« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

Yayına hazırlanan "1980 Öncesi Ülkü Ocakları Başkanları Başbuğ Türkeş'i Anlatıyor" isimli kitabımız için kapak resmi olarak okuyucular yukarıdaki resmi seçmiş bulunuyor; teşekkür ederiz...

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

BİDON KAFALILAR

11 Şub 2009

SONRAKİ YAZI

MÜNEVVER YOKLUĞUNDA…

31 Ara 2008

Nurullah KAPLAN

22 Oca

2009

İTİRAF MI İFTİRA MI?

22 Ocak 2009

Pazartesi günü intihar eden Emekli Albay Abdülkerim Kırca'nın cenazesine kuvvet komutanları ile birlikte katılan Genelkurmay Başkanı'nın tavrı ve açıklamaları, basın-yayın âleminin mezkûr konudaki tezviratından çark etmesine sebep oldu… Merhum Albay'ın Cumhurbaşkanlığından aldığı Devlet Övünç Madalyası'na dair görüntülerin tahkir dolu puntolarla servis edilmesi son buldu ve, medya aniden "makas değiştirdi". Cumhurbaşkanı'nın "zirve" tertipleme mecburiyeti gösteriyor ki, bütün yıpratmalara / yıpranmışlığa rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri otoritesini muhafaza etmektedir.

Abdülkerim Kırca'nın gözetiminde JİTEM bünyesinde bir dönem çalışmış olan eski itirafçı Abdülkadir Aygan'ın, önceki yıllarda gazetecilere anlattıkları, geçtiğimiz hafta yeniden gazete sütunlarına taşınmıştı. Belli ki, dalga dalga süren gözaltı ve tutuklamaların askerî şahıslara yönelmesi ile oluşan atmosferi etkilemek için mevcut malzemeler tekrar elden geçiriliyor; operasyonlara müdahale edip etmemek arasında ince bir çizgide gidip gelen askerî cenah üzerinde baskı oluşturmak adına kullanılabilecek ne varsa kullanılıyor…

Eski bir pkk itirafçısı olan A.Aygan şimdilerde İsveç'te "savaş mağduru" sıfatıyla, sığınmacı olarak yaşıyor. pkk itirafçısı olduğu 1985 yılından, 1991-2001 yılları arasında JİTEM elemanı olarak pkk'ya karşı infazlara katıldıktan sonra pkk'nın en çok himaye gördüğü bir ülkeye sığınmasına bakılınca, pkk ile olan ilişkisinin hiç kesilmediği ayan beyan görünüyor.

pkk yandaşları ve devlet düşmanlarının paslaşarak yaptıkları faili meçhuller, yargısız infazlar teranesini bir tarafa bırakalım, pkk ile yapılan mücadelede özel birimlerin kullanıldığı ve bu birimlerin itirafçılardan yararlandığı meclis raporları ve mahkemelere sunulan resmi kayıtlardan bilinmekteydi. Bu özel birimler siyasi baskılar sonrasında tasfiye edilince itirafçıların bir kısmı araştırmacı gazetecilerin(!) tefrikalarına, kitaplarına malzeme olmak üzere ortada kalıverdiler. Zaten bir kısmı "iki taraflı" çalıştıklarından itirafları, iftiraları ile birleşerek manşetlere taşındı.

Bu itirafçılardan birisi olan A.Aygan'ın İsveç'te yaptığı, Musa Anter'in öldürülmesi ile başlayıp, Silopi ölüm kuyuları ile biten açıklamalarının ne kadarı itiraf, ne kadarı iftiradır ancak o dönemin ve o olayların şahitleri bilebilir. Ancak A. Aygan'ın isim vererek hedef gösterdiği Binbaşı Abdülkerim Kırca bu açıklamalardan dolayı Diyarbakır 3.Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmaktaydı. Olayları itiraf eden ve "evet biz öldürdük" diyen şahıs ise İsveç'te elini kolunu sallayarak gezip, dolaşmakta… Ve devlet, bu şahsı İsveç'ten isteyemiyor… Çünkü bu şahıs devlet kayıtlarına göre askerliğini yaparken, görev başında hayatını kaybetmiş, yani şehit olmuş(!), ve nüfus kayıtları bu ölüm ile kapatılmış! Yani, operasyonlarda kullanılmak üzere yeni bir kimlik verilmiş, devlet çatısı altında kadrolu olarak çalışmış.

