Bir önceki yazımızda Sakin Öner Beğ’in yazdığı “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1-2” adlı çalışmasının birinci cildi olan “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1”i okumuş ve birinci cildi hakkında bizde oluşan kanaatimizi siz kıymetli okuyucularımıza bir değerlendirme yazısıyla iletmiştik. Bu yazımızda da Sakin Öner Beğ’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 2” adlı eserini değerlendirmeye çalışacağız. Birinci eser Türk tarihinin başlangıcından Tanzimat Fermanına kadar olan kısmı ele eliyordu. “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 2” adlı bu kitap Tanzimat Fermanı sonrasını ve Özellikle de Cumhuriyet Dönemini ele almaktadır.
Kitabın Kasım 2025 tarihinde Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları tarafından 1. Baskısı 424 sayfa olarak yapılmıştır. Kitap da: “Tanzimat Sonrası Fikir Akımları” bölüm başlığı altında; “1-Osmanlıcılık”, “2-İslamcılık”, “3-Batıcılık”, “4-Türkçülük” başlıklarına yer verilmiş, “Türkiye Dışında Türk Milliyetçiliği”, “Türkiye Dışında Alfabe ve İmla Tartışmaları”, “Türkiye Dışında Basın ve Yayın Hayatı”, “Türkiye Dışında Milliyetçiliğe Genel Bakış”, “Türkiye Dışında Yetişen Milliyetçi Şahsiyeteler”; “Mirza Fethali Ahundzâde (1812-1878)”, “Gaspıralı İsmail Bey (1851-1914)”, “Yusuf Akçura (1876-1935)”, “Hüseyizâde Ali Bey (Turan) (1867-1940)”, “Ahmed Ağaoğlu (1869-1939)”, “Mehmet Emin Resulzâde (1884-1955)”, “Neriman Nerimanova (1890-1925)”, “Zeki Velidi (Togan) (1890-1970)”, “Sadri Maksudi (Arsal) (1879-1957)”, “Sovyetlerin Zulmüne Uğrayan Milliyetçi Şahsiyetler”; “Fatih Kerimi (1870-1937)”, “Ayaz İshakî (1878-1954)”, “Sultan Galiyev (1892-1940)”, “Alihan Bökeyhan (1866-1937)”, “Ahmet Baytursun (1872-1937)”, “Miryakub Dulatoğlu (1888-1935)”, “Mustafa Çokay (1890-1941)”, “Süleyman Çolpan (1893-1938)”, “Mağcan Cumabay (1893-1938)”, “Ahmed Cevad (1892-1937)”, “Hüseyin Cavid (1883-1941)”, “Elmas Yıldırım (1907-1952)”, “V. Dönem”: “II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Kadar Milliyetçilik (1908-1923)”, “Milliyetçi Yayın Organları”; “Türk Derneği ve Türk Derneği Mecmuası”, “Genç Kalemler Mecmuası”, “Türk Teâvün Cemiyeti”, “Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Yurdu Mecmuası”, “Türk Bilgi Derneği ve Bilgi Mecmuası”, “Turancılık ve Türkiye Dışında Kurulan Türk Cemiyetleri”, “Diğer Milliyetçi yayın Organları”, “II. Meşrutiyet Dönemi’nde Alfabe ve İmla Tartışmaları”, “Milli Edebiyat’ın Kurulması”, “Milli Mücadele Dönemi Edebiyatı (19198-1923)”, “II. Meşrutiyet Dönemi’nde Yetişen Milliyetçi Şahsiyetler”; “Mehmed Emin (Yurdakul) (1869-1944)”, “Müftüoğlu Ahmed Hikmet (1870-1927)”, “Necib Asım (Yazıksız) (1861-1935)”, “Veled Çelebi (İzbudak) (1869-1953)”, “Ömer Seyfettin (1884-1920)”, “Ziya Gökalp (1876-1924)”, “Necib (Türkçü) (1872-1950)”, “Mehmed Ali Tevfik (Yükselen) (1889-1941)”, “Hamdullah Suphi (Tanrıöver) (1885-1966)”, “Mehmed Fuad (Köprülü) (1890-1966)”, “Süleyman Nazif (1869-1927)”, “Mehmed Akif (Ersoy) (1873-1936)”, “Yahya Kemal (Beyatlı) (1884-1958)”, “VI. Dönem”: “Atatürk Dönemi’nde Milliyetçilik (1923-1938)”; “Atatürk ve Türk Milliyetçiliği”, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesi”, “Atatürk Dönemi’nde Alfabe Tartışmaları ve Harf İnkılâbı”, “Atatürk Dönemi’nde Tarihte Milliyetçilik”, “Atatürk Dönemi’nde Dilde Milliyetçilik”, “Atatürk Dönemi’nde Edebiyatta Milliyetçilik”, “Atatürk Dönemi’nde Eğitim ve Kültür Devrimi”, “Sonuç”, “Üçüncü Bin Yılın Türk Gençliğine Sesleniş”, “Kaynakça” gibi Bölüm, üst ve alt başlıklardan oluşmaktadır.
Sakin Öner Beğ Osmanlıda Modernleşme çabalarını tasnif eden gelenekse ayrımdan farklı olarak ve Ziya Gökalp’in bir nevi batıcılık demek olan “Muasırlaşmak” fikri akım ayrımından sonra “Batıcılık” çabalarını ayrı bir başlık altında ele alan ilk aydınımız olmuştur. Sakin Öner Beğ’e kadar Osmanlı Modernleşmesini ele alan aydınlarımız “Batıcılık”ı Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımları içersinde bu akımların hepsini etkileyen bir bakış açısı ve isimlendirmeden söz konusu akımların “Batıcılık”la ilgili görüşleri olarak ele almaktayken Sakin Öner Beğ diğer klasik denilebilecek akımlardan ayrı bir akım olarak ancak hepsine tesir etmiş bir akım olarak “Batıcılık” akımını ilk defa müstakil olarak ele alan kişidir. Kitabın daha fihristini incelerken “Batıcılık” hakkında yazdığımız bu değerlendirmeden sonra Sakin Öner Beğ “Tanzimat’tan Sonrası Fikir Hareketleri” (s.9) adlı ilk yazısında “yöneticiler ve bürokratlar ile aydınlar arasında tartışılan ve taraftar bulan başlıca fikir akımları şunlardır: 1- Osmanlıcılık, 2-İslamcılık, 3-Batıcılık, 4-Türkçülük” şeklinde tasnif etmiş ve Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımlarını sayıp tarif ettikten sonra “Bu üç akıma, daha sonra dördüncü akım olarak Batıcılık eklenmiştir. Bu akım doğrudan doğruya düşünce ve hayat tarzı ile ilgiliydi ve Doğu-İslam geleneklerini bırakarak her alanda Batı’yı örnek almayı hedef gösteriyordu.” (s.10) ve bu “Batıcılık” akımını bizim gibi bütün akımların “Batıcılık” hakkında ortak görüşleri olarak değil de bu akımlardaki bazı bireylerin desteklediği bir akım olarak ele almıştır. “Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımları mensupları içinden, aynı zamanda Batıcılık akımını da destekleyen kişiler çıkmıştır.” (s.10)
Sakin Öner Beğ “Azınlıklara karşı yürütülen Osmanlıcılık siyaseti, Türkçüler hariç, İslamcılar ve Batıcılar tarafından da benimsenmesine rağmen, başarı sağlayamamıştır.” (s.12) İfadeleriyle Osmanlıcılık fikrine Türk milliyetçilerinin karşı olduğunu azınlıklar, İslamcılar, Batıcılar sahip çıkmasına rağmen gayrimüslim azınlıkların Osmanlı devletinden ayrılışını engellemediğini ifade ediyor. Bu durum aslında İslamcıların ve Batıcıların ileri sürdükleri fikirler de isabetsiz ve öngörüsüz körü körüne bir bakış açısına sahip ve reelpolitik’e aykırı bir akım olduklarını göstermektedir.
