıdan “teknik bilgi”nin (s.209) alınmasını istemektedir. O, batıdan sadece “bilim ve tekniğin alınmaması”na (s.209) karşıdır.
“Dündar Taşer’in Edebi Cephesi” (s.215) aydının tarifini yapmaya çalışan Tayfun Kaykır, “bir mesleğin/alanın uzmanı” (s.215) diyerek sahasında uzmanlığını ve “çok katmanlı bir zihindir, kalptir, aksiyondur” (s.216) diyerek de çok yönlü olması ve uygulamaya dönük bir tarafının da bulunması gerektiğini ortaya koyar. Saydığı vasıflara sahi ender aydınlardan birsi olarak gördüğü Dündar Taşer hakkındaki bu görüşünü destekleyen Prof. Dr. İskender Öksüz’ün “Musiki, edebiyat, tarih bilgisi yönünden teker teker onu aşan insanlar muhakkak vardır. … Fakat bunları onun gibi toplamış tek insan da bulunabilir. Ancak bu temeli, tarih ve kültür perspektifini, bugünün Türkiye’sine onun gibi uygulayan, bu uygulayışın emrettiği icraatı onun azim ve cesaretiyle yerine getirebilene muhakkak ki pek eder rastlanır.” (s.216) Dündar Taşer’in düşünen ve düşündüğünü uygulama azim ve cesaret gösteren karakterini sözlerini aktarmaktadır. Tayfun Kaykır, Dündar Taşer’in edebiyat ile ilgisini ve kendi zamanın edebi eserlerinin farklı edebi türlerine vukufiyetini göstermeye çalışmıştır (s.219). Ancak şunu da ilave etmek gerekir ki Dündar Taşer’in edindiği bilgileri karşısında kilere aktarırken etkin olmasının sebebi edebiyata düşkünlüğüdür. Okudukları onun dilini zenginleştirmiş ve yazdıklarında kalem, konuşmalarında anlatım kıvraklığı sağlayarak sözlerinin tesirini artırmıştır.
Dündar Taşer’in edebi yönünden örnekler vererek ortaya koyan Tayfun Haykır “Dündar Taşer’in bir aydın olarak Türk edebiyatını ince ayrıntılarıyla ve nüansları ile bildiğini sohbetlerinde sözleri arsına bol bol şiirler serpiştirdiği ….. bu edebi bilgisini siyasi ve toplumsal eleştirilerde bulunmak için kullandığı … Türkçeye hakimiyeti olan, bu dilin kurallarını ve söylemini iyi kullanabilen biri olan Dündar Taşer’in edebiyat ile siyasi eleştiriyi ustaca harmanladığı”nı (s.224) Dündar Taşer’in yazdığı şiir, şiir tehzilleri, masal, tahkiye ve nazım yazılarıyla örneklendirerek göstermektedir.
Ömer Burak Sert ve Ahmet Şahin’in editörlüğünü yaptığı Töre Devlet Yayınlarının bastığı “Büyük Türkiye’nin Mütefekkiri: Dündar Taşer’in Asırlık İzleri-Doğumunun Yüzüncü Yılına İthafen” adlı kitap da ne editörler yayınevinin kendisiyle aynı ismi taşıdığı ve uydurukça ile mücadeleyi esas alan selefinin yayın politikasına uygun davranmışlar, ne de makale yazan genç nesil yazarlar milliyetçi camianın eskiden gösterdiği dilde uydurukça ile mücadele titizliğine dikkat etmişlerdir. Zaman zaman eskisi var ve kullanılırken yeni kavramlar türetmişler ve uydurukça kelimeleri de kullanmaktan imtina etmemişlerdir.
