« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

MHP NE YAPMALI? (18)

07 Şub 2012

SONRAKİ YAZI

MHP NE YAPMALI? (17)

09 Oca 2012

M. Metin KAPLAN

24 Oca

2012

BİR CEZAEVİ HATIRASI DAHA… VE YORUMU

24 Ocak 2012

12 Eylül Askerî Darbesi yapıldığında biz; Efendi Barutçu, Mehmet Kutucu, bendeniz ve daha başka bazı ülküdaşlarımız Eskişehir Kapalı Cezaevi’ndeydik. Darbe’den sonra ilk bir hafta hariç bizim için pek fazla bir şey değişmedi. Biz düzenimizi aynen devam ettirdik; ülkücüler olarak ayrı bir koğuşta kalmaya, istediğimiz kişilerle görüşmeye ve hatta açık ziyaret yapmaya, dışarıdan istediğimiz eşya ve erzakı getirtmeye devam ettik. (Bunun nasıl sağlandığını Allah nasip eder ve bir vesile doğarsa, başka bir yazıda arz ederim). Bu durum, 1981’in yılının 10 Nisan tarihine kadar devam etti.
10 Nisan günü bizi; Efendi Barutçu’yu, Emin Asma’yı ve beni aniden ve herhangi bir sebep olmadığı halde, sırf kurmuş olduğumuz düzeni bozmak için Afyon E Tipi Cezaevi’ne sevk ettiler. Mehmet Kutucu’yu da daha sonra kısma almışlar, böylece Eskişehir Cezaevi’ndeki düzenimiz parçalandı, yıkıldı... Da benim asıl arz etmek istediğim bu değil.
Neyse lâfı uzatmayayım, bin bir sıkıntı ve zahmetle Afyon’a gittik. Bir hoş geldiniz (!) faslından sonra ayrı ayrı tecritlere alındık. Bu arada Efendi Barutçu’ya hayli işkence yapmışlar. Bu kadarla geçiyorum, yoksa biz de şöyle işkence gördük diye anlatanlar, çok mahcup duruma düşerler… Afyon Cezaevi bir garip yer… Afyon’lu mahkûmlar Cezaevi’nin âdeta sahibi gibiler… Belki birkaç kişi hariç hemen hepsi ‘idarenin adamı’… Bizim gibi ‘gurbetçi mahkûmlar’ ise sanki ‘parya’… O kadar yani… Gerisi sizin hayal gücünüze kalmış… Şu kadarını söyleyeyim; İdare, bir ‘gurbetçi”ye mi kızıyor, Afyonlu mahkûmlara söylüyor, ‘gurbetçi’yi bunlar cezalandırıyorlar.
Kısa geçeyim: Üç yıla yakın Afyon’da kaldık, ama neler çektiğimizi bir Allah bilir, bir de şahit olanlar… Meselâ Efendi Barutçu, gördüğü işkence zulmünden ötürü hastaneye sevk edilmek durumunda kaldı… Hatta bir süre Afyon’da kaldıktan sonra tedavi edilmek üzere Ankara’ya gönderildi!
Sanırım 83’ün sonunda 12 Eylül yönetimi siyasî mahkûmlar için Bartın Özel Tip Cezaevi’ni açtı. Türkiye’nin her tarafındaki hükümlü siyasîleri (tutuklu olanları değil!) Bartın’a naklettiler. Efendi Barutçu Ankara’dan, Emin Asma ve ben de Afyon’dan Bartın’a gönderildik. (Efendi Barutçu Ankara’dan geldiği için ayrı koğuşlara verildik ve tahliye edilinceye kadar bir daha hiç aynı koğuşta kalamadık.)
Bartın Özel Tip Cezaevi gerçekten de özeldi… Her koğuşun ayrı bir bahçesi, yemekhanesi ve yatakhanesi vardı. Her koğuş sanki müstakil bir cezaevi... Koğuşlar arasında irtibat yok. Mahkûmlar, bir birlerini göremiyorlar, dolayısıyla da konuşamıyorlar… Ancak fizikî ve insanî şartları, diğer cezaevlerine nazaran çok daha iyi... Nedense bir tıp doktoru yok, ama bir diş hekimi, bir psikologu ve bir sosyal hizmetler uzmanı var. Yemekleri de pek fena değil.
