« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

19 Oca

2026

KAYIP COĞRAFYANIN İZİNDE , Doğu Türkistan Seyahatnamesi

19 Ocak 2026

Taha Kılınç’ın yazmış olduğu “Kayıp Coğrafyanın İzinde-Doğu Türkistan Seyahatnamesi” adlı seyahatname beni sırf Doğu Türkistan’dan bahsettiği için kendisine çekti ve okuma ihtiyacı hissettim. Taha Kılınç’ın daha önce hiçbir kitabını okumadım. Taha Kılıç’tan önce Türk Dünyasının problemlerini dile getiren pek de başka yazar tanımam. İslamcı cenahtan Doğu Türkistan üzerine yazan ilk yazar belki Taha Kılınç’tır. Ya da ben öyle biliyorum. Siyasal İslamcılar Türk milletine pek eğilmezler, aksi takdirde ırkçı durumuna düşerler korkusuyla hep uzak dururlar. İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında “Jön Türkler ve Kemalizm Kıskacında İttihatçılık” adlı kitabıyla belki en sağlıklı değerlendirmeleri yapan İsmail Küçükkılınç’tan sonra okuduğum ikinci Siyasal İslamcı yazar Taha Kılınç’tır.

Taha Kılınç’ın “Kayıp Coğrafyanın İzinde-Doğu Türkistan Seyahatnamesi” adlı seyahatname kitabı Ketebe Tarafından Ekim 2025 tarihinde iki baskı birden yapmıştır. Bizim okuyacağımız kitap İstanbul’da Ketebe Yayınları tarafından yapılmış ikinci baskısıdır ve resimlerle zenginleştirilip desteklenmiş 250 sayfadan ibarettir. Kitap “Başlarken” başlığıyla kitap hakkında verilen tanıtıcı bir yazıyla başlamakta, “Giriş”, “Yolculuğa Hazırlanırken”, “Doğu Türkistan’a İlk Adım”, “Gulca”, “Kaşgar”, “Yarkent”, “Hoten”, “Urumçi”, “Turfan”, “Doğu Türkistan’a Gergin Bir Veda”, “Son Olarak”, “Tavsiye Metinler” başlıklarıyla adlandırılmış bölümler ve bu bölümlerin alt başlıklarından oluşmaktadır.

Bu kitapta anlatılan konuların verilen bilgilerin önemini Taha Kılınç’ın henüz kitabın başında “Başlarken” deki “hem sahadan doğru haber almanın zorlukları hem de Çin’in uyguladığı çok boyutlu dezenformasyon (Yanlış veya doğruluğu bulunmayan bilgi; bilgi çarpıtma) sebebiyle,” (s.9) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere çok kıymetlidir. Çünkü Çin tarafından yürütülen bütün engellemelere ve kötü durumu iyi gösterme aldatmacalarına rağmen iğneyle kuyu kazar gibi zor şartlarda ulaştığı bilgi kırıntılarını birinci ağızın kendi kaleminden okuyacağız.

Taha Kılınç Almanya’da yaşayan ve Doğu Türkistan’a bir seyahat yaptığını söyleyen Sinan Çoban adlı kişi ile yaptıkları görüşmede anlattıklarından etkilenerek Doğu Türkistan seyahati yapmaya karar verir. Ancak dah işin başında pasaport ve vize işlemleri hususunda “Umuma mahsusu bordo pasaport hamileri için Çin vize istiyordu ve vizeyi de çok zor veriyordu. Çok sayıda evrak ve resmi davet mektubu vb. türünden mecburiyetler vardı. Hasbelkader vize alsanız bile, Çin’e bildirdiğiniz seyahat programının dışına çıkamıyordunuz. Üstelik yanınızda sürekli ‘mihmandar’ kılıklı birileri oluyor, rahat hareket edemiyordunuz. Aldığınız vizeyle Pekin’den Urumçi’ye veya Kaşgar’a serbestçe gideceğimizin hiçbir garantisi yoktu.” (s.12) dediği bir engel ile karşılaşır. Bu engeli de “[Sadece] diplomatik, yeşil ve hususi pasaport taşıyanlar, vizeden muaftı. Dolayısıyla, -en azından teorik açıdan hususi pasaportumla Çin’e girebilmem mümkündü. İşin pratiğini ise ancak yaşayarak tecrübe edebilecektik.” (s.12) ifadelerindeki gibi aşarak Çin seyahatine çıkar. Bu seyahatte asıl önemli olan yazarın Çin tarafından verilecek kontrollü bir seyahati kabul etmeyerek her şeyi akışına bırakmasıdır. Çünkü Çin zaman zaman Türkiye’den giden devlet adamlarını göstermelik birkaç noktaya götürüp orda kendisine ram olmuş ya da resmi görüşmeler sırasında korkudan konuşamayacak bir ortamda birkaç Uygur ile görüştürerek siyasi temsilcileri Uygur Türklerine asimilasyon ve soy kırım yapmadığına ikna edip göndermektedir.