Sakin Öner Beğ “İslamcılık, XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toprakları dışında, özellikle Hindistan’da Batı Emperyalizmine karşı bir tepki olarak doğmuştur.” (s.13) ifadeleriyle aslında İslamcılık fikrinin doğuş itibarıyla gayrı milli olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlıda ilk İslamcılık fikirlerinden bahseden kişinin “İttihad-ı İslam” fikri ile Namık Kemal (s.13) ve İslamcılık fikrini kabul eden ilk sultanın Sultan Abdülaziz, siyasi görüşlerine yoğun müracaat edilen dönemin ise II. Abdülhamit dönemi (s.14) olduğunu Sakin Öner Beğ’den öğreniyoruz. Yusuf Akçura İslamcılığı gayrimüslim nüfusun olduğu yerlerde uygulanamayacağı ve bölünmeye sebep olacağı ve ayrıca soyca bir olan Türkleri din açısından ikiye ayrılmalarına parçalanmalarına sebep olacağı gerekçeleriyle uygulanamaz bulmuştur (s.17). Nitekim Arnavut ve Arap isyanları İslamcılık akımının İslam Birliği düşüncesinin geçerliliğini kaybetmesine sebep olmuştur (s.18).
Sakin Öner Beğ “Batıcılık, diğer fikir akımlarının daha çok siyasi hayatla ilgili olmasına karşılık, doğrudan doğruya Osmanlı toplumunun hayat tarzı, sosyal ve kültürel dünyası ile ilgiliydi.” (s.18) ifadeleriyle Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük fikri akımlarının Osmanlı tebaasının Osmanlı kalarak ancak teknolojik olarak kalkınmasını öngörmelerine rağmen batıcılığın Osmanlı tebaasının kültür ve yaşam tarzlarını hata din değiştirmelerini yani medeniyet değişikliğini öngördüğünü ifade etmektedir. Ziya Gökalp Batıcılık fikri akımına karşı Avrupa’nın teknolojisini almayı tavsiye ederek, milleti yozlaştıracağına inandığı manevi ihtiyaçların [din ve ahlak] Batı’dan alınmasına karşı çıkmış, bunu için “çağdaş bir İslam Türlüğü” önermiştir (s.24). Böylelikle Ziya Gökalp “Türk milletini hem milli hem dini ve hem de asrî bir toplum haline getirmek istiyordu.” (s.24)
Türkçülük fikri akımını tarihi seyri içinde ele aldıktan sonra Osmanlı toprakları dışında yetişen Türkçülerden Kırımlı İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesinde Türkçe konuşan toplumları için “dilde, fikirde, iş’te birlik” (s.28) istediğini söyleyen Sakin Öner Beğ ancak “Bu birlik siyasi bir birlik değil, dilde, düşüncede ve ekonomik ilişkilerde iş birliğidir.” (s.28) diyerek Türk milliyetçiliğinin henüz “Türkçülerin Fikirleri ve Amaçları” (s.28) başlığı altında sayılan altı maddelik fikri özetin altıncı maddesindeki Turan anlayışına yani Tek Türk devleti anlayışına henüz evrilmediğini ifade etmektedir. Sakin Öner Beğ Türkçülük fikrinin gelişiminin “a-Soyda Türkçülük, b-Dil ve edebiyatta Türkçülük, c-Tarih Türkçüğü” (s.28) olarak üç farklı alanda olduğunu ortaya koymuştur.
Sakin Öner Beğ’in “Türkçülük fikri akımı, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra önce sanat ve edebiyat alanında kültürel bir hareketliliğin meydan gelmesini sağlamış ve Milli Edebiyat’ın oluşmasına sebep olmuştur. 1911 yılında Balkan Harbi’nden sonra ise Türkçülük, hem kurulan dernek ve yayın organlarıyla örgütlü bir harekete dönüşmüş, hem de siyaset alanında oldukça büyük etkiye sahip olmuştur.” (s.29) ifadelerinden Türkçülük hareketinin teşkilatlı ve siyasi bir fikri hareket olsalar da bu siyasilikte yine de kültürel bir siyasilik söz konusudur. İttihat ve Terakki, Atatürk ve Alparslan Türkeş zamanları dışında Türk milliyetçiliği dil ve edebiyatta kültürel milliyetçilik yapan, farklı dernekler ve dergiler altında teşkilatlanılmış olsa da fikren çok başlı ve kültürel bir siyasi hareket olmaktan kurtulamamıştır. Bu kültürel siyasi hareketin fikri bir takım önerileri İttihat ve Terakki, Atatürk ve Alparslan Türkeş zamanları dışında milliyetçi olmayan sıradan partiler rağbet görmüş ancak hiçbir zaman bütüncül bir uygulama imkanı yakalayamamışlardır.
Yukarıdan beri özetlemeye çalıştığımız Osmanlıcılık, İslamcılık, Batılılaşma ve Türkçülük siyasi fikir akımları her ne kadar müstakil gibi görünseler de o günün aydınlarının bütün akımlardan etkilenmesi ya da fikirlerin giriftliği söz konusudur, bütün akımların birbirinde fikri olarak etkilendikleri görülmektedir.
“Türk Dünyası’nda Latin alfabesine ilk olarak 1917 yılında Yakutlar geçmiştir.” (s.37) 1926 yılında Bakü’de toplanan ‘I. Uluslararası Türkoloji Kongresi”ne Türkiye’den Atatürk’ün görevlendirdiği Mehmed Fuad (Köprülü), Dr. Ali Bey Hüseyinzâde (Ali Turan), İsmail Hikmet (Ertaylan) katılmışlar, kongrede ‘Birleştirilmiş Türk Elifbası’ adıyla Latin kökenli bir alfabe oluşturulmuş ve Türk topluluklarının bu alfabeye geçmesi kararlaştırılmıştır. 21-23 Mart 1993 yılında Antalya’da toplanan Türk Şûrası Türk devletlerinin alfabelerine “Q,X,W,¬N,A” (N üstünde bir çizgi, A üstünde iki nokta olacak) harflerini eklenmesine vara vermiş ve Türk dünyasında 34 harfli bir Latin alfabesinin uygulanması hakkında prensip kararı almıştır. 9-11 Eylül 2024 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Kazakistan’ın başkenti Astana’da bulunan Türk akademisi ve Türk Dil Kurumu iş birliği ile gerçekleştirilen toplantıda “Latin tabanlı Ortak Türk Alfabesi” önerisinde mutabakat sağlanmıştır.