Emin Asma ve beni B-2 Koğuşu’na verdiler. Koğuş 60 kişilik… 30 devrimci-komünist var, biz ülkücüler 20 kişiyiz, 10 kişi de silâh kaçakçısı… Ama hiç önemli değil, bir Emin Asma hepsine yeter! (Emin Asma, aslında Kütahyalı ama Eskişehir’e Manisa Akhisar’dan gelmişti. Eskişehir’de tanıştık. Adam gibi bir adam… Dürüst, cesur, namuslu, fedakâr ve dört dörtlük bir ülkücü… Çıkar çıkmaz evlendi, şimdi Almanya’da taksi şoförlüğü yapıyor… Biri kız, biri erkek iki çocuk babası…) Kaldı ki ben de o zaman hiç fena sayılmazdım. Yani bugünkü gibi yaşlı maşlı ve hasta masta bir adam değildim.
İlk on-on beş gün çok rahat geçti. Görevli gardiyanlar yemekleri getiriyorlar, tabaklara dağıtıp, tabakları masalara yerleştiriyorlar. Bizi çağırıyorlar. Biz gelip oturuyoruz, yiyip, kalkıyoruz… Gardiyanlar kirli tabakları topluyorlar, masaları ve yerleri temizleyip, paspas yapıyorlar. Kirli tabakları götürüp, mutfakta yıkıyorlar. Geri geitiriyorlar... Günler böyle geçip, gidiyor.
Fakat iki tarafta da yani; biz ülkücülerde de devrimci-komünistlerde de genç ve heyecanlı… Dava adamlığını sadece vurup, kırmak ve ‘öteki’ne zarar vermek olarak anlayan insanlar var… Ve bunlar arasında, bir gün bir kavga çıktı. İster istemez, bütün koğuşu sardı. Herkes kavgaya dâhil olmak durumunda kaldı… Güya dövdük, dövüldük… Güya diyorum, çünkü alarm bir çaldı. Askerlerle gardiyanlar ellerinde coplar ve kazma saplarıyla koğuşa bir daldılar. Aman Allah’ım!
Aralarında herhalde evvelden görev taksimi yapmışlar; askerler devrimci-komünistlere, gardiyanlar biz ülkücülere bir saldırdılar. Attığımız veya yediğimiz dayağın ben diyeyim bin mislini siz deyin milyon katını yedik… Silâh kaçakçıları hariç, bütün koğuş kelimenin tam anlamıyla haşat olduk! Günlerce kendimize gelemedik.
Ve Bartın Özel Tip Cezaevi’nde ‘balayı’ dönemi bitti! Her şeyi artık bize; mahkûmlara yaptırmaya başladılar. Her yeri biz temizliyoruz. Yemekleri biz getiriyoruz. Biz dağıtıyoruz. Doğal olarak biz yiyoruz. Masaları biz siliyoruz. Bulaşıkları biz götürüp, yıkıyoruz. Falan filan feşmekan… Hatta o kadar ileri gittiler ki artık koğuştan rastgele kişileri çağırıp, dışarıda, bizimle hiç ilgisi olmayan koridorları bile biz mahkûmlara paspas yaptırıyorlar. Gerçi bu işlere silâh kaçakçıları gönüllü oluyorlar, ama olsun. Nihayetinde onlar da mahkûm.
Kavgalar bitti mi? Nerde… Aksine bu her ay bir kere tekrarlanmaya başladı. Her defasında bizim koğuşta çıkmasa da fark etmiyor. Kavga hangi koğuşta başlarsa başlasın, hemen bütün cezaevine yayılıyor… Ve sonrasında hepimiz, cezaevindeki bütün mahkûmlar ayda bir kere linç edilircesine sıra dayağından geçiriliyoruz. Asker mantığı işte, suçlu suçsuz ayırmıyor, sosyal baskı kurmak için herkesi cezalandırıyor. Adalet aramıyor, düzen kurmaya çalışıyor!
Bu, böyle altı ay kadar sürdü. Sonra daha da kötü bir şey olmaya başladı! Her olaydan sonra koğuştan birkaç kişi eksilmeye başladı. ‘Yahu ne oluyor’ demeye kalmadı ki psikolog ile sosyal hizmetler uzmanının ne işe yaradığını anlamış olduk! Meğer bunlar, her olaydan sonra ‘zincirin en zayıf halkalarını’ çağırıp, konuşuyorlar. İkna ederek, zincirden koparıyorlar. En berbatı da bunlardan imzalı birer pişmanlık dilekçesi alıyorlar. Ve bu dilekçeyi verenleri ayrı bir koğuşa alıyorlar. Bu koğuşa da ‘tarafsızlar koğuşu’ diyorlar.