“Türk’ün Gönlü Dündar Taşer’e İthaf Edilmiş Şiirler” (s.233) başlığı altında Dündar Taşer’in vefatı üzerine yazılmış küçük bir antoloji oluşturacak sayıda yirmi şiirin olduğunu tespit eden İbrahim Daş önce “Türk’ün Gönlü” (s.234) tamlamasının Emine Işınsu’nun kaleminden çıktığını tespit etmektedir. Daha sonra vefatı üzerine Dündar Taşer için “Tarih düşürme, ağıt, mersiye, koşma, hoyrat-mani gibi tür ve biçimler” de hem Türk halk şiirine hem de modern Türk şiirine ait özelliklerde şiirleri yazıldığını, şiirlerin hangi tarihte hangi süreli yayında yayınlandığı yazarak tespit etmektedir. Töre ve devlet yayınlarına okuyucunun bu şiirler ulaşmasını kolaylaştırmak üzere “Türk’ün Gönlü Dündar Taşer’e İthaf Edilen Şiirler Antolojisi” adıyla bu şiirleri ve bu kitapta yapıldığı gibi şiir hakkında bilgi ve tahlillerle zenginleştirip destekleyerek yayınlaması sanki üzerlerine vacip oldu gibi geliyor bana.
Kısaca İbrahim Daş’a göre Dündar Taşer Türk milliyetçileri ülkücüler tarafından “diama anılacak ve örnek alınacak bir şahsiyet”tir (s.252).
“Ülkücü Kuruluş ve Yayın Organlarının Teşekkülünde Dündar Taşer’in Etkisi” (s.257) makalesini yazan Üzeyir Aygördü “Türk tarihinde ‘dünya görüşü ve devlet felsefesi’ mahiyetinde benimsenen Türkçülük/Türk milliyetçiliği hareketi”nin (s.257) tarihinin Temmuz 1948’de Millet Partisi’nin kuruluşuyla başladığını haklı olarak iddia etse de Alparslan Türkeş’in CKMP’ye girişinden sonra daha önce Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve kısmen Demokrat Parti (DP) ve Millet Partisi (MP) içinde siyaset yapan Türk Milliyetçileri tek parti çatısı altında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) çatısı altında toplanmıştır. Her ne kadar Türkçü/Türk milliyetçilerinin tarihi İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde başlayıp CHP içinde ve DP devam edip MP ile siyaset sahnesinde var olmuş olsalar da güçlü söylem ve milliyetçi politikalarla müstakil olarak tek çat altında siyasi tarih sahnesinde yer almaları MHP ile olmuştur. “En nihayetinde siyasi hedefleri ‘ülkü’ olarak kodlanırken, siyasi karakter ‘ülkücü’ kimliğiyle temsil edilecek ve tabi ülkücü kadrolar, kurumsal temsiliyle ‘ülkü Ocakları’ tarafından yetiştirilecektir. Siyasi hareket kabiliyeti yanında fikri hareket kabiliyetini de uhdesinde bulunduran ülkücü kadrolar, siyasi ve fikri görüşlerini daha geniş kitlelere ulaştır”mıştır (s.258). Bu suretle “Türk milliyetçiliği teorik tartışma alanlarındaki düşünce kabiliyetini, siyaset sahnesinde uygulama imkanına kavuşacaktır.” (s.259) Yani Alparslan Türkeş ve MHP’den daha öncesinde Türk milliyetçileri mevcut olmakla beraber sadece fikir tartışmalarda dağınık kişilerin düşünceleri olarak yer alır, herhangi bir siyasi partide o siyasi partinin program ve politikalarını uygulayan siyasetçi olmaktan öte geçemezdi. O partilerdeki tek farkı Milliyetçi karakteri olurdu. Yani milliyetçi siyasetçilerin farkı yoğurt yiyişleriydi. O politikaların milliyetçi endişeler ve öngörülerle hazırlanması pek önem arz etmezdi. Milliyetçi politikalar yapılacak işin faydasında öte millete milli duygu ve düşünce vererek şuurlandırmayı da esas alan bir yapı arz eder.
Millet milliyetçi politikaların sunduğu hizmetten doğrudan yararlanırken o hizmetin Türk milletine sunduğu birlik ve dirlik olma bilinciyle geleceğini de garantiye almanın şuurunu edinir.