Taha Kılınç daha gitmeden yapacağı zorlu “yolculuğa hazırlanırken…” (s.15) bu yolculuğu planlamak için yaptığı okumalardan karşılaşacağı ulaşım ve Çin hükümetinin çıkaracağı zorlukları tespit edip ve Google’den yaptığı araştırmalardan 16. Sayfada verdiği iki farklı resimde 2015 yılında mevcut olan camiinin minaresi ve kubbesinin 2025 seyahatinden önce nasıl tıraşlandığını, yine 17. sayfada verdiği iki yarı fotoğrafta 2013 yılında minaresi ve kubbesi olan caminin 2025 minare ve kubbesinin geçen yıllar içinde tıraşlanarak caminin ibadete kapatıldığını gözler önüne sererek Çin asimilasyon politikalarını ve soy kırımını tespit etmektedir (s.15-20)

Kazakistan Alma Ata’da kendisini karşılayan ve Çin seyahati için Taha Kılınç’a bazı bilgiler veren, ancak can güvenliği dolayısıyla Taha Kılınç’ın Kazakistan vatandaşı da olsa ismini vermediği bu Uygur Türkünün vermiş olduğu bilgiler arasında ki “Doğu Türkistan’daki ilk durağınız Gulca’da camiler sözde resmen açık, ama girmeye çalışırsanız sizi içeri sokmayacaklardır. Çin, özellikle yabancı turistlere karşı açık vermek istemiyor. Bu sebeple camilere girişi kaba biçimde engellemek yerine ‘şu anda restorasyonda’ gibi mazeretler uydurmayı tercih ediyorlar. Yerli halka camiler zaten tamamen yasak.” (s.24) bilgi artık dünyanın her tarafında bilinmesine rağmen mazlum ve mağdur olan Türkler olunca dünyanın medeni ve askeri güç olduğunu iddia eden diğer devletlerinden hiçbirinden ses çıkmamaktadır. Taha Kılınç’ın ismini vermediği bu Uygur Türkünün verdiği bilgiler arasında o anda Kurban bayramı yaşanıyor olmasına rağmen Çinlilerin Doğu Türkistanlılara Kurban Bayramını yasakladığını, dolayısıyla Uygur Türklerinin Kurban kesemedikleri ve tarihi Kaşgar şehrinin restorasyon bahanesiyle tarihi ve kültürel vasfının kaybettirildiği ve modernleştirilip yenilendiği bilgileri de var (s.24).

Taha Kılınç’ın ayırtına varamadığı bir husus Kazakça dediği dilinde Türkçe olduğudur. Sadece yüz yıl boyunca her iki tarafın dillerinde yapılan bilinçli bir dejenerasyon sebebiyle farklılaşmış olmalarıdır. Türkiye’de uydurukça kelimelerle yaşayan Türkçeyi katleden asimile olmuş Marksist zihniyetli aydın tipler, Kazakistan’da da Komünist Sovyetler Birliği devleti hem alfabe olarak hem de kelime olarak dil olarak Türkleri parçalamak ve farklılaştırmak için uyguladığı siyasi politikalar İslamcı denilen bir aydında da şuur altına nasıl tesir ettiğini göstermektedir. “Markette alışveriş yaparken, kasadaki orta yaşlı Kazak kadınla kolayca anlaştık. O Kazakça biz Türkçe konuştuğumuz halde iletişimde hiç zorlanmadık. Kazakçayla Türkçe arasındaki benzerlikler ve ortak kelimeler ben hayrete düşürdü.” (s.25)

Çinlilerin bir otobüs yolculuğu sırasında göstermiş olduğu davranışlarının Uygur Türk’ü yolculardan ve Taha Kılınç ile yol arkadaşı Hulusi Yiğit’ten ayıran kabalıklarının ve bu davranışlara cüret etmelerinin sebebini Taha Kılınç yerinde bir tespit ile “istilacı gibi hareket ediyorlardı.” (s.30) şeklinde tespit etmektedir.

Aslında bizi cezbeden Çin’in Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yapmış olduğu zülüm ve asimilasyon hakkında edineceğimiz yeni ve birinci ağız ve kalemden bilgiler iken 37 sayfa boyunca Çinlilerin Doğu Türkistan’a yolculuk yapacak iki Türkiye Türk’üne daha sınır kapısından içeri girene kadar yapmış oldukları engellemeler ve çıkardıkları zorluklar bile Çin’in yapmış oldu asimilasyon ve soy kırım vahşetinin büyüklüğünü gizlemeye çalıştığına işaret etmektedir.

Taha Kılınç doğal olarak Çin’in Doğu Türkistan’da yapmış olduğu asimilasyon ve soy kırımdan bahsetmeden önce hem tarihe bir Doğu Türkistan belgesi bırakmak hem de Doğu Türkistan hakkında bilgisi olmayan okuyucuya Türkistan ve Doğu Türkistan Tarihi hakkında ve Çin’in Doğu Türkistan’ı işgali (s.37-38) ile Türkistan Osmanlı ilişkileri (s.38-40) Mehmet Emin Buğra ve Sabit Dâmolla’nın başlatmış oldukları bağımsızlık hareketleri ve kurulan Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti (s.40-42) hakkında Türkistan bütünlüğü oluşturacak tarihi bilgiler veriyor, bir nevi okuyucuyu Doğu Türkistan’a hazırlıyor.

“Sadece kavşaklarda, gişelerin giriş çıkışlarında veya meskun mahallerin civarında değil, neredeyse he yüz metrede bir çok sayıda kameranın trafiğin seyrini takip ettiği görülüyordu. Fotoğraf makinesi flaşı gibi parlak ışıklar çakan kameralar vardı, ki ben [Taha Kılınç İsrail’i ve Kudüs’ü de ziyaret etmiş birsi olarak] böylesine ilk defa rastlıyordum. Çin’in o sıkça söz edilen ‘kitlesel izleme’ (mass surveillance) mekanizmasıyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyordu.” (s.47) Taha Kılınç trafik izleniyor dese de aslında Doğu Türkistan Uygur Türklerinin her hareketi kontrol ediliyor, kamera kayıtlarının hacrinde enteresan olanlar ise fotoğraflanıyor demektir. “Kitlesel izleme”nin aslında “İnsanların sadece fiziksel hareketleri değil, aynı zamanda günlük alışkanlıkları, dini yönelimleri ve temas kurdukları kişiler de izlen”me (s.47) içerdiği ve son zamanlarda Uygur Türklerini simalarından tanıyan ve ayıran kamera sitemine dönüşmüş ve anında kolluk kuvvetleriyle müdahale etme sisteminde olduğunu internetteki Doğu Türkistan haberlerinden öğrenmekteyiz.

