« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

27 Tem

2026

Bir Bilincin Doğduğu Coğrafya

27 Temmuz 2026

İlk yazıda, demircilikten yola çıkarak daha büyük bir sorunun peşine düştüm. Demiri işleyen elden çok, o ele yön veren düşünceyi anlamaya çalıştım. Çünkü aynı başarıyı yalnızca demircilikte değil; at yetiştiriciliğinde, ok ve yay teknolojisinde, teşkilatlanmada ve daha birçok alanda görmek mümkündü. Bu da bana, bütün bu başarıların ortak bir zihniyetin ürünü olabileceğini düşündürdü.

Peki bu zihniyet nasıl doğdu?

Bana göre bu sorunun cevabı, önce yaşanılan coğrafyada aranmalıdır.

Avrasya bozkırı, insanın tabiatla sürekli mücadele etmek zorunda olduğu bir dünyaydı. İklim sertti. Mesafeler uzundu. Hayatta kalmak, yalnızca güçlü olmaya değil; doğru karar verebilmeye, hızlı hareket edebilmeye ve elindeki imkânları en verimli şekilde kullanabilmeye bağlıydı.

Böyle bir coğrafyada yaşamak, insanı ister istemez pratik düşünmeye zorluyordu. Elindeki malzemeyi geliştirmek, bozulanı tamir etmek, yeni çözümler üretmek günlük hayatın bir parçasıydı. Demircilik de bu hayatın doğal bir sonucuydu; tek başına bir meslek değil, yaşama biçiminin ayrılmaz bir parçasıydı.

Aynı durum at için de geçerliydi. At, yalnızca bir ulaşım aracı değildi; hayatın kendisiydi. Ok ve yay da yalnızca savaş için kullanılan silahlar değildi; uzun yıllar boyunca geliştirilen bir mühendislik birikiminin ürünüydü. Devlet teşkilatı ise yalnızca siyasî bir yapı değil; geniş coğrafyalarda düzen kurabilmenin çözümüydü.

Dikkat edilirse bütün bu örneklerde ortak bir özellik vardır. Karşılaşılan her güçlük, çözülecek bir problem olarak görülmektedir. Tabiatla mücadele, insanı sürekli yeni çözümler üretmeye zorlamaktadır.

Belki de bozkır insanının en önemli özelliği buydu. Dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine, ona uyum sağlamanın ve onu kendi lehine dönüştürmenin yollarını arıyordu.

Benim "bilinç" derken kastettiğim de tam olarak budur.

Bu bilinç, belirli bir etnik kimliğe ait değildir. Aynı coğrafyada yüzyıllar boyunca oluşmuş ortak bir hayat tecrübesinin ürünüdür. Elbette zaman içinde farklı topluluklar birbirini etkilemiş, yeni gelenekler oluşmuş, eski alışkanlıklar değişmiştir. Ancak bütün bu değişimlerin içinde sürekliliğini koruyan bir düşünme biçiminden söz etmek mümkündür.

İşte bu bilinç, yüzyıllar boyunca Avrasya'nın farklı yönlerine doğru hareket etti. Bir kısmı batıya ilerledi, farklı toplumlarla karşılaştı; bir kısmı ise güneye yönelerek çok daha büyük bir medeniyet havzasıyla buluştu.

Bu buluşma, yalnızca yeni bir dinin kabul edilmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda iki farklı birikimin, iki farklı tecrübenin ve iki güçlü düşünce dünyasının karşılaşmasıydı.

Bir sonraki yazıda, bu karşılaşmanın Türklerin tarihini nasıl değiştirdiğini birlikte anlamaya çalışacağız.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 312,32 M - Bugn : 172052

ulkucudunya@ulkucudunya.com