Ülkücülerin sahneye çıkışının tarihi kayıtları; “Milliyetçi gençlerin fikir ve eylem hareketi olarak ‘ülkü Ocağı’ adıyla ilk teşkilatlanması 18 Mart 1966’da Ankara Üniversitesinde gerçekleştirilmiştir. Atilla özer başkanlığında Hukuk Fakültesinde, İlyas Arslantürk başkanlığında Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesinde, Rasim Demirci başkanlığında Ziraat Fakültesinde teşkilatlar kurulmuştur.” (s.266) ve Fakülte teşkilatlarının birleşmesiyle de Ülkü Ocakları Birliği kuruldu. “29 Şubat 1968’de ‘Genç Ülkücüler Teşkilatı” (GÜT) kurulmuştur. İlk Başkanlığına da Salih Dilek seçilmiştir. Bütün milliyetçi Türk gençliğini çatısı altında toplamak amacıyla kurulan GÜT’in ilk şubeleri Samsun, Erzurum, Sivas, Yozgat, Adana, Elâzığ, Trabzon’da açılmıştır.” (s.267)
Üzeyir Aygördü Dündar Taşer’in ülkü sendika, dernek gibi sivil toplum kuruluşlarında göstermiş olduğu yapılanma faaliyetlerini ele aldığı “Ülkücü Kuruluş ve Yayın Organlarının Teşekkülünde Dündar Taşer’in Etkisi” yazısında hızını alamamış olacak ki Dündar Taşer’in 1972 yılında elim bir kaza sonucu ölümünden sonra bile kurulan Ülkücü Memurlar Derneği (Ülküm) 1975, 1978 yılında kurulan Ülkücü Memurlar Birliği (Ülküm-Bir) 1977 yılında kurulan Polis Birliği (Pol-Bir) vd. (s.282) gibi sivil toplum kuruluşlarını da sayarak hepsini Dündar Taşer’in kurdurduğu izlenimi vermektedir. Üzeyir Aygördü daha insaflı bir ifade ile Alparslan Türkeş’in liderliğinde Dündar Taşer’in katkılarıyla kurulan sivil toplum kuruluşları onun vefatından sonra da ihtiyaç duyulan alanlarda kurulmaya devam etmiş, sanki her alanda teşkilatlanmanın bir gelenek oluşturmasına öncülük edenlerden olmuştur, demesi daha uygun olacaktır.
Üzeyir Aygördü, Dündar Taşer’in “Devlet” (s.289) gazetesindeki yazılarını ve gazetenin yayın politikasına etkisini ele aldığı yazısında sanki sivil tolum kuruluşlarındaki eksikliği burada “Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer başta olmak üzere MHP’de siyaset yapan birçok siyasetçinin yazılarına sıklıkla yer vermiştir.” (s.293) ifadesiyle gidermiş ve “Onu konu edinen yazılarla anılmasına, anısına etkinlikler organize edilmesine ve dahi yazarların sıklıkla onun fikir ve düşüncelerine atıf yapmasına bakıldığında, Devlet’in ana karakterini belirleyen isimlerin başında Dündar Taşer’in geldiği kabul edilecektir.” (s.293) ifadesiyle de Dündar Taşer’in Devlet gazetesinin çıktığı on yıllık zaman zarfında yazı yazdığı ilk üç yıl içinde en fazla yazısı yayınlanan ve en fazla hakkında yazı yazılan, fikir ve düşüncelerine atıf yapılması dolayısıyla Devlet gazetesinin karakterini belirleyen kişi olduğunu ortaya koymaktadır.
Dündar Taşer zamanın birçok partilisinin ve sonrasında hakkında yazanların kendisini MHP liderliğine layık görmelerine rağmen o teşkilatçılığı sayesinde adeta kendisinin Bern’de ateşe olarak görev yaptığı sırada yapılan 14’ler toplantılarında Türkeş’in bulunmadığı bir toplantıda kendisini fesh edip dağıtma kararı alan guruptan aldığı ders ile MHP’de kendisine liderlik yakıştıranlara karşı Alparslan Türkeş’in liderliğini savunmuştur. Asıl Dündar Taşer’i Dündar Taşer yapan vasıf hiç beklentisiz Lider ve Teşkilata olan hizmetleridir.
İşte Ömer Burak Sert ve Ahmet Şahin editörlüğünde hazırlanan “Büyük Türkiye’nin Mütefekkiri: Dündar Taşer’in Asırlık İzleri-Doğumunun Yüzüncü Yılına İthafen” adlı bu kitapta Dündar Taşer’i anlatan bütün ifadelerin kaynağı, Dündar Taşer’in bu Lider ve Teşkilata hizmet aşkıdır diyebiliriz.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.