Mirza Fethali Ahundzâde (Ahundof) (1812-1878) “Azeri Türkçesinde Avrupaî ve milliyetçi edebiyatın ilk ve güçlü temsilcisi olmuştur. Ahudzâde, mahalli Türk şivesiyle yazdığı komedileriyle tanınmıştır. Ahundzâde, önce Arap alfabesinin ıslahını savunmuştur. Sonra bu görüşünden vazgeçerek, Türkiye’deki harf inkılabından altmış yılı aşkın bir süre önce Latin harflerinin kabulünü savunmuştur.” (s.47) Türkiye’de Hayati Tek yazdığı “Kardaş Kömeği” adlı Azerbaycan’daki milliyetçi çalışmaları anlattığı romanda Mirza Fethali Ahundzâde hakkında bilgi vermektedir. Ben Mirza Fethali Ahundzâde’den bu roman dolayısı ile haberdar oldum. Yine Hayati Tek’in müstakil olarak yazdığı “Tağıyev asilzâdenin ötesinde” adlı romanı ile de Azerbaycanlı aydın ve zengin Türk Milliyetçisi Zeynelabidin Tagıyev (1838-1924) hakkında bilgi vermektedir.
“(Dilde, Fikirde ve İş’te birlik) ilkesini ortaya koyarak Türk Dünyasının birliğini savunan Gaspıralı İsmail ve kazan Türklerinden Yusuf Akçura, Azerbaycan Türklerinden Hüseyinzâde Ali Bey, Ağaoğlu Ahmed Bey ve Topçubaşıoğlu Ali Merdan Bey Türkiye dışında başlattıkları milliyetçilik alanındaki çalışmalarını, daha sonra Türkiye’de sürdürmüşlerdir.” (s.50-51) İsmi geçen Türk milliyetçileri her ne kadar Türkiye’de çalışmalarını sürdürseler de bu çalışmalar sadece içe dönük bir çalışma olmamış, bütün Türk dünyasını etkileyen tesiri altına alan bir milliyetçilik çalışması olmuştur.
“Sizlersiniz, ey kavm-i Macar bizlere ihvan, / Ecdadımızın müştereken menşe-i Turan” (s.52) diyen Hüseyinzâde Ali Bey (1864-1940) Müslüman Türkler arsındaki “ilk Turanî” ve “Pan Turanist” (s.52) Türk milliyetçisidir. “Azerbaycan coğrafyasının yetiştirdiği bu büyük Türkçü, bir mütefekkir olmasının yanı sıra Türkçeci, siyaset ahlakçısı, teşkilatçı, eylem adamı, bilim insanı, şair ve ressamdır.” (s.79) Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları” kitabının Hüseyinzâde Ali Bey’in Türkçülük hakkındaki fikirlerini dinledikten sonra ondan etkilenerek yazmıştır (s.80). Hüseyinzâde Ali Bey Osmanlı aydınları sadece İstanbul ve Osmanlı ülkesi merkezinde bir Türkçülük düşündükleri sırada Tatar diye bir millet olmadığını, Tatarların Türk olduğunu söyleyerek, Cengiz ve Timur’dan bahsederek bütün Türklerin birleşmesini savunan bir Türkçülük anlayışına sahip olmakla önder bir Türkçüdür (s.82). Zira Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, Fikirde ve iş’te birlik” ilkesi gibi Hüseyinzâde Ali Bey de “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Avrupalılaşmak” ilkesini vazetmiş, Ziya Gökalp de bu ilkenin “Avrupalılaşmak” kısmını alarak “Muasırlaşmak” şeklinde tadil etmiştir (s.86).
“Gaspıralı İsmail Bey, ömrü boyunca Türk Dünyası’nda özellikle kültür alanında birlik ve beraberliğin sağlanması, gelişmesi ve ilerlemesi için fikir üretmiş ve mücadele etmiş bir “Kültür Türkçüsü”dür.” (s.61) 1851 yılında Kırım’ın Bahçesaray şehri yakınlarındaki Gaspıra’da dünyaya gelmiş ilk öğrenimin Bahçesaray’da, orta öğrenimine Akmescid Erkek Ortaokulu’nda başlamış iki yıl sonra Voronej’de bir askeri okula, sonra da Moskova Askeri İdadisine gitmiştir (s.62). “O, eski usul mektep ve medrese sisteminin ise bunu temin edebilmesinin mümkün olmadığını görüyordu. Bu yüzden 1884’de Bahçesaray’ın Kaytaz Ağa Mahallesi’nde açtığı mektepte yeni bir öğretim metodu uygulamıştır.” (s.64) Bu mektepte uyguladığı “Usûl-i savtiye” metodu ile kırk günde öğrencilere okuma-yazma öğretmiştir. İsmail Gaspıralı Bey, ilk Usûl-i cedîd kız mektebini ablası Pembe Hanım Bolatukova’ya 1893’te Bahçesaray’da açtırmıştır. Yine Türk dünyasındaki ilk kadın dergisini “Alem-i Nisvan” (Kadınların Dünyası) adıyla 1905 yılında, 1906 yılında da ilk çocuk dergisi “Âlem-i Sıbyân” (Çocukların Dünyası) adıyla çıkarmıştır.
Yusuf Akçura “Büyük fikir ve ilim adamı, yazar ve siyasetçi [Yusuf] Akçura, Türkçülük cereyanının ve “Bütün Türklük” ülküsünün en güçlü ve en çalışkan temsilcilerinden biridir. 1904 yılında Türkçülük akımının manifestosu kabul edilen Üç tarz-ı Siyaset adlı makalesini yayınlamıştır. Türkçülüğün örgütlü mücadelesine öncülük etmiş, II. Meşrutiyet’ten sonra kurulan bütün Türkçü derneklerin kurucuları arasında yer almıştır.1920 yılında Ankara’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmıştır. (…) Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerinden olup ikinci dönem başkanlığını yapmıştır.” (s.66) Yine Sakin Öner Beğ’e göre Yusuf Akçura “Dünya Türklüğünü birleştirmek, geliştirmek, yükseltmek ve şanlı geçmişindeki şerefli mevkiine oturtmak ülküsüne gönül vermiş olan Akçura, kökü tarihin derinliklerine kadar uzanan milliyetçilik fikrinin Türkçülük fikrine ilk defa siyasi bir hüviyet kazandıran fikir adamımızdır.” (s.75) ancak burada anladığım kadarıyla Türk milliyetçiliğine siyasi hüviyet kazandırma ameliyesi sadece siyasi kültür ve düşüncede bir hüviyet kazandırmadır. Türk milliyetçiliğini Atatürk’ten sonra fiili olarak siyasette teşkilatlı bir siyasi organizasyon hüviyetini Alparslan Türkeş kazandırmış ve çeşitli partilerde dağınık bulunan milliyetçileri bir araya toplamıştır. Yusuf Akçura için ilmi, kültür ve bilinç milliyetçiliği önemli olduğu kadar “ırk ile tefsir olunan milliyetçilik” (s.76) esastır. Sakin Öner Beğ, Yusuf Akçura’nın milliyetçiliği Fransız ihtilaline dayandırması düşüncesine bir şerh koyarak “Türkçülük cereyanının Batı (Fransız) kaynaklı olduğu ve Tanzimat’tan sonra başladığı görüşlerine kesinlikle katılmıyorum. Halbuki bugün eldeki tarihi bilgi ve belgeler, Türklük şuurunun ve milliyetçilik fikrinin, Türklerde daha sözlü edebiyat döneminde destanlardan itibaren var olduğunu, Göktürk yazıtları ve Divânu Lugatî’t-Türk ‘te şahikalara çıktığını açıkça ortaya koymaktadır.” (s.77) şeklinde muhalefet etmektedir. Biz bu ifadelerden ve tarihi gerçeklerden hareketle mevcut olan “Türklük şuur ve milliyetçilik fikri”nin aydınlar ve siyasi devlet yöneticileri zümresinde elit bir bilinç olarak yaşamış olduğunu zaman zaman da bu bilincin kaybolduğu, halka çok fazla tesir etmediği, halk arasında yayılmadığı şeklinde anlıyoruz.
