« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

27 Nis

2026

Gönül Soframızdan Mızrabın Tellerine

27 Nisan 2026

Kış döneminde, kapalı ve bize göre "lüks" sayılabilecek mekânlarda verilen iftarlara karşı, biz yıllar önce kendi alternatif modelimizi başlatmıştık. Ramazan’ın yaz aylarına denk geldiği o yıllarda, Üsküdar’da bir çay ocağının önünde, sokakta yan yana birleştirdiğimiz tavla sehpaları ve alçak ahşap taburelerde kurduğumuz o gelenekselleşen soframız... Menümüz sadeydi: Zeytin, peynir, domates, biber, karpuz ve tabii ki demli bir çay.

60 kişilik katılım öngörürken 150-200 kişiye ulaşan o tatlı telaş, o muazzam hengâme hâlâ hafızalarımızda. Bazen lüks mekânlara ödenen hesabın iki katını sadece içilen çaylara verdiğimiz, iftardan sahura kadar süren o kopmaz birliktelikler sokağın asıl bereketini oluşturuyordu. Zamanla Halil Abi’nin Kayseri pastırma takviyesi, Kamuran’ın tatlısı, Mustafa Abi’nin Trakya kaşarı ve Yusuf Abi’nin "Çorbasız iftar mı olur?" takıntısıyla menümüz de kendi karakterini buldu.

Ramazan tekrar kışa dönünce o büyük curcuna yerini biraz sükûnete bıraktı; havalar soğudu, eski kalabalıklar dağıldı. Tabii tek sebep hava da değildi ama o başka mevzu, girmeyelim...

Birkaç yıl önce, yine böyle küçük bir grupla, programsız bir şekilde aynı sofrayı kurmuştuk. Birkaç gün sonra Harun Abi aradı; sesi biraz kırgın, biraz sitemkâr... "İftar vermişsiniz, beni neden çağırmadınız?" dediğinde şaşırmıştım. "İftar vermedik abi," dedim. "Peki Facebook'ta gördüğüm ne?" diye sorunca durumu anlattım. Meğer o kareleri görünce, "İftar verdiler de beni davet etmediler," diye içten içe içerlemiş.

Bu yıl işi biraz daha "programlı" tutmaya karar verdik. Yusuf Abi’ye durumu anlattım, "Harun Abi duyarsa kızar, mutlaka haber verelim," dedim. Yusuf Abi sağ olsun, listeye Bünyamin Abi’yi de dahil etti. Havanın soğuğuna, yolun uzunluğuna bakmadan; ta karşı yakalardan metro ve vapur aktarmalarıyla o zahmete katlanarak fakir soframıza teşrif ettiler.

İftar sonrası, TRT emektarı olan iki yakın dost derin bir sohbete koyuldular. Eskilerden, anılardan konuşurken söz merhum Çinuçen Tanrıkorur’a geldi. Yusuf Abi, onlar anılarını paylaşırken bir ara beni işaret ederek, "O da tanır onu," deyince Harun Abi şaşkınlıkla sordu: "Ha, öyle mi? Sen nereden tanıyorsun Çinuçen Bey'i?"

Anlattım... Eskilerin çilekeş ülkücülerinden, kıymetli Abdullah Kökten ağabeyimiz tanıştırmıştı beni Çinuçen Bey ile. Ocak başkanlığı yaptığım dönemdi. Oturduğu site bizim bölge dahilindeydi. Abdullah Abi vasıtasıyla öyle bir değerin varlığından haberdar olunca, gidip kendisiyle tanışmayı çok istemiştim. Sonrasında ise bir ricada bulunmuş, Ocak’ta Türk musikisi üzerine bir seminer vermesini istemiştim. Sağ olsun, kırmadı. O dönem, ocağın müdavimi olan gençlere sazlar almış, onları geleneksel müziğimizle tanıştırmak için kurslar düzenlemiştim. Daha önce de Servet Abi, Mehmet Erenler’i getirmiş; sazlı sözlü o toplantıda hepimiz mest olmuştuk.