“Gulca” (s.51) şehrine gelen Taha Kılınç ile yol arkadaşı Hulusi Yiğit “Kızıl Bayrak” oteline zorlukla yerleştikten sonra eşyalarını otele bırakıp sokaklara çıkmış ve bu esnada bölge hakkında tanıtıcı bilgi verirken Çinlilerin işgal ettikleri toprakları beş özerk bölgeye ayırdığını ve Doğu Türkistan’ı yani Şincan Uygur Özerk Bölgesinin de tekrar beş bölgeye ayırdığını, bütün bu ayırımları yapmasının altındaki sebebi de “Çin, bölgeyi alt birimlere ayırarak ve Türk soylu kavimlerin arasına bölgesel isimlendirmeleri birer bariyer gibi yerleştirerek oldukça bilinçli bir strateji takip ediyor.” (s.52) izah ediyor. Yani Türk milletinin yaşamış olduğu işgal altındaki topraklar önce beşe bölünmüş, olmadı sadece Doğu Türkistan da yine mikro çapta beşe bölünerek yabancılaştırma ve ayırma politikasının bir unsuru olarak idari yapılanmalar kullanılmaktadır. Taha Kılınç’ın “Gulca” başlığı altında verdiği bilgiler çok yakın olsa da yine de tarihi ilgi sayılacak bilgiler içermekte, seyahat sırasında karşılaştığı günümüz Gulca’sında yaşayan Doğu Türkistan Uygur halkına yapılan zulümlere ve yaşantı tarzlarına, kültürlerine hala (s.51-58) değinmemektedir.

Nihayet Taha Kılınç bir seyahatnamede bulunması gereken gördüğü, yaşadığı o anki olaylar ve sosyal hayat ile kültürel varlıklar hakkındaki bilgi aktarımına başlamakta ve “Gulca’nın en büyük ve ihtişamlı Müslüman mabedi olan Beytullah Camii”nden (s.58-59) bilgi vermektedir. Beytullah Camii 1173 tarihinde saraydan tahsis edilen ödenekle Çin İmparatoru Quianlong adına inşa edilmiş ancak daha sonra tahrip olması dolayısıyla Suudi Arabistan’da ikamet eden Uygur asıllı iş adamı tarafından 1995 yaptırılan ve eskiden kalan kısımları kısmen restore edilerek bugünkü halini almıştır (s.59).

Bir iki yıl önce Samsun Türk Ocağında Çin tarafından Doğu Türkistan’da uygulanılan zulüm üzerine yapılan bir konferansta konuşmacıya yönettiğim “Çin asıllı Müslümanlar Uygur Türk’ü Müslümanlara yapılan bu zulme nasıl bakıyorlar? Sizinle işbirliği yapıyorlar mı? derdinizi dertleniyorlar mı?” şeklinde sorduğum soruya konuşmacı çekinerek de olsa “ilgisiz kaldıklarını” söylemiş ve burada meselenin dini olmaktan ziyade İslam ile birlikte Türklük bilinci olduğun ifade etmişti. Taha Kılınç’ın aktardığı bilgiye göre yerli Çinlilerden olan Müslümanlara “Huiler” (s.59) dendiği ve bu Huilerin Hz Osman’ın elçi olarak Çin’e gönderdiği Sa’id bin Ebi Vakkas tarafından inşa edildiğine inandıkları ve aynı adı taşıyan camilerinin ibadete açık olduğu bilgisi ve Çin devletinin Uygurların tarih boyunca bağımsızlılık mücadelesi yapmaları dolayısıyla İslam anlayışlarının “dışarıdan etkilendiği” (s.60) bakış açısıyla Huiler ile aralarını açık tutmaya çalıştığı bilgileri yukarıdaki satırlarda geçen bir nebze ilgisizliği doğrulamaktadır. Taha Kılınç Çin’in Uygur ve Huilere bakışını “Çin, Huileri ‘hasbelkader Müslüman olmuş Çinliler’ olarak görürken, Uygurlara bakışı bunun tam tersi: (hasbelkader Çin’de yaşayan Müslümanlar)” (s.61) şeklinde özetlemektedir.

Her adımdaki sıkı kontrol ve takibi hisseden ve aktaran Taha Kılınç bu sıkı takip sistemi dışında polis tarafından hem de otel odasında kimlik, pasaport kontrol ve sorgusuna tabi tutularak aslında beklide daha rahat ulaşabileceği şeylere ulaşmasına psikolojik engel olur düşüncesiyle maruz bırakılıyordu bütün bunlara. Polis kontrolünden sonra çıktıkları odadan görüne camiye ulaşmaya çalışmışlar ancak bütün yollar hem mecazi manada hem de manada çıkmaz sokak olunca bir türlü camiye ulaşamamışlardır. “… camiye doğru yürüdük. Ancak camiye bir türlü ulaşamadık. Üç tarafındaki yollar, duvarlarla ve çıkmaz sokaklarla örülmüştü. Dördüncü bir açıyı denedik, orası da inşaat çalışmaları sebebiyle kapatılmıştı. Ezan yoktu, cemaat yoktu, cemaatle namaz yoktu… Şimdi anlıyorduk ki, camiye erişim de yoktu.” (s.63) sanki cami hedefe ulaşılamayan bir labirent ile çevriliymiş gibi.