Vay ki vay! Vah ki vah!
Maalesef bu koğuşa geçenlerin çoğu bizim arkadaşlar, yani ülkücü… Devrimci komünistlerden geçen bir kişiye karşılık, bizden neredeyse iki kişi geçiyor… Bu durum, koğuşlarda zaten bozuk olan sayı dengesini tamamen alt üst ediyor… Amma meselenin daha önemli bir başka yönü var. Giden arkadaşlarımız ‘pişmanız’ diye yazılı ve imzalı dilekçe veriyorlar! Bu, askerî cunta’nın eline geçiyor. Bunu, mutlaka bir gün ‘ülkücülerden şu kadarı’ ve ‘devrimci-komünistlerden bu kadarı pişmanlık dilekçesi verdiler’ diye ilân edecekler! Dünya’ya rezil olacağız! Aklı başında olan insanlar bu durumdan müthiş rahatsız, buna bir çare bulmak lâzım!
Düşünüyoruz, taşınıyoruz. ‘Yapmayın-etmeyin’ diyerek, meselenin önemi ile doğuracağı problemi arkadaşlarla konuşuyoruz, fakat her olaydan sonra maalesef aynı şey tekrarlanıyor… Bir kısım insanlar dilekçeleri patlatıp, gidiyorlar. Engellemenin imkânı yok! ‘Varsın gitsinler. Ne halleri varsa görsünler’ diyeceğiz, ama bu, daha sonra daha büyük problemlere sebep olacak… Bu insanlar, hem pişmanlıklarından ötürü ve hem de maruz kalacakları suçlamalardan dolayı “hareket’e” bir daha dönemeyecekler. Dönemedikleri gibi haklı olduklarını ispat için yaptıklarının doğruluğunu savunmaya başlayacaklar. ‘İdeolojisini kuracaklar!’ Kimbilir kimleri ve neleri, nasıl suçlayacaklar… Bu ise, belki de ilerde “hareket”te bölünmelere sebep olacak.
Yapacak bir şey yok! Bir altı ay daha böyle geçti. Son olayda askerlerle gardiyanlar yine ‘Yatın. Yere yatın’ diye bağırarak, koğuşa daldılar. Hepimiz betona yüzüstü yattık… Pata küte rastgele giriştiler… Bana, ilk etapta pek bir şey olmadı. ‘Niye acaba’ diye düşünmeye kalmadı. Sırtımda bir ağırlık oldu. Biri, iki ayağıyla sırtıma çıkmıştı. Başımı hafifçe çevirip, göz ucuyla baktım. Berber Hüseyin’di! Bartın Özel Tip Cezaevi’nde kalanlar hatırlayacaklardır, bu Berber Hüseyin 85 belki 90 kilo çeken zalim bir işkenceciydi… Bu, iki ayağıyla birlikte sırtımda öyle bir yaylandı ki midemde ne varsa, en az bir metre öteye fışkırdı! Belimde müthiş bir ağrı oldu. Nefesim kesildi. Kendimi kaybettim. Bayılmışım… Daha sonra Bartın Devlet Hastanesi’nde kendime geldiğim zaman iki kaburgamın çatlamış olduğunu öğrendim! (‘Bu Berber Hüseyin’e daha sonra ne oldu’ diye soracak olursanız, söyleyeyim; kardeşinin karısını taciz etmiş, kadın da silâhı çekip, vurmuş! Toprağı bol olsun!)
Hastane’den döndükten sonra beni, cezaevi revirine aldılar. Kırk beş (45) gün revirde kaldım. (O arada bir gün revire geldiğinde, Efendi Barutçu ile bir saat kadar hasret giderme imkânı bulduk!) Kırk beş (45) gün uzun bir zaman… Revirde kaldığım süre içinde hemen hemen bütün koğuşlardan birer ikişer kişiyle görüşme imkânım oldu. Biz ülkücüler zaten sadece üç koğuşta bulunuyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam; B-1, B-2 ve C-2’de. Ve bizim, B-2’de çektiğimiz sıkıntıyı bütün bu koğuşlardaki arkadaşlar da yaşıyormuş.