Bütün bu olup bitenlerin çok da anlamsız olduğunu söyleyecek değilim. Devlet olarak bizim bir yıl içinde yaşadığımız fevkaladeliği, kurulduğu günden bu yana yaşamamış olan devletler bile özel güvenlik birimleri kurup, hüküm giymiş suçluları, cezaevlerindeki tutukluları güvenlik operasyonlarında kullanmışlardır ki, bunun hiç de hayret edilecek, garipsenecek bir yanı yoktur. JİTEM veya benzeri birimlerin itirafçıları terör ile mücadele için istihdam etmiş olmaları; terör örgütüne destek veren işadamı-hukukçu-gazeteci kimliğine bürünmüş kumar ve uyuşturucu baronlarını, terör örgütü yöneticilerini kontra-terör metotları ile saf dışı bırakmaları da bütün dünyada uygulanmış olan ve gelecekte de uygulanması kaçınılmaz olan yöntemlerdir… Kanun dışı olsa da hukuk dışı olup olmadığı tartışılabilir: Kezâ, hiçbir kural ve kaide tanımayan teröre karşı meşru müdahaleler kanunla tanımlanmadığında kanun dışı sayılsa da, hak-hakkaniyet-hukuk dairesinde meşru olabilir.

Devletten beklenen de, bu özel birimlerin kuruluş ve işleyişleri kanunlarla olmasa bile meşruiyeti muhafaza kaydıyla tanzim olunmuş sözlü ya da yazılı kaideler çerçevesinde yürütülmesini tedvin ve murakabe etmektir. Terörü devlet boyutunda ve devlet gücü ile yürüten İsrail dahi, ülke dışında gerçekleştirdiği kaçırma ve infazlar için din adamlarından müteşekkil bir heyetin yargılamasına ve verilen kararın tatbiki için devlet başkanının oluruna dayalı bir işleyiş mekanizmasını kurup, işletmektedir.

Bizim ülkemizde "normal" seyrinde işleyen bir devlet mekanizması maalesef kurulamadığından, anayasa ve kanunlarla çerçevesi çizilmiş olan müesseseler dâhi nizam içerisinde yürümediğinden, gayri nizami operasyonları murakabe edecek "müesses nizam" adı var kendi yok mazmununda ehil, lâyık ve samimi sahibini bekleyedursun.

Tarih boyunca Türklüğün mütemmim cüzü olmuş devlet ve nizam, Türk'ten korkan devletlûlar yüzünden millet düşmanlarının şamar oğlanına dönmüş durumda. Devletin, kurumları birbirleri ile; kurum içindeki ekipler yekdiğeri ile didişip dururken; istihbarat birimleri yabancı servisler yerine birbirlerini takip edip, deşifre etmekteyken, kontra-terör için yapılanları yüzüne gözüne bulaştırmaması mümkün müdür? Elbette değil… Bu ahval ve şerâit dâhilinde dış güçlere-yabancı servislere ne hacet? Bizimkiler birbirlerine yeter de artar bile!

Hakiki manasıyla işleyen bir devlet mekanizması olmayınca, yapılan örtülü operasyonlar etrafa saçılınca, fatura birkaç saf ve samimi fedaiye kesilir her zaman. Yaptıklarını devlete bağlılık, millete sevgi, ecdada vefa olarak kabullenmiş olanlar bu faturayı, bütün harcanmışlıkları sineye çekerek, vakar içerisinde, "hizmet" şuuru dahilinde öderler. Bedeli kimi zaman yağlı ilmektir, kimi zaman mahpushanedir, kimi zaman sürgündür…

Bu vakur insanlar, savcı odalarında, emniyet nezaretlerinde, adliye koridorlarında ya da cezaevi koğuşlarında acziyete düşmektense..medya soytarılarına malzeme olmaktansa, itle köpekle uğraşmaktansa, şakağa sıkılan bir kurşunu seçerler bazen… Emekli Albay ABDÜLKERİM KIRCA gibi…

Haki renk üniformalara, NATO karargâh odalarında ifa edilen görevler sayesinde kazanılmış yıldız ve brövelerle yükselmiş omuzu kalabalıklara kurbiyet duyan bir Ülkücü olduğunu zannetmiyorum. Bilhassa Mamaklı yıllardan sonra… Yine de merhum Albay bizden biriymiş gibi geldi bana. Omzunda ikiden fazla yıldız taşıdığı halde pkk çapulcuları ile fiilen silahlı çatışmaya giren her subay biraz bizdendir zannımca. Binbaşı rütbesi ile çatışmada yaralanarak malûl kalan Abdülkerim Kırca vakur ve hazin sonuyla da "bize" benziyor. Allah avf u mağfiret eylesin… Amin.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

09 Ara 2019

Bu soruya ilk cevabı Prof. Dr. Muharrem Ergin’den aktaralım: Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 56,95 M - Bugün : 5906