Taha Kılınç modernlik denilen “şehirlerin dev apartman bloklarıyla, dışarıdan gelen yoğun nüfusla, süfli eğlence ve tüketim mekânlarıyla doldurulmasını” (s.66) yerel kültüre indirilen öldürücü darbe olarak görmekte ancak Çin’in izlemiş olduğu bu yolun İslam coğrafyasının diğer yerlerinde de aynen devam ettiğini ancak “Bizdeki kültürel ve dini yozlaşma[nın] da aynı kanaldan [modernleşme, şehirleşme, eğlence vs.] akıyor” (s.66) olduğunu teessüf ederek dillendiriyor.

Taha Kılın İsrailli Yahudilerin Filistin’e ilk yerleşimleri sırasında şehrin etrafında Yahudi nüfusu artırarak şehrin demografik yapısını bozdukları gibi Çin’in de Doğu Türkistan’daki Türk şehirlerinin demografik yapısını Han Çinlileri yerleştirerek, hata ta Uygur Mahallelerinin iç kısımlarına kadar bu yerleşimi sağlayarak demografik yapıyı bozduklarını ve İsrailli Yahudilerin kendi Yahudi yerleşimcilerini korumak için “Kibbutz” (s.67) denilen silahlı birlikler kurduğu gibi Çinin de Uygur mahallerinin ta içlerine kadar yerleştirdiği Çinlileri korumak için “Bingtuan” (s.67) denilen silahlı birlikler kurduğunu ifade ederek her iki ülkenin de aynı metotları kullandığını kıyaslama yaparak göstermektedir. Adeta “Küfür tek millettir” diyerek haykırmaktadır.

Taha KIlınç “Aile Olmak” (s.68) başlığı altında Çinlilerin Uygur Türklerine yönelik uyguladığı her eve bir kamu görevlisi yerleştirme işkencesini “Resmi adıyla ‘Aile Olmak’ programı, Çin yönetimi tarafından 2016’nın sonunda yürürlüğe kondu. (…) Uygurların evlerine Han Çinlilerinden oluşan kamu görevlileri ve Komünist Parti yetkilileri yerleştiriliyor, bu kişiler Uygur ailelere sözde ‘ağabeylik’ ve ‘ablalık’ yapıyor.” (s.68) ifadeleriyle dillendiriyor. Taha KIlınç tarafından Uygulamanın başlatıldığı günden bu güne en az bir milyon kişini Uygurların evlerinde misafir olduğu tahmin ediliyor. Küçük çocuklara ‘akraba’ olarak lanse edilen bu görevlilerin görevi Uygurların ne kadar asimile olduğu, asimile olmaya yatkınlığı ve direnenlerin tespiti vs. gibi şeyleri raporlamaktır. Yalnız bu uygulamanın daha farklı bir şekliyle haber olarak karşılaşmış ve bir konferansta rastladığım Uygur Türkü kızımıza “Çin’de evin erkeklerinin toplama kamplarına götürülerek eve Çinli yabancı erkek yerleştirdikleri doğrumu?” diye sorduğumda kızımı utanarak ve sıkılarak “İyi komşuluk geliştirmek için” diyerek cevap vermişti. Müslüman bir aileye evin erkeğini alarak ailesinin yanından alarak gece de yatacak şekilde namahrem bir erkek vermek hangi insanlığa sığar.

Taha Kılınç “Çin’in cami siyaseti”ni (s.72) ‘Doğrudan yıkım’ (s.72), ‘ihmal ve yok oluşa terk’ (s.74) ve ‘sinisizasyon (Çinlileştirme) ve mutlak kontrol’ (s.75) üç başlık altında detaylıca ele alırken Çinlileştirme dediği uygulamanın da İslam klasik dönem eserlerine benzeyen kubbe, minare bulunan Uygur yapımı camilerin Çin mimarı tarzında ve kubbesiz, minaresiz inşa ederek aynı zamanda dış dünyaya karşı yapmış olduğu zulmü perdelemeye çalışmakta olduğunu anlatmaktadır.

Taha Kılınç’ın yapmış olduğu benzetme ve kıyaslamalar belki bu kitabı okuyacak Çinlilerde bir meşruluk düşüncesine sebep olacak mahiyette. Her Çin işkence ve zulmünden sonra Türkiye’de Türk devlet yetkililerinin ve halkın kendisinin, Filistin’de İsrail’in, Suriye’de Devlet yönetimi (daha sonra ABD ve Rusların) yaptıklarını örnek göstermek Çin için bak ben de dünyada tek değilim başkaları da aynını yapıyor demesine ve ayrıca Türkiye’deki örneklerde de Türk devleti yetkilileri ve Müslümanlar da gönüllü olarak bizim yaptığımız şeyleri yapıyorlar, o zaman bizim yaptıklarımız zararlı değil gibi bir savunma mekanizması geliştirmeye sebep olacaktır. “Mesela Türkiye’de vaktiyle İslam medeniyetinin çeşitli dönemlerine şahitlik etmiş nice eski şehrimiz, bu gün sadece turistlerin tepindiği, ruhsuz ve maneviyatsız tail beldelerine dönüşmemiş miydi? (…) Buralarda da yerel halkın önüne ya kendi hayatlarını ve önceliklerini turizmin beklentilerine göre şekillendirmek ya da yaşadığı yerleri terk ederek odak noktaları yabancılara bırakmak şeklinde iki seçenek konulmuyor mu? Ve bu yolun sonu da kültürel ve dini yazlaşmaya, asimilasyona ve kimliksizleşmeye çıkmıyor muydu?” (s.80) Bunu okuyacak Çinli bir zalimin kendisini nasıl masum göreceğini siz düşünün.