Çinuçen Bey'in geleceğini duyanlar ocağı hıncahınç doldurmuştu. 200 kişinin ancak sığabileceği yer dolmuş taşmış, insanlar merdivenlere dizilmişti. Ocağın olduğu binanın kapısına gelince "Kaçıncı kat?" diye sordu. "En üst kattayız hocam" deyince, "Peki asansör var mı?" sorusu geldi. "Yok hocam" dediğimde bir anda durdu. "Eyvahhhh!" dedi. "Ben bu yaşta o basamakları nasıl çıkarım? Neden baştan söylemediniz?" deyince, "Hocam sırtımızda taşırız biz seni" dedim; o zaman biraz yumuşadı.

Görüntüsü tığ gibi de olsa nihayetinde hayli yaşlı bir adamdı Çinuçen Bey. Merdivenleri yavaş yavaş çıktık. Bize kızgınlığını hâlâ hissediyordum ama yine de geri dönmedi. Kalabalığı görünce şaşırdı. Kendisi için ayırdığımız yere oturunca, ağır ağır yanında getirdiği o enstrüman çantasını açıp udunu çıkardı. Tam o sırada kalabalıktan birinin "Ooo, tanbur dinleyeceğiz" dediğini işitince, sertçe çıkıştı: "Tanbur değil o; ud, ud!"

Ayağının altına yükseltisini yerleştirip elinde mızrapla çalma pozisyonuna geçti. Saat 21:30 civarıydı. Şöyle bir etrafı süzüp sohbete başladı. Önce kendini tanıttı. İsmindeki "Gökdoğan" manasından başlayıp mimarlık eğitimine, udu annesinden alışına ve mûsikiyi neden bir "eğlence" değil de "terbiye" aracı olarak gördüğüne kadar her şeyi tek tek, tane tane anlatmaya başladı. Siniri geçmiş, samimi bir tona bürünmüştü. Ancak disiplini elden bırakmıyordu; arada yükselen bir-iki fısıltıya anında müdahale etti. Kanada veya Fransa’da verdiği konserlerde dinleyicilerin nasıl çıt çıkarmadan, saygıyla dinlediğini hatırlatınca mesaj alınmış, koca ocak sessizliğe gömülmüştü.

Saat 23:30’a dayanmış, o ise hâlâ anlatmaya devam ediyordu. Vakit ilerledikçe önce merdivenler boşalmaya başladı, ardından içeridekilerde esnemeler görüldü. Gece yarısı civarında dinleyiciler usul usul ocağı terk ediyordu. Dışarı çıkanlar "Udun sesini duyamadık, hep anlattı" diye mırın kırın ediyorlardı. Çinuçen Bey durumun farkındaydı ama eli bir türlü tellere gitmiyor, anlatmayı sürdürüyordu.

Saat gece 01:00’i gösterdiğinde koca ocakta sadece üç kişi kalmıştık: Ben, Murat ve Ufuk. Şöyle bir etrafı kolaçan etti, sadece üçümüzün kaldığından emin olunca yüzünde o beklediğimiz tebessüm belirdi: "Sınavı siz kazandınız. Fasılı siz hak ettiniz. Haydi bakalım, şimdi çalalım, söyleyelim!" diyerek mızrabı vurdu tellere. Çaldı, söyledi; biz eşlik ettik. Sabaha karşı saat 03:00 civarında, "Artık bu kadar yeterli" diyerek o unutulmaz fasla son verdi.

Hikâyeyi bitirdiğimde Harun Abi büyük bir kahkaha patlattı. Gözlerinin içi gülerek, "Bunu yaz İdrisçim, bunu mutlaka yazmalısın," dedi. Şaşırmıştım, "Abi bunun nesini yazayım?" diyecek oldum ama o çoktan ikna olmuştu: "Olur mu, bu çok önemli, mutlaka kayda geçmeli."

İftar faslı bitip artık dağılma vakti geldiğinde, Harun Abi’yi uğurlarken son sözü yine o oldu: "Yazıyı bekliyorum, unutma!"

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 287,34 M - Bugn : 46891

ulkucudunya@ulkucudunya.com