Aslında Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği mücadelesinde fikren ve beden yer almış, çileler çekmiş, çeşitli zorluklara ve engellemelere karşı durmuş insanları fikri ve çileleri bakımından birinci veya ikinci diyerek sıralamak, büyük ya da küçük demek çok doğru bir tasnif değildir. Bir sıralama yapılacaksa o da sadece yaşadıkları yılar, ya da dünyaya gelişleri yani doğum tarihleri bakımından bir sıralama yapılabilir, ancak böyle bir sırlama doğru olabilir. Yoksa hiçbir eser vermemiş, hiçbir fikir üretmemiş olsalar bile o ıssız ve yalnız zamanlarda bedenen Türkçülük ve Türk milliyetçiliği fikri tarafında bulunmak ve olmak bile hepsini büyük adam ve mütefekkir yapar.
Türkçü milliyetçi aydınlar zamanın ihtiyaçlarına göre sosyalist veya liberal olmuşlar, milliyetçiliklerine rağmen güçlü olan fikri akım ve ideolojiler ile hareket ederek Türk milletinin dertlerine çara bulacaklarını düşünmüşlerdir. Mesela bunlardan Hüseyinzâde Ali Bey, Neriman Nerimanov, Sultan Galiyev gibi Türkçüler hayatlarının bir döneminde sosyalist bir bakış açısına sahip olmuşken, Ağaoğlu Ahmed Bey gibi bazıları da liberal bir Türkçülük akımına kapılmışlardır.
Sakin Öner Beğ, Ahmet Ağaoğlu’nu anlatırken onun medeniyeti bir hayat tarzı olarak tarif ettiğini ifade ettikten sonra “Ağağolu dünyada üç medeniyeti şöyle tasnif eder. Birincisi, Hindistan, Çin, Çinhindi, Kore ve Japonya’ya yayılmış olan tahminen sekiz yüz milyonluk Buda-Brahma Medeniyeti; ikincisi, Avrupa, Amerika ve Avustralya’yı içine alan [Hristiyanlık dininin hâkim olduğu coğrafyada] Batı veya Avrupa [Hristiyan] Medeniyeti ve üçüncüsü, Afrika’yı hemen hemen tamamen Asya ile Avrupa’nın bir kısmını içine alan İslam Medeniyetidir.” (s.92) ifadeleriyle farkında olmadan medeniyetin inancalar dayandığını ve aynı inanca mensup milletlerin ortak ürünü olarak tıpkı Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar’ın medeniyet tarifi gibi tasnif etmektedir. Sakin Öner Beğ, Ağaoğlu’nun medeniyet anlayışını “İnsani hiçbir şeyin insana yabancı olmadığını, medeniyet alanındaki mağlubiyetimizin kesin olduğunu, bunun için ne kadar acı da olsa galip medeniyeti benimsemek mecburiyetinde olduğumuzu belirtmiştir.” (s.93) ortay koymaktadır. Ancak burada medeniyet değiştirmenin din değiştirmeyi de gerektireceğini ifade etmemektedir. Zira medeniyet üzerine çalışmış başta Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar olmak üzere Sabri Fehmi Ülgener, Mümtaz Turhan, Mehmet Genç gibi birbirini tamamlayan aydınlarımız özetle; medeniyet anlayışının bir zihniyet meselesi olduğunu, toplumsal zihniyeti de dinin kaidelerinin oluşturduğunu, dolayısıyla dinlerin insana bakış açısının medeniyetin insancıl tarafını ortay koyduğunu ve din değiştirmeden medeniyet değiştirilemeyeceğini, medeniyetlerin küçüğü büyüğü, aşağısı yükseği, galibi mağlubu olmayacağını her medeniyetin kendi içinde bir değer olduğunu, Amazonlarda yaşayan ilkel kabilelerin medeniyetlerinin bile kendi içinde büyük bir medeniyet olduğunu nitekim Batı Medeniyeti dediğimiz medeniyetin insanlık anlayışının kendisine has olduğunu ve kendisi dışındaki millet ve medeniyetlere yaşam hakkı tanımadığını ifade ederek ortaya koymuşlardır. Zira Mehmet Akif Ersoy da Batı Hristiyanlık medeniyetinin sömürgeci, saldırgan, vahşi yüzünü “Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, /Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?” diyerek izah etmiştir.
Mehmet Emin Resülzâde (1884-1955) de Azerbaycan’ın yetiştirdiği Türkçülerdendir (s.94). Azerbaycan devletinin kurucusu ve ilk Devlet Başkanıdır (s.95). “Bir kere yükselen bayrak, bir daha inmez!” (s.95) meşhur sözü Mehmet Emin Resülzâde’ye aittir.
Neriman Nerimanov (1870-1925) Türk Kurtuluş Savaşında Türkiye’ye büyük maddi ve manevi destek vermiş, “ilk Türk Halk Kütüphanesi’ni açmıştır.” (s.100) Mehmet Emin Resülzâde Cumhurbaşkanlığında 1918 yılında kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin Komünist Kızıl Ordu tarafından yıkılmasından sonra 28 Nisan 1920 yılında kurulan Azerbaycan Sosyalist Cumhuriyeti’nin 1922 yılına kadar Cumhurbaşkanlığını Neriman Nerimanov yapmıştır. Sakin Öner Beğ Mehmet Emin Resülzâde ve Neriman Nerimanov hakkındaki düşüncelerini “Bazı kaynaklarda Nerimanov ile Mehmed Emin Resülzâde birbirlerine karşıt kişiler olarak gösterilmiştir. Halbuki, Resulzâde ile Nerimanov gençlik arkadaşıdırlar. 20.yüzyılın başında ikisinde de Marksizm’in etkisi görülmüştür ama her iki liderin de tek amacı, “bağımsız Azerbaycan’dı. İkisi de Türk milliyetçisiydi.” (s.103) Belki de Nerimanov ve Sultan Galiyev’in komünist Rusya’da etkinliklerini azaltan Türk milliyetçiliği kimlikleridir.