Taha Kılınç Gulca seyahatinin sonunda 200 bin Müslüman Uygur’un yaşadığı şehirde erkeklerin sakal bırakamadığını, milli başlığı ‘doppa’yı takan birkaç kişi olduğunu kadınların kıyafetleri hususunda da “Gulca’da, İslami ölçüler çerçevesinde örtünmüş tek bir mütesettir kadına tesadüf etmedik” (s.85) ifadeleriyle ortaya koyarken Çin’de yasaklama olduğunu da “Gördüğümüz manzara bir tercihi değil, baskıyı ve mecburiyeti yansıtıyordu.” (s.85) ifadeleriyle dile getirmektedir.

Taha Kılınç ve Hulusi Yiğit’in Doğu Türkistan’daki “Gulca” seyahatinden sonra gittikleri “Kaşgar”da karşılaştıkları ilk olumsuzluk, konaklamak için yerleşmek üzere otel ararken karşılaştıklarıdır. Tarifler üzerine gittikleri otelin mimari yapısından daha önce cami olan binanın dönüştürülerek otel çevrilmiş olmasından dolaya bu otelde kalmayarak, kendilerine kalacak başka bir hostel arayıp bulmuş ve yerleşmişlerdir. Yatsı namazı için gittikleri Iydgâh denilen camiye de görevliler tarafından sokulmamışladır. Enteresan olan bu caminin uluslar arası bilgilerde ibadete açık gözükmesidir. “bizzat yaşayarak ve üç ayrı vakitte deneyerek, ‘Iydgâh Camii’nde beş vakit namaz kılındığı’ şeklindeki Çin propagandasının koca bir yalandan ibaret olduğunu tecrübe ettik.” (s.97) Hatta Taha Kılınç içeriyi turist olarak ücretini ödeyerek gezdiğini, bu gezi sırasında “Can we pray?” (s.96) (Dua edebilir miyiz?) diye sorduğunda buna müsaade bile edilmediğini ifade etmektedir. Ve ayrıca camide ibadet etmekteymiş gibi görülen birkaç ihtiyar Uygur’un da uluslar arası kamuoyuna “Cami açık, bakın işte cemaat” diyebilmek ve medyaya bu görüntüyü pazarlayabilmek için müsaade edildiğin (s.97) haklı olarak düşünmektedir.
Iydgâh Camiinin 76 yaşında üç kişi tarafından bıçaklanarak öldürülen, Çin Komünist Partisinin aktif üyesi ve caminin “ibadete açık” ve “huzur dolu”” olduğu propagandası yapan imamı Cuma Tayier (Tahiroğlu) (s.98) öldürüldükten sonra yerine atanan oğlu Mamat (Mehmet) Cuma’ya “Birkaç yıl önce BBC muhabirinin ‘Camide neden hiç genç yok? Daha önceki yıllarda gençlerin de camiye geldiği görülüyordu’ sorusuna Cuma’nın verdiği (gülünç ama düşündürücü) şu cevaptaki gibi: “Eskiden gençler vardı, doğru. Çünkü o zamanlar ekonomimiz iyi değildi. İşsiz gençler de bol vakitleri olduğu için camiye geliyordu. Ama şimdi iş imkânları arttı, insanlar çalışıyorlar ve bu sebeple namaza gelemiyorlar. Bir de şu var: Nesiller değişiyor. Bazı insanlar artık namaza gelmeyi tercih etmiyor.” (s.99)

Kaşgar’daki evleri depreme dayanıksız olduğu, çamurdan ve kerpiçten 1950’lerde yapıldığını iddia ederek yıkan ve yerine yeni ev yapacağını söyleyen Çinliler aslında niyetlerinin farklı olduğunu Taha Kılınç “2007 tarihli turizm odaklı resmi bir rapor [da], Kaşgar’daki binaların çoğunun 80 ila 150 yıllık olduğunu, hatta bazılarının yaşının 4000’e kadar çıkabildiğini belirtiyordu.” (s.102) bilgisini verdikten sonra sıralıyor. Bu değişiklikleri de “Kaşgar’ın İslami, tarihi ve manevi kimliğini yok etmek”, bu sayede fazla sayıda olduğunu ileri sürdüğü cami ve mescitleri yıkmak.“Geleneksel Uygur aile ve mahalle yaşantısını bitirmek”, İslam’dan neşet etmiş milli kültür ve gelenekleri modern konutlar ile bitirmek. “Kaşgar’ın doğal sakinlerini dışarı taşıyarak şehrin ruhunu öldürmek”, geleneksel halk yaşantısını değiştirerek örf, adet ve gelenekleri engellemek. “Kaşgar’ı tümüyle turistik bir şehre dönüştürmek”, Uygurlara tehcir uygulayarak yeni yere yerleştirdikten sonra İslam dinin ve Uygur örf anane, töre ve geleneklerinin yaşanmadığı sadece yenilenmiş ruhsuz binalarla turistlere hitap edecek hale getirmek. “Kaşgar’ı kontrol edilebilir bir yer haline getirmek” eski yerleşim durumundaki yeraltı tünelleri, depolar, mahzenler ve kuyular gibi gözden ırak mimari yapılar ortadan kaldırılarak Uygur direncine destek veren mimariyi yok etmek istemeleri şeklinde sıralıyor (s.102). Taha Kılınç Çinlilerin Uygurların milli kültürünü “yerel kıyafet, ekmek ve yemek, müzik ve dans”tan ibaret gibi göstermeye çalıştıklarını ifade ediyor. Bu duruma düşmüş bir Uygur kültürü ise sadece turistlere gösterilecek bir şov ya da Çinlilerin merakla baktığı, bilmediği bir yabancı ancak merak uyandıran halleriyle seyredilecek ilkel bir kabileyi andıracak, eğlence konusu olacaktır.

