Jeopolitik dediğimiz…
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
Tarihin debisinin oldukça hızlandığı bir dönemdeyiz, birçok kavram ve düşünce yeni gelişmeleri açıklayabilecek kapasiteye sahip değil. Ancak bazıları da eskisinden çok daha açıklayıcı, anlamlı ve işlevsel olarak unutuldukları yerlerine geri dönüyor; tıpkı “jeopolitik” gibi. Coğrafya ile siyaset arasındaki bağı tanımlayan bu kavram, uluslararası ilişkiler alanında çalışanlar açısından bir anahtar niteliğinde. Haritayı önümüze koyup bakınca açıklanamazları açıklayan, geçmişi bugüne bağlayarak geleceği öngörebilmek için perspektif sunan bir pusulaya kavuşuyoruz.
Bir zamanlar küreselleşme sürecinin ve teknolojik imkânların da etkisiyle coğrafyadan kopuş sürecinin (deteritorialization) başladığını, toprak ve mekân bağımlılığının, ulusal sınırların önemsizleşeceğini iddia eden tezler şimdilerde çöp kutusundalar. Dünyanın her bir karesini uydularla izleyebilen, kıtalararası silahlarla vurabilen, siber alandaki etkinlikleri ile teknolojik sistemleri oyuncak eden süper güçler, bir avuç toprak parçası için yüzbinlerce askerini, imajını, itibarını, parasını feda edebiliyor.
Görünen o ki, coğrafyalar üzerindeki rekabet hala küresel politikaların merkezinde yer alıyor. Üstelik sadece toprak alanları değil, şimdilerde çok daha belirgin bir biçimde deniz alanlarında büyük bir jeopolitik mücadele sergileniyor. Mavi rekabetin konsantrasyonu ise sadece batıdan doğuya yani Atlantik’ten Pasifik’e değil kuzeyden güneye kuzey Kutup Arktik bölgesinden Hint Okyanusu’na doğru genişledikçe genişliyor.
Mavi jeopolitik ve koridorlar
Uluslararası ilişkiler alanının önemli isimlerinden Robert Kaplan, 2010 yılında yazdığı ABD’nin başat güç konumunun muhafazasında Hint Okyanusu’nun önemini anlattığı (Monsoon: The Indian Ocean and the Future of Amertican Power) kitabında küresel güçlerin merkez arenası olarak denizlerin geri dönüşünü yazar.
Ona göre, ‘Soğuk Savaş’ ve sonrası dönemde karasal alanları merkeze alan jeopolitik anlatı öne çıksa bile, küreselleşmenin ilerleyişi artık denizleri merkezi rekabet alanı haline getirmiştir. Denizlerin küresel düzenin arka planı olmaktan çıkıp tam merkeze konumlanmasında küresel ticaretin, akış rotalarının, veri sistemlerinin ve askeri güç dengelerinin rolü vardır.
Kaplan, Hint Okyanusu’nu 21. yüzyılın en önemli merkez alanı olarak konumlarken, Ortadoğu’dan üretim alanlarına doğru taşınan petrol, Asya’da ivme kazanan üretim ve Avrupa merkezli olarak gelişen tüketim temel parametrelerdir. Kaplan, denizleri Carl Schmitt’den aldığı ilhamla hukukun daha zayıf olduğu, krizlerin daha hızlı yayıldığı bir belirsizlik mekânı olarak tanımlar. Bu nedenle mavi jeopolitik, karasal olana göre oldukça kırılgan ve bulaşıcıdır.
Şimdilerde dünya sathındaki küresel ticari koridorların nasıl şekilleneceği ve Çin’in ‘Tek kuşak Tek Yol Projesi’nin bağlantıları oldukça yoğun tartışılsa da bunun denizlerdeki uzanımı konunun en önemli boyutu. Zira küresel ticaretin %80’den fazlası deniz yoluyla gerçekleşiyor.
Enerji arz güvenliği, gıda taşımacılığı, nadir elementlere ulaşım, denizaltı kablo ve boru hatları ve askeri dengeler söz konusu olduğunda denizler ultra stratejik bir egemenlik alanına dönüşüyor. Atlantik, ABD ile Avrupa arasındaki güvenlik mimarisinin omurgası niteliğini korurken Pasifik, ABD-Çin rekabetinin dingin cephesine; Hint Okyanusu ise küçük denizlere olan bağlantı kanallarıyla birlikte yeni jeopolitiğin merkezine oturuyor.
Bu denkleme eklenen en görünmez ama önemli alanlardan birisi ise Arktik bölgesi. Küresel ısınmayla birlikte buzulların erimesi yeni bir ticaret rotasının ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Bölgedeki zengin enerji ve maden rezervleri de cabası. Nitekim Arktik bölgesini kendi iç denizi gibi sahiplenen Rusya’nın ABD ile bölge üzerindeki mücadelesi, NATO’nun kuzeye doğru genişleme çabasının ve Trump’ın Grönland iddialarının temelini oluşturuyor.
Okyanuslardan denizlere
İsrail’in geçtiğimiz hafta Somaliland’in bağımsızlığını ilk tanıyan ülke olarak Kızıl Deniz’in Hint Okyanusu’na çıkışını sağlayan Bab-ül Mendep boğazına doğru yeni bir hamle yapması bir tesadüf değil. Bu hat Avrupa-Asya ticaretinin kalbinde yer alıyor ve tüm küresel ticaretin %15’i bu boğazdan geçerek, Süveyş Kanalı’ndan Akdeniz’e ulaşıyor. Mumbai-Dubai-Haifa üçlüsünü birbirine bağlayan IMEC anlaşmasından sonra öneminin kısmen azalacağı söylense de ticari rota olarak tam merkezde kalmaya devam edeceği kesin.
Bu bölge askeri bakımdan da ayrı bir öneme sahip. Somaliland’in karşı kıyısında Yemen savaşı devam ediyor. Bölgedeki çatışmalar küresel deniz trafiğini önemli ölçüde aksattığından ve sigorta maliyetlerinden ötürü ticari gemiler Afrika’nın güneyinden Ümit Burnu’nu dolaşmayı bile göze alabiliyor.
Somaliland’in kuzeyindeki Cibuti, Çin’in denizaşırı bir ülkedeki tek askeri varlık noktası. Bu üs üzerinden Hint Okyanusu’ndan Avrupa’ya akışı izleme, koruma ve gerektiğinde müdahale etme imkânını kurumsallaştırmış durumdalar. İsrail’in bölgeye girişi ise kanımca bize ABD adına yapacağı yeni görevlerin gelecek projeksiyonunu gösteriyor. ABD yönetimi kendisinin açıktan yapamayacağı norm dışı bir uygulamayı yine kötü polisine yaptırıyor. Yemen eskisinden çok daha sıcak bir cepheye dönüşecek gibi duruyor. Denizlerdeki küresel rekabet ise yaklaşık 80 yıl sonra Nicholas Spykman’ın “Rimland” (kıyı kuşak) teorisine uygun bir biçimde şekilleniyor.
https://www.dunya.com/kose-yazisi/jeopolitik-dedigimiz/809143