Zeki Velidi Togan (1890-1970) (Ahmed Zeki Velidi Togan) “Umumi Türk Tarihi ilminin dünyadaki sayılı uzmanlarından biridir. Aynı zamanda Türkolog, Başkurt devrimi ve bağımsızlık hareketi önderi ve siyaset adamıdır.” (s.104) Her ne kadar Zeki Velidi Togan ismi okuyucuda Osmanlı dönemi Türk Milliyetçileri izlenimi doğursa da Zeki Velidi Togan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında görevler almış bir yakın dönem Türk milliyetçisidir. Hata “3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayları’ndan sonra açılan ‘Irkçılık-Turancılık Davası’nda başta Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Orhan Şaik Gökyay, Hüseyin Namık Orkun ve Hikmet Tanyu olmak üzere tutuklanan 213 Türkçüden biridir.” (s.106)
Sadri Maksudi (Arsal) (1879-1957) “Türkiye dışında yetişen Türk milliyetçilerinden biri de devlet, siyaset, hukuk, bilim ve fikir adamı Kazan Türkü Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi (Arsal)’dir.” (s.106) 22 Temmuz 1917 tarihinde Kazan’da toplanan Rusya Türk-Tatarları Kurultayı”nın aldığı kararla kurulan Muhtar Türk Devletinin başkenti Ufa şehri olurken “30 Kasım 1917’de yapılan Millet Meclisi’nin ilk toplantısında bu yeni devletin başkanlığına Sadri Maksudi getirilmiştir.” (s.108)
Görüldüğü gibi Türkiye dışından gelen Türk Milliyetçisi aydınların birçoğu kendi yurdunda devlet başkanı veya devlet adamı olarak hizmet etmiş Türk milletinin bağımsızlığı bilincine ermiş kişilerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesi ve kuruluşunda fikri ve fiili katkılar sunan Türk dünyasının çeşitli yerlerinden gelmiş Türk milliyetçi aydınlara sahip olması dolayısıyla Dış Türkler meselesine en fazla aşina olması gereken Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Türklerdir. Bağımsızlığımızın fikir ve fiili destekçileri olan bu Türk milliyetçisi aydınlarımıza ve içlerinden çıkmış oldukları Türk topluluklarına minnet borçluyuz.
Sakin Öner Beğ “Sovyetlerin Zulmüne Uğrayan Milliyetçi Şahsiyetler.” (s.115) başlığı altında müstakil bir yazı yazmış ve bu yazısında gerek Çarlık Rusya’sı gerekse Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kısaca Rusya tarafından zulüm yapılan Milliyetçi Türk aydınları arsında “Fatih Kerimi, Ayaz İshaki, Sultan Galiyev, Alihan Bökeyhan, Ahmet Baytursun, Miryakub Dulatoğlu, Mustafa Çokay, Süleyman Çolpan, Mağcan Cumabay, Ahmet Cevad, Hüseyin Cavid ve Elmas Yıldırım” (s.117) saymıştır. Sosyalizm ve komünizme destek veren Türk aydınlarının göremedikleri mesele siyasal bir ekonomik sistem olarak gördükleri Marksizm’in perdeleme vazifesi görerek Rus milliyetçiliğini yüceltmeye çalıştığıdır. Eğer Türk milliyetçiliği yaparak Türk kültürünün yaşamasını ve en azından Türk devletinin özerkliğini savunursan emperyalist Rus milliyetçiliğinin hedefi durumuna gelirsin, nitekim Sosyalist veya komünist Milliyetçi Türkçü aslen Türk aydınlar bu duvara toslamışlar, kimi hayatını verirken kimi hapislerde, kimi de sürgünlerde zulme maruz kalmışlardır. Bence Türk milliyetçilerinin daima hedefi Ülkücü Türk milliyetçilerinin kendine düstur edindiği “Her şey Türk için, Türk’e göre, Türk Tarafından” ve “Ne Amerika Ne Rusya Ne Çin Her Şey Türklük İçin” ilkeler çerçevesinde tam bağımsızlık olmalıdır. Dünya konjonktüründe dengeler gereği elde edebildiği alsa da nihai hedef tam bağımsızlıktır.
Fiili bir Türk birliğinin sağlanamayacağını düşünen Mustafa Çokay (1890-1941) ömrü boyunca Türkistan’ın bağımsızlığı uğrunda çalışmış, Türklerin kültürel birliğini savunmuş ve “Her dış Türk’ün iki vatanı vardır; birincisi kendi anavatanı, ikincisi Türkiye’dir.” (s.131) diyerek Türk dünyası için ve Türk milliyetçiliği mücadelesi için Türkiye’nin önemine işaret etmiştir.
Türkiye dışında yetişmiş ve Türk milliyetçiliği uğrunda mücadele etmiş Süleyman Çolpan (1893-1938) Türkistan’ın en büyük şairlerinden biridir. Sakin Öner Beğ Türkiye ile ilgisini de “Türkiye Türkçesinin bütün Türk Dünyasının ortak dili olmasını savunacak kadar şuurlu bir Türkçü olan Çolpan, ‘Anadolu kışlağının muzaffer ordularına’ hitaben yazdığı Tufan şiirinde şöyle der: Ey İnönü, ey Sakarya, ey istiklal erleri/Milli misak alınganca toktalmasdan ilgeri…” (s.132) ifadelerini aktararak Kurtuluş Savaşını desteklediğini dile getirmektedir.
“Türk milliyetçiliğinin 1908-1923 yılları arasındaki dönemine, ‘II. Meşrutiyet Dönemi Türkçülüğü’ demek daha doğrudur.” (s.150) diyen Sakin Öner Beğ “Türkçülerin yakın ülküsü, Türkiye coğrafyasındaki Türklerin birliğini ve milli bir devletin kurulmasını sağlamaktı. Uzak ülküsü ise bütün Türklerin bir bayarak altında toplandığı ‘Turan’ı kurmaktı.” (s.150) şeklinde Türkçüğün hedefinin ne olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dönemde gelişen “Edebi Türkçülük” ile “milli edebiyat” geliştirilirken “Siyasi Türkçülük” ile de milli bir devletin kuruluşunun fikri temelleri oluşturulmuştur (s.153).
1908-1923 tarihleri arsındaki II. Meşrutiyet Dönemi Türkçülüğünün ilk cemiyet ve dergisi 25 Aralık 1908 yılında kurulan Türk Derneği ve yayın organı Türk Derneği Mecmuasıdır (s.153). Hüseyin Namık Orkun’a göre Türk Derneği Türkoloji için kurulmuştur (s.154). Türk Derneği kapanınca mensupları Türk Yurdu Cemiyetine ilhak olmuş daha sonra da Türk Yurdu Cemiyeti mensupları Türk Ocakları Derneğine katılmışlardır (s.155).
Türk Teavün (Yardımlaşma) Cemiyeti Kıbrıs’ta II. Meşrutiyet Devri’nde 1908 yılında “İngiliz idaresinde, Rum baskısını en ağır biçimde yaşarken varlık mücadelesi veren Kıbrıslı Türk aydınları tarafından, korunma ihtiyacını karşılamak için kurulmuştur.” (s.157-158) “Terakki Kulübü” ve “Hürriyet Kulübü” adlarıyla ikiye bölünmüş ancak daha sonra tekrar “Hürriyet ve Terakki Kulübü” adıla bileşmişler nihayet 1923 yılında ‘Birlik Ocağı’ adıyla (s.158) faaliyet göstermek istemişse de başarılı olamamıştır.
Jön Türklerin devamı olduğu söylenen İttihat ve Terakki de dahil derneklerin birbirinin devamı olduğunun söylenmesi eğer sadece bazı kurucularının yeni kurulan dernekte kurucu olmaları dolayasıyla ise yanlış bir tespit yapılmaktadır. Eğer yeni kurulan dernek doğrudan devamı olduğu söylenilen derneğin her türlü fikir amaçlarını bundan sonra kendisinin takip edeceğini tüzüğünde beyan etmedikçe devamı demek çok doğru değildir. Eski derneğin devamı olduğunu söylemek suretiyle bir önceki derneğin bütün olumsuzluklarını da yeni derneğe miras bırakılmış olunmakta, toplum yeni derneğe bakış açısını eskinin eksikleriyle birlikte oluşturmakta, bu durum yeni derneğin önüne bir engel olarak çıkmaktadır. Eski kapatılmış başarısız dernekten yeni derneğe geçen birkaç kişi fikirlerini de tadil etmiş olacaklarından eski fikirleriyle değil düzeltilmiş haliyle yeni yerde görev alırlar.