Taha Kılınç Doğu Türkistan seyahatinde gözlemlediği Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı zulme rağmen inancından vazgeçemeyen, fırsat buldukça yaşayabildiği kadar inancının gereğini amel olarak yerine getiren bir Uygur Türk’ü genç görünce geleceğe dair İslam’ın tekrar ihya olacağına dair umutlanmıştır. “[…] şehrinde bir tezgâhın önünden geçiyorduk. Arka tarafta genç bir çocuk gördüm, dudakları kıpır kıpırdı. İleri geri yürüyerek, acaba doğru mu görüyorum diye kontrol ettim. Evet, tesbihat yapıyor veya Kur’an okuyordu. Bir şeyler alma bahanesiyle tezgâhına yaklaştım. Sessizce Arapça selam verdim, o da sessizce ve gülümseyerek aldı.” (s.164) Taha Kıvanç bu genci adını ve hangi şehirde yaşadığını can güvenliği bakımında vermiyor, ancak canı tehlikede olan insanın canı pahasına inançlarından vazgeçmemesi tabii ki gelecekte İslam’ın tekrar ihya edileceğinin bir nişanesi olarak bizleri mutlu ediyor.

Taha Kılınç insanın kendi yaşantısı ve hayat tarzı üzere Çin’de yapılan zulüm ile yasaklanmış eksikliklerin önem ve gerekliliğini anlayacağını vurguluyor. Ve ilahiyat kökenli olması, İslam dinine inanana bir Müslüman olarak İslam’a inanmasının gereği ibadetleri yerine getiren biri olarak da (ezan okunmaması, namaz kıldırılmaması, Camilerin yasaklanması, Kur’an okumanın yasaklanması gibi) dini yasakların kendisinin dikkatini çektiğini ifade ediyor (s.134). Ancak en önemlisi de bu yasakları görmeden lokal ve ferdi birtakım serbestliklerden dolayı Çin’de dini hayatın serbest olduğunu, herkesin namazı ve diğer ibadetlerini yapabildiğini, Ezan okunduğunu camilerin açık olduğunu söylemenin yanlışlığına dikkat çekmektedir (s.135). Taha Kılınç bu düşüncelerinde yüzdeyüz haklıdır. Çünkü İnsan hakları insanın kendi inanç ve kültürel anan ve geleneklerini serbestçe yaşama hakkı vermektedir. Bu anlatılanlar Müslümanların başına geldi diye bugün bütün dünya sessiz kalsa duymazdan gelse de Çin’in yaptığı bir zulümdür ve insan haklarına sığmaz.

Taha Kılınç Çin ve İran arasındaki ekonomik iş birliği –Çin 2025’in ilk yarında ithal ettiği petrolün %13,6’sını İran’dan almakta, İran ihraç ettği petrolün %90’nı çine satmaktadır- dolayısıyla Çin’in doğu Türkistan’da yaşayan 3000 civarındaki Şii Uygur Türkünün dini yaşantısına ses çıkarmadığını, Sünni Uygur Türklerine uygulanan zulmün uygulanmadığını ifade ederek Çinin bu yolla Uygur Türklerini mezhep farklılıkları yoluyla bölüp zayıflatmak istediğini düşünmektedir. Ayrıca Şiilikte mevcut ‘takiyye’ inancının Şiilerin inançlarını gizlemelerinde etkin olduğu ve dah az zulüm görmelerini sağladığını savunmaktadır (s.139-140).

Uygur Musikisindeki 12 makamı icat eden Sultan Abdurreşid’in hanımı âmannisâ Han’ın türbesinin bakımlı ve temiz olması nedeniyle Taha Kılınç bu durumu “Köklü Uygur kültürünü çalgı çengiyle özdeş hale getirme politikası çerçevesinde, hem kültürel bir figür olarak Âmannisâ Han hem de icat ettiği söylen makamlar, Çin tarafından sürekli öne çıkarılıyor.” (s.144) şeklinde izah etmektedir.

Toplam kamplarına toplan Uygur Türklerine “Çince”, modern Çin tarihi’, ‘Komünist Parti Tarihi’, ‘komünizm esasları’ ders olarak okutuluyor, askeri usul toplu yemek yeniliyor, Uygur kültürünü aşağılayan özeleştiri yaptırılıyor, Kap tuvalet ve banyolarına Uygurların abdest ve gusül almalarını önlemek için ilave kameralar yerleştirilmiştir (s.158). Taha Kılınç Doğu Türkistan’daki Yarkent seyahati sırasında dükkân, lokanta gibi iş yerlerinde daha çok yaşlıların, kadınların kız çocuklarının çalışmasını Erkelerin toplam kamplarında toplanmasından, toplam kaplarında rehabilite edilenlerin de mecburi çalıştırılmasından kaynaklandığını İstanbul’da sorulan bir soru üzerine akıl edip geriye doğru kıyas yapınca gördüğü sosyal hayatta erke Uygur Türklerinin yer almadığıdır. “Kamplarda ‘yeteri kadar’ eğitim alan Uygurlar, iki kısma ayrılıyor: Bunlardan bir bölümü, ailelerinden ayrı ve tamamen gayri insani şartlar altında zorla çalıştırılmak üzere Çin’in farklı bölgelerine transfer ediliyor. Diğer bir bölümü ise, ‘eğitim kamplarının’ yanı başına inşa edilen dev fabrikalarda karın tokluğuna istihdam ediliyor. Kampların ek binası gibi işlev gören bu fabrikalardaki ağır çalışma temposu, Uygurların ‘zorunlu eğitim’ içinde değerlendiriliyor ve kendilerine herhangi bir ücret de ödenmiyor.” (s.159)

