Bir önceki yazıda, Avrasya bozkırında şekillenen düşünme biçiminin yaşanılan coğrafyadan bağımsız olmadığını anlatmaya çalıştım. Sert tabiat şartları, hareketli yaşam düzeni ve sürekli çözüm üretmeyi gerektiren hayat, zamanla kendine özgü bir bilinç oluşturmuştu. Demircilikten devlet teşkilatına kadar birçok alandaki başarıların ortak noktası da buydu.
Fakat hiçbir medeniyet tek başına yaşamaz.
Toplumlar göç eder, ticaret yapar, savaşır, ittifak kurar ve birbirlerinden etkilenir. Tarih boyunca büyük medeniyet sıçramaları da çoğu zaman iki farklı birikimin karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır.
Türklerin İslamiyet'i kabul sürecini de yalnızca bir din değiştirme hadisesi olarak okumayı eksik buluyorum.
Burada çok daha büyük bir karşılaşma yaşanmıştır.
Bir tarafta, yüzyıllar boyunca Avrasya bozkırında şekillenmiş hareketli, pratik ve çözüm odaklı bir hayat tecrübesi vardı.
Diğer tarafta ise yalnızca bir inanç sistemi değil; şehirleri, ilim geleneği, hukuk anlayışı, yazılı kültürü ve evrensel iddiasıyla geniş bir medeniyet birikimi taşıyan İslam dünyası bulunuyordu.
Bu iki dünyanın buluşması, bana göre tarihin en önemli kırılmalarından biridir.
Türkler, İslamiyet'i kabul ettiklerinde ne geçmişlerini tamamen terk ettiler ne de yeni karşılaştıkları medeniyeti olduğu gibi kopyaladılar. Ortaya çıkan yapı, her iki birikimin de katkısıyla şekillendi.
Bozkırın hareket kabiliyeti ile şehir medeniyetinin kurumsal birikimi birleşti.
Pratik çözüm üretme anlayışı ile ilim geleneği aynı hedefe yöneldi.
Teşkilatçılık ile hukuk, askerî disiplin ile şehir kültürü, fetih fikri ile medeniyet inşası aynı potada buluştu.
Bunun sonucu olarak yalnızca güçlü devletler kurulmadı.
Semerkant, Buhara, Merv, Konya, Sivas, Kayseri, Bursa ve daha birçok şehir; ilmin, sanatın, mimarinin ve ticaretin merkezleri hâline geldi.
Nizamiye medreselerinden rasathanelere, hastanelerden kervansaraylara kadar uzanan büyük kurumsal yapıların önemli bir kısmı bu dönemde gelişti.
Bugün geriye dönüp baktığımızda çoğu zaman yalnızca fetihleri konuşuyoruz.
Oysa bana göre asıl başarı, fethedilen şehirler değil; kurulan medeniyetti.
Çünkü fetihler geçicidir.
Medeniyet ise ancak bilgi ürettiği, kurum kurduğu ve insan yetiştirdiği sürece kalıcı olabilir.
İşte tam da bu noktada yeni bir soru ortaya çıkıyor.
Bu kadar güçlü bir yükselişi mümkün kılan zihniyet, neden aynı canlılığını yüzyıllar boyunca sürdüremedi?
Neden bir dönem yeni sorular soran, yeni çözümler üreten ve yeni kurumlar geliştiren bu büyük medeniyet, zamanla daha çok mevcut düzeni korumaya yöneldi?
Bundan sonraki yazıda, kesin hükümler vermeden, bu dönüşümün muhtemel sebeplerini birlikte anlamaya çalışacağız.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.