Türk Yurdu Cemiyeti 31 Ağustos 1911 yılında kurulmuştur ve 30 Kasım 1911’de de daha sonra Türk ocakları Cemiyetinin yayın organı olacak olan Türk Yurdu Mecmuasını yayınlamıştır (s.158).
Türk Ocakları Tıbbiye öğrencileri ve Türkçü aydınların ortaklaşa kurdukları bir dernek olarak 20 Haziran 1911’de Ağağoğlu Ahmed’in evinde toplanan bir grup tarafından kararlaştırılmış ve “Türkçülük düşüncesini yayacak ve yaşatacak bir derneğin kurulması ve adının da ‘Türk Ocağı’ olması, 3 Temmuz 1911’de yapılan” (s.163) ikinci toplatı da karar verilmiştir. Bu tarih “3 Temmuz 1911” Türk Ocağının “fiili kuruluş tarihi” olarak kabul edilir (s.163). Türk Ocaklarının resmi kuruluşu, 25 Mart 1912’de tamamlanmıştır (s.163). “Selanik’in 9 Kasım 1912’de düşman işgaline uğraması ile bu şehirde Genç kalemler hareketini yürüten Ziya Gökalp ile Ömer Seyfettin’in İstanbul’a gelmeleri ve Türk Ocağı’nın faaliyetine katılmaları, bu Ocak’ı Türk Milliyetçiliğinin en büyük bayraktarı konumuna getirmiştir.” (s.165)
Avrupa’ya eğitim için giden Türk gençlerinin öğrenci organizasyonları olarak kurulan Lozan, Cenevre, Neucthâtel, Paris ve Berlin Türk Yurtları dernekleri İstanbul’da kurulmuş bulunan Türk Yurtları ve Türk Ocakları paralelinde faaliyet göstermişler ve Türkçülük yapmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türkiye’de başbakanlıklar ve bakanlıklar yapan “Yusuf Kemal (Tengirşenk) Paris Türk Yurdu, Mahmut Esat (Bozkurt) Lozan Türk Yurdu, Şükrü (Saraçoğlu) Cenevre Türk Yurdu cemiyetlerinde çalışmışlardır.” (s.169-170)
Yurt içinde ve yurt dışında Türkçülük yapmak için çıkarılan gazete ve dergilerde yazı yazan yazarların bir kısmı daha sonraki yıllarda Türkçülük dışında fikirler savunmuşlar, hatta aralarından Yakup Kadri ve Zekeriya Sertel gibi sosyalist olanlar bile çıkmıştır. Buradan şu sonuca varabiliriz. Osmanlının son dönemlerinde yetişmiş aydınların temelde ortak bir yönü vardır. O da hemen hemen hepsi milliyetçidir. Her ne kadar milliyetçiliklerinin merkezinde Osmanlı olma bilinci yer alsa da bu kitapta Sakin Öner Beğ’in zaman zaman belirtiği gibi onlar Osmanlıcılığı Türk milleti yerine kullanıyorlardı.
“Türk Dünyası’nda alfabenin ıslahı konusunu ilk defa gündeme getiren kişi, Azerbaycan sahsında yetişen Türkçü şair, yazar ve fikir adamı Ahundzâde Mirza Fethali’dir.” (s.183) Osmanlı devletinde ise Münif Paşa’dır. Daha sonra Ali Suavi, Yenişehirli Avni Bey, Namık kemal, Şinasi, Ahmed Mitat Efendi, Ahmed Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Ebbüzziya Tevfik, Macid Paşa ve Ali Sedat Bey de alfabe hakkında kendi görüşlerini ortaya koymuşlardır (s.183). Enver paşa da bu alfabe tartışmalarına katılmış 35 sessiz, 10 sesli harften oluşan 45 harfli, ayrı yazılan Arap harflerinden oluşan alfabe geliştirmiş ve Hadd-ı Cedid, Hatt-ı Enverî, Ordu Elifbası, Alman Yazısı gibi adlarla anılmıştır (s.187). Enver Paşa’nın geliştirdiği Huruf-u mufassala alfabesi ile yazılmış tek eser 1496 sayfadan ibaret 1914-1915 Ordu Salnamesi’dir.
Türk milletinin Türkiye’nin kurtuluş savaşın dönemini anlatan “Millî Mücadele Dönemi Edebiyatı (1919-1923)” (s.199) isimlendirmesi “Millî Mücadele Dönemi Edebiyatı şair ve yazarları, Türk’ün yok olma var olma mücadelesi olan istiklal Harbi’nin büyüklüğünü, çekilen acıları ver sıkıntıları, düşmanla iş bitliği yapan şuursuzların ihanetlerini, milletin ve ordunun çektiği sıkıntıları ve yaptığı fedakarlıkları, çeşitli cephelerde yaşanan olayları ve gösterilen kahramanlıkları, tarihe not düşmek ve toplumsal hafızayı diri tutmak amacıyla şiir ve nesir türlerinde” (s.200) verilmiş eserlerden “şiir, hikaye, roman, tiyatro, anı-mülakat, deneme ve makale” (s.201) türlerinden oluşur. Sakin Öner4 burada verdiği iki farklı bilgi ile de bizim dikkatimizi çekmektedir. Birincisi bu dönemde kaleme alınan tek romanın Halide Edip Adıvar’ın Kurtuluş Savaşı sırasında yazmış olduğu “Ateşten Gömlek” romanı ve diğeri de Mustafa Kemal Atatürk’ün 3 ayda yazmış olduğu “Nutuk” adlı konuşma metninden oluşan Kurtuluş Savaşı safahatını anlatan kitabıdır ki bu konuda verdiği dikkat çeken bilgi Gazi Mustafa Kemal Paşa “Nutku” herkesin – belki dikkatsizlik nedeniyle edindiği zann-ı galip ile- bildiği gibi Meclis’te okumamış, aksine Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 2. büyük kurultayında 15-20 Ekim 1927 tarihinde okumuş olduğu bilgisidir. Millî Mücadele sırasında yazılan en önemli şiir Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşımız’dır.