Taha Kılınç’ın “Kayıp Coğrafyanın İzinde-Doğu Türkistan Seyahatnamesi” adlı bu çalışması Türkiye’de yaşayan ve kendisinin Müslüman Türk olduğunun şuurunda olan aydınlardan belki de ilk çalışma olarak Doğu Türkistan davasını dünyaya duyurma konusunda ortak bir dert edinme çabası olarak çok önemli bir çalışma olmuştur. İnşallah Türkiye’deki aydınlar Doğu Türkistan davasını siyasi ve felsefi inanç farklılıklarından kurtararak ortak bir mesele olarak ele lamayı başarılar. Taha Kılınç’ın Doğu Türkistan gitmeden önce internetten ve okumalarından elde ettiği bilgi çerçevesinde Hoten’deki Cuma Caminde Cuma namazı kılma düşüncesi, abdest alıp cami kapsına gelince karşılaştıkları kontrolde ‘İcazet’ yok gerekçesiyle mümkün olmamış bir de “Cuma kılmak istiyorsunuz” diye polis takibine takılmışlardır.

Çinliler kameralar ve polis ile Uygur Türklerini ve Doğu Türkistan’a gelen turistleri takip edip sorgulamalarına rağmen bununla yetinmemiş sözde alışveriş kolaylığı gibi görünen WeChat uygulamasını bütün Uygur Türkleri için mecbur tuttuğu gibi Türkiye’den gelen iki Turist olan Taha Kılınç ve Hulusi Yiğit’e de kullandırmak ister. “Okumalarımı derinleştirdiğimde, dışarıdan bakıldığında hayatı kolaylaştıran pratik bir araç gibi görünen WeChat uygulamasının, Çin tarafından Uygurları tepeden tırnağa izlemek için kullanıldığını fark ettim. Kimlikler, parmak izleri, DNA ve retina örnekleriyle kan grupları uygulamada kayıtlıydı. Yapılan bütün alışverişler, gidilen yerler, banka hesapları, kredi kartı harcamaları vb. her türlü şahsi hareket takip ve kontrol altındaydı. Veriler Çin güvenlik birimlerinin ortak bilgi havuzunda toplanıyor, böylece kurumlar arasında paylaşılabiliyordu.” (s.171) Taha Kılınç’ın bu seyahatnamesi Doğu Türkistan Uygur Türklerinin görmüş olduğu zulme duyarlı benim gibi birine bile haberdar olmadığı yeni bilgileri öğretti.

Taha Kılınç’ın Doğu Türkistan Hoıten’de camimi imamı Abdulkayyum’un tutuklandığını namaza gelen cemaatin öğrenmesi üzerine başlayan olaylara istinaden “Hoten’in bugünkü halini ve şehirdeki ağır havayı görünce, bundan otuz sene önce Hotenlilerin Komünist Parti’ye karşı canları pahasına mücadele verdikleri bir atmosferi gözümde canlandırmakta zorlandım doğrusu. Nereden nereye…” (s.176) söylediği ifadeleri bana 1970’li yıllarda “Ezan susmasın Bayrak inmesin” diyerek mücadele edenlerle değil de komünistlerle işbirliği yapan ve ‘Komünistler bizim dinsiz kardeşlerimiz” diyen zihniyeti aklıma getirdi. Bu sözde İslamcı kesim Türkiye’de dine ve Müslümanlara yapılan hiçbir saldırıya buğz bile etmemişti. Hata o zamanlar camileri tekellerine alarak karşıt görüşlü gördükleri ülkücüleri camilere sokmamaya çalışıyorlardı.

Mezarlıklarda akrabalarının kabirlerini ziyaret eden Uygulara rastlamadığı için dikkatini çeken bu durumu Taha Kılınç “düzenli mezar ziyaretleri, kabir başında dini metin ve dua okumak, mezarlıklarda diz üstü çökmek veya el açmak türünden bütün fiiller, toplu şekilde yasaklamıştı. Her yer zaten kameralarla sıkı bir şekilde gözetim altında tutulduğundan, açık alandaki bie mezarlığa ziyaret için girip çıkan herkes kolayca devletin radarına yakalanıyordu. Mezarlıklarda hiç kimseyi görmeyişimizin izahı buydu.” (s.188) Daha da kötüsü artık Çin Müslüman cenazelerini yaktırma işkencesi uyguluyor (s.189)

Taha Kılınç ve arkadaşı Hulusi Yiğit Doğu Türkistan’ın Urumçi şehrine yaptıkları seyahatte Uygur Türklerine yine dini kısıtlama ve yasakların uygulandığını görmüşler ancak Çin etnisitisine mensup Hui Müslümanlarına kısmen kolaylık ve serbestlik sağlandığını görmüş, hata Doğu Türkistan seyahati boyunca ilk cemaatle namazı Urumçi’deki Huilere ait camide pasaport kontrolüne ve yaşlı bir Hui Müslüman’ın her hareketlerini kapsayıcı şekilde çektiği videoya rağmen kılmışlardır. Hatta Çinli Hui imam her zaman beklediklerine dair davet de etmiştir. Taha Kılınç karşılaşılan bu durumu da Hui Müslümanlarını Uygur Türkleri ile kıyaslama duygusuyla izah etmektedir.