Lâfı uzatmayayım; bir gün B-1’in başkanı olan arkadaş da revire geldi (düştü) birkaç gün de kaldı. Bu fırsattan istifade uzun uzun sohbet imkânı bulduk. O arada arkadaşlarımızın ‘tarafsızlar koğuşu’na geçme meselesini de konuştuk… Konuya birlikte bir çözüm aradık… Çözüm; koğuşların ayrılmasıydı, ama bu ‘olay’ yapılmak zorunda kalmadan sağlanmalıydı. Çünkü her ‘olay’da birkaç arkadaşımız ‘tarafsız koğuş’a geçiyordu… Nihayet ülkücülerin kaldığı üç (3) koğuştan iki (2)’sinin teşkilât başkanları olarak, bu işin yani koğuş değiştirmenin teşkilât kontrolünde yapılmasına karar verdik. Böylece daha evvel ‘tarafsız koğuş’a geçmiş olan arkadaşlarımızı tekrar kazanacak ve bundan sonra geçecek olanları da kaybetmeyecektik. En mühimi de sessiz sedasız koğuşların ayrılmasını sağlamış olacaktık!
Hali hazırda bulunduğumuz koğuşlar komünistlere kalacak, bizler de ‘tarafsız koğuş’ adı altında olsa da kendi ülkücü koğuşlarımızı oluşturmuş olacaktık! Doğru veya yanlış o zaman böyle düşünmüştük… O teşkilât başkanı arkadaşımız da henüz sağdır ve istenirse ismini de verebilirim, ama bütün sorumluluğu ben üzerime alıyorum ve şimdilik ismini vermiyorum… Nitekim bu plânı kademe kademe uyguladık. Ve sonunda Bartın Özel Tip Cezaevi’nde koğuşlar kendiliğinden ve zaiyatsız olarak ayrılmış oldu! Böylelikle ‘bu karar’dan önce ‘tarafsız koğuş’a geçmiş olan arkadaşlarımız dahi hiçbir sıkıntı çekmeden ‘hareket’e dönme imkânı bulmuş oldular! Meselâ bunlardan biri tahliye edildikten sonra MHP İstanbul İl Başkan Yardımcılığı yaptı!
Bunları, üstünden bu kadar yıl geçtikten sonra niçin anlatıyorum? Bunları anlatmak nereden aklıma geldi? Bunları bana, eski PKK itirafçılarının bugünlerde yaptıkları itiraflar hatırlattı!
Görüyorsunuz, Türkiye Cumhuriyeti eski JİTEM sivil memurlarının medyaya verdiği beyanatlara/röportajlara dayanarak, güya faili meçhul cinayetleri aydınlatmak maksadıyla bir sürü yerleri kazıyor, kazdırıyor... Çoğundan hiçbir şey çıkmıyor, çıkmadı. Son olarak Diyarbakır’da kazılan yerden ise söylenenler doğruysa on üç (13) kişinin kemikleri çıkmış… İşte bu haberler, bana o yukarda anlattığım şeyleri hatırlattı!
Ne alâka?
Şöyle… Kim bu eski JİTEM sivil memurları? Eski PKK militanları! Daha doğrusu itirafçı olmuş eski PKK militanları! Yahut Türkiye Cumhuriyeti’ni bir şekilde suçlu duruma düşürmek için bizzat PKK önderliğinin itirafçı olmakla görevlendirdiği kişiler! Ve büyük ihtimalle sözkonusu faili meçhul cinayetlerde şöyle ya da böyle rol almış olan tetikçiler!
Niye itirafçı olmuşlar, bu PKK’lılar? Türkiye Cumhuriyeti’nin vereceği cezadan kurtulmak için! Cezalardan kurtulmuşlar mı? Evet, hem de hepsi! Peki, şimdi bu açıklamaları niçin yapıyorlar, bu eski PKK itirafçıları? Gene Türkiye Cumhuriyeti’nin vereceği cezalardan kurtulmak için! Ve PKK önderliğinden aldıkları talimatla, Türkiye Cumhuriyeti’ni insanlık camiası nazarında suçlu duruma düşürmek için!
“M. Metin Kaplan, öyle bir senaryo kurguladın ki o kadar olur yani… Helâl olsun!”
