« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

20 Şub

2026

Asil Bir Ruh: Mahmut Metin Kaplan

20 Şubat 2026

Rahmetli Metin Kaplan’ın ismini ilk kez 1990’lı yıllarda, dönemin vefalı ülkücülerinin sohbetlerinde işitmiştim. O dönemde ismi, camia içinde sıradan bir sima değil; hem derin bir hürmet hem de büyük bir tecessüs uyandıran müstesna bir şahsiyet olarak yankılanırdı. Henüz yollarımız kesişmemişti; ancak ismi ne zaman zikredilsen, insanların ona olan kalbi bağlılığını ve ruhlarda bıraktığı derin izi hissedebiliyordum.

Ona duyulan bu köklü saygının en canlı şahidi; Üsküdar Palmiye Kafe’de Yusuf Yılmaz Araç, Mustafa Üçgül, Kamuran Demirel, Halil Korkut ve Servet Somuncuoğlu’nun fikir halkalarındaki o anlardı. Servet Ağabey’in telefonu çaldığında yüzünün aniden ciddileşmesi ve masaya hâkim olan o saygı dolu sessizlik, Metin Abi’nin insanlar üzerindeki sarsılmaz manevi otoritesini bana ilk kez orada hissettirmişti.

Aslında kaderin bir cilvesi olarak onu ilk kez 1996 yılında Bursa’da görmüştüm. Zafer Somuncuoğlu ile bir semt pazarından geçerken rastlaştığımız o mütevazı insanın, camiada adeta bir efsane gibi anılan Metin Kaplan olduğunu henüz idrak edememişim. Yanından uzaklaştığımızda Zafer’in, "Metin Abi’yi tanımıyor musun?" sorusu, o ismin arkasındaki devasa gölgeyi zihnime bir daha silinmemek üzere mühürlemişti.

Yıllar sonra Yusuf Abi’nin telefonuyla gerçek dostluğumuz başladı: "Metin Abi gelmiş, bir TV programına çıkacak, biz de gidelim." Program çıkışında Çamlıca’daki o meşhur ağacın altında içtiğimiz çay, bir ömürlük dostluğun demlenmesi gibiydi. O kadar beyefendi, o kadar mahcup bir tabiatı vardı ki; Bursa’ya götürme teklifimizi ısrarlarımız sonucu ancak vapur iskelesine kadar kabul ettirebilmiştik. O gün bana; Eşref Bitlis Paşa cinayetini anlayan, her sayfası renkli bantlarla işaretlenmiş ve titiz notlarla donatılmış "Fent" kitabını hediye etti. Ertesi gün Yusuf Abi’yi arayıp, "Ben o arkadaşı çok sevdim, selam söyle" demesiyle gönül bağımız perçinlendi.

Metin Abi, 12 Eylül’ün karanlık dehlizlerine, devletin içindeki kirli yapılara ve faili meçhul cinayetlere kafa yoran, Ülkücü hareketin en cesur mütefekkirlerindendi. Kimileri bu cesareti "özeleştiri" diye yaftalayıp itiraz etse de, kaleminden çıkan tek bir hakikati dahi yalanlayabilen çıkmamıştı.

Bursa’ya her gidişimizde bizi sadece birer misafir gibi değil; her detayıyla bizzat ilgilenen kadim bir can kardeşi gibi ağırlardı. Yemek yedirmeden asla bırakmaz; demir sanatı üzerine yaptığım çalışmaları her mecliste gururla anlatırdı. Bir ziyaretimizde henüz çocuk yaştaki oğlum Buğra Alp’e dönüp, "Bundan böyle sen benim en iyi arkadaşımsın" demesi sadece bir nezaket değil, kuşakları birbirine bağlayan o kuşatıcı samimiyetinin bir nişanesiydi. Nitekim o ahit, vefatına kadar bozulmadı.

Metin Abi; korkusuz dili, keskin sözü ve kaleminden damlayan hakikatlerle tanınırdı. Son dönemde türeyen, "yeni yetme" güruhların da hedefindeydi. Sokak ortasında eski kurtlara el uzatmaya cüret edenler, onun heybeti karşısında ancak klavye ardına saklanıp hadsiz yorumlar yapabildiler. O ise hiçbirine pabuç bırakmadı; ne kalemini eğdi ne de duruşunu bozdu. Rahatsızlandığı haberi geldiğinde, "Metin Abi Korona’ya pabuç bırakmaz" demiştik; ölümü ona yakıştıramamıştık. Fakat emr-i hak vaki oldu.

Onun hayatı, bir sabır ve haysiyet dersidir. İşlemediği bir suçtan dolayı on yılı aşkın süresini zindanlarda bıraktı. Asıl failleri bildiği halde, bir "dava sırrı" gibi susmayı tercih etti; ömrünün en verimli yıllarını parmaklıklar ardında tüketti. Buna rağmen, bu ağır imtihanı ne bir ajitasyon malzemesi yaptı ne de bir hak talebine dönüştürdü. En yakınlarına bile bu yarayı açmadı. Cezaevi çıkışı Bafra’daki ıssız baba ocağından Ankara’ya, Başbuğ Alparslan Türkeş’in yanına uzanan o yolda; rızkını sadece helalinden, Başbuğ’un açtığı bir kitabevinden kazandı. Adını hiçbir "akçeli işe" bulaştırmadı.

Kendisinin "yarı köylü, yarı kentli" tanımı, sadece bir coğrafya meselesi değildi. Muzaffer Demirbaş Hoca’nın "şehirli adam" nitelemesine ilave olarak o; mazluma Yunus, zalime Yavuz olan bir "asil ruh" taşıyordu. Sertliği töresinden, asaleti ise genlerinden geliyordu. Bu ruhun en somut tezahürü, işkenceye karşı gösterdiği o tavizsiz nefretti. "Manisalı Çocuklar" yazısında da görüldüğü üzere; bir insanın onurunu hedef alan şiddeti, insanlığa karşı işlenmiş bir vahşet olarak görürdü.

Metin Kaplan için Ülkücülük; geçici bir heves ya da siyasi bir basamak değil, bir hayat tarzı ve ağır bir sorumluluktu. İnsan ilişkilerinde koruyucu, nazik ama daima mesafeliydi. Kimsenin hakkını çiğnetmez, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmazdı. Sabrı ve dirayeti cezaevinde bilenmiş; öfke yerine feraseti, sitem yerine bilgiyi biriktirmişti. Onun gözünde şahsi konfor, mukaddes değerlerin her zaman gerisindeydi.

Metin Kaplan Ağabey’e Allah’tan rahmet diliyorum. Onunla aynı yolda omuz omuza yürümüş; Yusuf Yılmaz Araç, Muzaffer Demirbaş, Selçuk Türkoğlu ve Nurullah Kaplan gibi bu davanın yılmaz bekçilerine selam olsun. Onlar, Metin Abi’nin mirasını sadece sözle değil, eylemle yaşatan gerçek yol arkadaşlarıdır.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 268,36 M - Bugn : 87410

ulkucudunya@ulkucudunya.com