Taha Kılınç eğer daha önce Gulca, Hoten, Kaşgar şehirlerine gidip camileri girmenin yasak olduğunu, Cuma namazı kılınmadığını, ezan okunmadığını, açık olanlara bile insanların alınmadığı görmeseydim Urumçi’de kıldığım Cuma Namazı ve diğer vakit namazlarının Çin’in Doğu Türkistan politikasına bakışını şuan ki bakışımdan daha farklı yorumlamama sebep olacağı şeklinde tespit etmekte hata Çin devleti ile Uygur Türkleri arasında bir uyumun ve serbestinin olduğu şeklinde yorumlanacağını bile düşünmektedir (s.214). Bu da göstermektedir ki İslam’ın yaşanılması hususunda titizlenen Taha Kılınç’ın bile Çin’in asimilasyonu gizleme politikalarından kıl payı kurtulduğunu, belki de kıyamete kadar baki kalacak Uygur Türklerinin Çin’de mutlu olduğuna dair yanlış bir beyandan dolayı yükleneceği bir vebalden kurtulduğunu göstermektedir. Doğu Türkistan meselesi önce İslam ümmetinin sonra da insanlığını el birliği şeklinde ele alması ve gündeme taşıması gereken bir vakıadır.

Taha Kılınç Müslüman bir Türk ve İslam ümmetinin bir ferdi olarak Doğu Türkistan hakkında üzerine düşen görevi bihakkın yerine getirmiştir. Görevini yerine getirmiş bir insanın bu görev sırasında yaşadığı engellemeler, polis takip ve sorguları, gazeteci kimliğini ortaya çıkması durumunda yaşanılacak hayal bile edilmeyecek süreçlerin stresini yaşamış biri ve ülkemizdeki İslami yaşantıya mevcut ve geçmişte uygulananlar dolayısıyla eleştirel bakanlardan birisi olarak Türkiye’deki durumu “Bu vesile ile bir kere daha fark ettim ki, Türkiye dünyanın en özgür ülkesi, . Hatta başıboşluk seviyesinde bir özgürlük ve rahatlık var. Sokaktaki sıradan insanın bir kenara bıraksak, Türkiye Müslümanlarının bile bu özgürlük ve rahatlığın kıymetini yeterince bilmediğini düşünüyorum doğrusu. Doğu Türkistan’daki boğucu atmosferi tadınca, ne kadar az çalıştığımız ve ne çok tembellik etiğimiz hakikati yüzüme bir tokat gibi çarptı. ” (s. 244-245) şeklinde ifade etmek durumunda kalmıştır.

Bütün yaşanılan bu zahmetlerin semeresi bence Taha Kılınç’ın Çin devletine, Çin siyasetçilerine, Çin İstihbaratına seslendiği “Son Olarak…” (s.247) yazıda yapmış olduğu öneri ve ikazlardır. Taha Kılınç’ın dediği gibi, hiçbir zaman İslam ile mücadele edenler başarılı olamadı; Tıpkı Sovyet Sosyalist devletler Birliği gibi..

Taha Kılınç’ın Doğu Türkistan’a yaptığı seyahatte gezdiği Gulca, Kaşgar, Hoten, Urumçi, Turfan gibi şehirlerde gördüğü Camilerin yıkılması, açık bırakılanların geleneksel İslam mimarisinde ki minare ve kubbelerin tıraşlanarak Çin mimari tarzında mimarisinin değiştirilmesi, Gençlerin camiye sokulmaması, mezarlıkların yok edilmesi, Kur’an okumanı yasaklanması gibi zulümlerin her şehirde aynı görülmesi dolayısıyla tekrar edilmiş gibi bir durum ortaya çıksa da oralardaki zulmü belirlemek ve oraların mevcut durumunu kayıt altına almak, gelecek nesillere aktarmak bakımında gereklidir. Çünkü Taha Kılınç bile geçmiş kayıtlarla yaptığı kıyaslamalar ile bugünkü zulmü belgeleyebilmektedir.

Taha Kılınç’ın şehirlere yaptı seyahatler baz alınarak yapılan bir tasniften dolayı yaşan bu tekrarlar aslında yapılan zulümler, yasaklar, yıkılan ve Çin mimarisine göre restore edilen açık tutulan kapatılan camiler olarak ele ansaydı ve şehirlerdeki camiler örnek olarak verilseydi bu kadar tekrar düşmezdi.

Taha Kılınç’ın yazmış olduğu “Kayıp Coğrafyanın İzinde-Doğu Türkistan Seyahatnamesi” adlı seyahatname Türkiye’de Türkler söz konusu olunca ırkçı oldukları korkusunda, Türkün hiçbir şeyi ile ilgilenmeyen, dillendirmeyen, Doğu Türkistan, Kerkük, Musul Suriye ve diğer yerlerde Türk yapılan zulme karşı sessiz kalmayı tercih eden Siyasal İslamcı cenahtan İsrail’in Filistin-Gazze zulmü başladığından beri Cuma günlerinde hutbelerde dillendirmeye çalıştığı Çin tarafından Doğu Türkistan Uygur Türklerine yapılan zulümlerin son bulması yönündeki dualardan sonra belki en önemli kalıcı bir ses ve nefes olmuştur.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 261,96 M - Bugn : 98673

ulkucudunya@ulkucudunya.com