Siz senaryo kurguladığıma inanmakta serbestsiniz… De bu çeşitten açıklamalarıyla medya nezdinde âdeta bilirkişi, terör uzmanı konumuna yükselmiş olan APO’nun yeğeni Abdulkadir Aygan’ın kendi kitabı olan Çapraz Ateş’in (Gerçek ‘Cellat’ Kim? ‘Diyarbakır’ın Şerifi’ Anlatıyor!) Giriş bölümünde şu yazdıklarını nasıl açıklayacaksınız?
“Ben Osmaniye’de hastahaneden yeni çıktığımda; Abdullah Öcalan ve annemin amcası olan Müslüm Keser amca bizim eve gelerek geçmiş olsunda bulunmuşlardı. Müslüm Keser amca aynı zamanda Öcalan’ın enişteşiydi. Havva Keser’le evliydi. O ziyaret esnasında; Öcalan bana, Adana’ya gittiğimde Haki Karer isimli bir arkadaşın gelip benimle görüşeceğini söylemişti.”
“Birgün tenefüste iken yanıma uzun boylu, ince bıyıklı, esmer, zayıf birisi ve yanında normal boyda yine esmer olan ve bir inşaat işçisini andıran bir genç geldiler. Kendileriyle tanıştık. A. Öcalan’ın tavsiyesi üzerine yanıma geldiklerini belirttiler. Ben de memnun olduğumu belirttim. Kendilerinin okuluma yakın olan Meydan Mahallesinde bir ev kiraladıklarını, istersem o evde akşamları kalabileceğimi söylediler.”
“Okul çıkışında birlikte gidip, bana evi gösterdiler. Tek odalı, eski bir evdi. Bir-iki battaniye ve kapkacaktan başka eşyaları yoktu. Fakat bir valiz dolusu kitapları vardı. Bir de gaz ocakları vardı. Evde Haki’nin dışında iki-üç genç daha vardı. Bunlardan birisi okula gelip benimle görüşen; Arif Göktaş diğeri Biji Yusuf adında birisi, diğeri de Abdullah Öcalan’ın kardeşi; Osman Öcalan’dı. Osman’ı akraba oluşumuzdan dolayı tanıyordum.”
…..
“1993’LERDEN SONRA, DAHA İŞİN BAŞLANGICINDA İKEN DEVLET GÖREVİNDEN (İtirafçı olduktan sonra kabul edildiği, JİTEM’deki sivil memurluktan, M. Metin Kaplan) AYRILMAK İSTEDİĞİMİ BİLDİRMİŞTİM, FAKAT ÇALIŞMAYA DEVAM ETMEMİ İSTEYEN PKK LİDERİNİN KENDİSİYDİ (Abdullah Öcalan, M. Metin Kaplan).
Her şey ayan beyan ortada olduğu için bu itirafların üzerine hiçbir şey söylemek gerekmez, ama birilerinin uyanmalarına sebep olur belki diye ümit ederek, iki şey söylemek zorundayım; biri sual, diğeri kısacık bir yorum:
Bir. Abdulkadir Aygan’ın bu itiraflarına bakarak, yazdığım senaryo mu yoksa gerçek mi imiş? Siz bir iyice düşünün ve cevabını kendi vicdanınıza verin! Ve de Allah’tan af dileyin!
İki. Devlet’in ve Medya’nın zekâsına bakın… Devlet, APO’nun yeğenini itirafçı yapabileceğini zannetmiş… Yetmemiş, şimdi de aynı yeğenin hezeyânlarına dayanarak, kendini ve devlet görevlilerini çakallarla sırtlanların önüne atıyor! Allah akıl ve fikir versin! Medya ise APO’nun yeğeni olan eski bir PKK’lıyı terör uzmanı/bilirkişi kabul edip, kendisine mikrofon uzatıyor ve söylediklerini tartışılmaz gerçekler imiş gibi tüm dünyaya yayıyor! Doğrusu bunun, acaba gafletten mi yoksa ihanetten mi kaynaklandığını merak ediyorum.
Allah’ım aklıma mukayyet ol!

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

08 Nis 2019

1968 yılının muhtemelen Nisan ayıydı. Kahramanmaraş Lisesi ikinci sınıf öğrencisiydim. Parasız yatılı okuyordum. Cuma günü birkaç arkadaşlarımızla bazı ihtiyaçlarımızı almak için çarşıya çıkmıştık.

Nurullah KAPLAN

06 Mar 2019

Yusuf Yılmaz ARAÇ

02 Mar 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 48,60 M - Bugün : 13430