“II. Meşrutiyet Dönemi’nde Yetişen Milliyetçi Şahsiyetler” (s.209) başlığı altında bu dönemde dışardan gelen Milliyetçi Türk aydınlardan başka bizzat Osmanlı ya da Türkiye sınırları içinden yetişen Türk Milliyetçisi aydınlara yer vermektedir. “bu dönemde Türkiye’de yetişen başlıca milliyetçi-Türkçü şahsiyetler şunlardır: Mehmet Emin (Yurdakul), Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Necib Asım (Yazıksız), Veled Çelebi (İzbudak), Ömer Seyfettin, Ali Canip (Yöntem), Ziya Gökalp, Filibeli Ahmet Hilmi, Raifpaşazâde Mehmed Fuad, Mehmed Necib (Türkçü), Mehmed Ali Tevfik (Yükselen), Hamdullah Suphi (Tanrıöven), Mehmed Fuad (Köprülü), Süleyman Nazif, Mehmed Âkif (Ersoy), Yahya Kemal (Beyatlı)” (s.209) Türk Edebiyatında “Türk şairi” (s.209) ve “Milli Şair” (s.210) unvanlarıyla ilk anılan kişi Mehmed Emin Yurdakul’dur. Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Ocağına en fazla hizmeti geçen ve “Milli Hatip” unvanı almış, “kudretli hitabet kabiliyetiyle birçok genci Türkçülüğün sihrine sürükleyen değerli bir şahsiyettir.” (s.215)
Sakin Öner Beğ’e göre Osmanlıcı ve İslamcı olduğu halde Filibeli Ahmed Hilmi (Şehbenderzâde) (s.213) ve Türkçülük hareketinin tam içinde olmadıkları halde vatanî ve milli konulardaki eserleriyle Süleyman Nazif, Mehmed Akif (Ersoy) ve Yahya Kemal (Beyatlı) da Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği ele alınırken söz edilmesi gereken milli konularda hassasiyetleri bulunan kişilerdir (s.215-216).
“1910’lara kadar ‘Türk’ kelimesinin yazımında ‘ü’ sesi veren ‘vav’ kullanılmıyordu. Necib Asım, Veled Çelebi ile birlikte, ‘Türk’ kelimesini ilk defa o dönemde kullanan imlanın aksine ‘vav’ harfi ile yazmışlardır. Bu suretle ‘Trk’ şeklinde yazılan ‘Türk’ diye yazılmaya başlanmıştır. Bundan dolayı her ikisi [Necib Âsım ve Veled Çelebi] de ^Vav’lı Türk’ lakabıyla anılmışlardır. ‘Türk’ kelimesinin yazımında ‘vav’! harfinin kullanımından sonra, Türk düşmanlarının Türk’ü aşağılamak için kullandıkları ‘Etrâk-ı bî-İdrâk’ ifadesinin yazılması mümkün olmaktan çıkmıştır.” (s.238-239) ifadesi ilk Türk tarihini yazan, dilci Necip Asım (Yazıksız) (1861935) eliyle Türk milliyetçiliği ile Türk milletini yüceltmenin ilk adımı olan Türklük etrafındaki şüphe ve zanları temizlemek çabasının tezahürüdür.
Veled Çelebi (İzbudak) (1869-1953) Mevlana’nın soyundan bir Mevlevi olarak Konya’da doğmuş ve Konya Mevlâna Dergahının postnişinliğine -1909 yılında geçmiş 9 yıl bu görevi sürdürmüştür- birisi olarak Türkçü ve Türk dili uzmanı bir aydınımızdır. Veled Çelebi Arapça ve Fasça’nın yanında “Türkçenin Uygur, Kıpçak, Türkmen, Çağatay, Azeri, Özbek, Tatar, Kırgız, Çuvaş, Yakut ve Kalmuk lehçelerini öğrenmiştir.” (s.242) Veled Çelebi “Mevlevi dervişlerinin Türk diline olan ilgisizliklerini eleştirerek Türkçe bir sözlük yazmaya karar vermiştir. Necib Âsım’la birlikte Türk grameri ve tarihi konusunda incelemeler yapmış, onun teşvikiyle 12 ciltlik Türk Dili Lügati’ni kaleme almaya başlamıştır.” (s.244) I. Dünya savaşı sırasında Mevlevi dervişlerinden kurduğu ‘Mucahidin-i Mevleviyye’ alaylarının kumandanı olarak Şam’a giderek Kanal Harekâtına katılmıştır. 1919’da Sultan Vahdettin’in iradesiyle çelebilik makamından azledilmiştir (s.244).
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin membaı olan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bedenim babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.” diyerek işaret ettiği Ziya Gökalp (1876-1924) “İlk yazılarında Namık Kemal’in etkisiyle Osmanlı milliyetçisi olan Gökalp, Hüseyinzâde Ali Bey’in etkisiyle Türkçü olmuş, Selanik’te ise Ömer Seyfettin’in etkisiyle ‘dilde Türkçülük’ fikrini benimsemiştir.” (s.258) Sakin Öner Beğ’e göre “Gökalp, ırkî Türkçülere de kavmî Türkçülere de coğrafî Türkçülere de Osmanlıcılara da İslamcılara da Ferdiyetçilere de karşıdır. Milliyetçiliğin bir ırk, kavmiyet, coğrafya, ümmet, ferdiyet konusu olmadığını, bir ‘eğitim ve kültür’ konusu olduğunu belirtir. Ona göre millet aynı kültürel iklimde yetişen ve aynı eğitimi almış insanlar topluluğudur.” (s.261)
Necib (Türkçü) (1872-1950)’nün dil konusundaki ilkeleri “Anadolu ve Rumeli Türklerinin konuşma dilini yazı dilinin temeli yapmak, Türkçenin Arapça ve Farsça ile ilişkisini kesmek, bilim terimlerini Türkçeden karşılamak”tır. (s.266-267) Sakin Öner Beğ, Necib Türkçü hakkında “dildeki ıslahat hareketlerini bilimsel ve felsefi temele oturtan modern anlamda ilk Türk bilimcisi” (s.267) olduğu kanaatine sahiptir.
Sakin Öner Beğ, Süleyman Nazif (s.281), Mehmet Akif Ersoy (s.287), Yahya Kemal Beyatlı (s.297) gibi özünde millet sevgisi olan ve her Türk vatandaşının taşıması gereken milliyet duygusu ancak Türkçü Milliyetçi olmadıklarını kendileri de bizzat ortaya koymuş olan fakat günümüzde milliyetçilikleri daha çok vatan sevgisiyle özdeşleşmiş aydınları da “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 2” adlı kitabında vatan ve millet davasında faydalı oldukları yadsınamayacak, milliyetçilik duygusunu besleyen tarihi şahsiyetler arasında saymaktadır.
Sakin Öner Beğ’e göre bizzat Süleyman Nazif hayatında görülen Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük düşünce sıralaması olduğu gibi Osmanlı devletinde de aynı sırayı takip ederek uygulanma imkânı bulmuşlardır. “Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin devleti ayakta tutmak için uygulamaya çalıştıkları ‘Osmanlıcılık ve İslamcılık’ siyasetleri, önce Hristiyan azınlıkların ve daha sonra da Müslüman azınlıkların bağımsızlık isteğiyle devlete karşı ayaklanmaları neticesinde geçerliliklerini kaybetmiş, devleti ayakta tutabilecek tek fikir olarak ‘Türkçülük’ siyaseti kalmıştı.” (s.310) Yalnız bu ifadede geçen “Müslüman azınlıklar” ifadesi pek doğru bir ifade değildir. Çünkü Osmanlı Devleti gütmüş olduğu İslamcılık siyasetinin temeli olan Ümmetçilik anlayışıyla İslam dinine inanları azınlık olarak kabul etmiyordu. Hatta Araplar ‘kavm-i necib’dir. Azınlık olarak görüleneler din olarak Hristiyan olanlar, sadece; Rum ve Ermenilerdi.
Sakin Öner Beğ’e göre “Osmanlı Devleti’nde 18. Yüzyılın ortalarında başlayan ve 1900 yıllarında başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde gelişmesini sürdüren Batı’yı model alan ‘modernleşme’ çabaları 20.yüzyılın başlarında da devam ediyordu.” (s.310) Osmanlı devleti modernleşeme ve milliyetçiliği “sivil ve askeri eğitim kurumlarında eğitim gören gençlerimizin düşünce dünyalarını” (s.311) değiştirerek okullarda okuyan öğrenciler üzerinde ve bizzat insan unsuru vasıtasıyla yapmaya çalışmıştır. Çünkü hazır olmayan insan sunulan kültürel yenilikler ve teknolojik aletler pek kabul görmüyor zaman zaman da din dışı bulunarak karşı çıkılıyordu. En doğru modernleşmenin ya da kalkınmanın insan yapılan yatırım ile olacağı kesindir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçiliğine değinen Sakin Öner Beğ “Benin yaradılışımda bir fevkaladelik varsa, o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.” (s.312) ifadesini aktararak onun “Türk olarak yaratılmış” olduğu vurgusuna işaret etmektedir. Ancak bugüne kadar onun “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesini yorumlayanlar onun Türklük bilincinin sadece kültürel olduğunu ifade ederek ırkçı olmadığı üzerinden yorumlamışlardır. Halbuki onun bu ifadesini genetik manada Türk olmaktan da mutluluk duyduğunu göz önüne alarak da yorumlamak gerekir. Atatürk genetik olarak Türk yaratılmaktan da mutluluk duymaktadır. Onun “Ne mutlu Türküm diyene!” ifadesinde vurgulamak istediği, aslında Türk genetik yapısında yaratılmış ve ancak Türklüğünün şuurunda olanların mutlu olacağıdır. Çünkü Türk ırkına mensup yaratılmak elinde olmayan ve kendi tercihiyle olmayacak bir durumdur. Atatürk’ün “Allah milyarlarca insan içinde Türklük bilincinde bir insan olarak yarattığı için o insan ne kadar mutludur.” demek istediğini düşünen hiç olmamıştı.
Belki burada Türk olmayanlar hiç kastedilmediler. Türk olup da Türklük bilincinde olanlar kastediliyor. Ayrıca Atatürk’ün yetişme döneminde her ne kadar milliyetçilik ve Türkçülük akımı yeni yeni başlamış olsa da Devletin güttüğü siyasi politikalarda Türklük pek itibar edilmeyen bir etnisitedir. O “Etrâk-ı bî-idrâk”ı bütün zerrelerinde hissederek büyümüştür. Nitekim Atatürk’ün “Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.” (s.316) ifadesi biz teyit etmektedir.
Türkiye’de alfabe değişikliği yüzünden bir anda cahil olduk tartışmaları devam ederken Sakin Öner Beğ “Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 Türkiye’sinde [Arap Alfabesiyle] okur oranı yüzde yedi oranındaydı. Bu oran kadınlarda binde dörde kadar düşüyordu. O tarihteki Osmanlı Türkçesiyle yazabilen oranı ise yüzde bir civarındaydı.” (s.332) diyerek bu tartışmaya bir açıklama getirmektedir. 3 Kasım 1928’de kabul edilen ‘Türk Harfleri Hakkındaki Kanun’ ile Latin alfabesi kabul edilmiş (s.336) ve 1 Ocak 1929 tarihinde başlayan Millet Mektepleri ile açılan 20487 kursa 1075500 kişi katılmış bunların 597010’u okuma yazma öğrenmiştir (s.337). Altı yıl gibi kısa bir sürede “1935’te okuryazar nüfus yüzde 15’e ulaşmıştır. Yedi yılda örgün eğitimden gelen yüzde iki buçukluk oran da bu orana eklendiğinde toplamda yüzde 17,5’luk bir sonuç elde edilmiştir.” (s.337) altı yüz sene yaşayan Osmanlı’daki okuryazar oranına bakınca bu oran büyük başarıdır.
Atatürk tarafından Türk Dil Tetkik Cemiyetinin kurulduğunu ve yine Atatürk zamanında dil kurultaylarının yapıldığı bilgisini veren Sakin Öner Beğ bu bilgiler yanında Atatürk ve dil uzmanlarının “uydurmacılık” ve “tasfiyecilik” yoluyla dili anlaşılmaz kıldıklarını, Güneş Dil Teorisi (s.348) ile de yanlış bir yola girildiğini ifade etmiş ve dönüşü olmayan bu yolda Atatürk ısrarcı olmaktan vazgeçerek işi oluruna bıraktığını ifade etmektedir.
Sakin Öner Beğ yazdığı “Üçüncü Bin Yılın Türk Gençliğine Sesleniş” (s.381) adlı yazısında Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”, Alparslan Türkeş’in gençlere verdiği önem gibi Türk gençliğini geleceğin sahibi olarak görmüş ve onların Türk Milliyetçisi, Türkçü olmalarını, Türk dilini ve Türk tarihini öğrenip, Türk milli kimliğine sahip çıkmalarını, Türk birliği, Turan için çalışmalarını, Türk kültürünü öğrenip yaşatmalarını, aklı bilimi rehber edinmelerini, kendilerini iyi yetiştirmelerini “Sadece iyi yetişmek de yetmez., işimizde de en iyi olmak, kendimiz sürekli yenilemek zorundayız. Yenileyerek gelişmek, gelişerek değişmek zorundayız. Çünkü durmak gerilemektir.” (s.393) şeklinde öğüt verip ve ideal aşılamaya çalışmıştır.
Sakin Öner Beğ Göktürklerden başlayarak Türk Milliyetçiliği tarihini bu iki ciltte toplamıştır. Ancak “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” eğer Atatürk’ten sonraki Türk Milliyetçiliği çalışmaları ve devleti milleti koruma mücadelesi dikkate alınmaz yazılmazsa eksik kalır. Sakin Öner Beğ üçüncü bir cilt olarak Atatürk’ten sonraki ve özellikle 1944 tarihinden sonraki Türkiye’de Türk Milliyetçiliği ile Türk Dünyasındaki Türk Milliyetçiliği tarihini de müstakil bir cilt olarak yazmalıdır ki kendi yaşadığı şahit olduğu zamanı da yazmış olsun. Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Dündar Taşer ve Seyit Ahmet Arvasi, Ebulfez Elçibey, Mustafa Cemil Kırımoğlu, Dr. Sadık Ahmet vb. gibi yakın Türk tarihindeki Türk milliyetçilerinden de bahsetmelidir. Biz bu cümleleri yazdıktan sonra okuduğumuz sayfalarda Sakin Öner Beğ “Kitabımızın ikinci cildini sonlandırırken Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi’nin yedinci dönemi olan Atatürk Dönemi’nden Sonra Milliyetçilik (1938’den günümüze kadar) Dönemine genel olarak bakmakta yarar bulunmaktadır.” (s.371-372) diyerek Atatürk Sonrası Türk Milliyetçiliği Tarihi Döneminin yazılmasına ihtiyaç olduğunu da ortaya koymuştur. Sakin Öner Beğ bu ihtiyaç için her ne kadar bölüm demişse de sonuç bölümünde genel hatlarıyla kısa ve birkaç sayfada özet olarak ele almıştır. Biz Sakin Öner Beğ’in yedinci bölüm dediği Atatürk Sonrası Türk Milliyetçiği Tarihi’nin 3. Cilt olması gerektiğinde ısrarcıyız. Çünkü yaşanılmış yakın bir tarihtir ve hala bu günlere etkisi devam etmektedir.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.