« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

22 Haz

2026

27 Mayıs ve Türkeş

22 Haziran 2026

Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir toplantıda, yakın tarihin en can alıcı kavşakları konuşulurken salondaki eski bir siyasetçinin adeta kükreyerek sorduğu, "27 Mayıs’ı kim yaptı kardeşim?" sorusuyla devam edelim bu hafta yazımıza. Malum, konuşmacıdan istediği cevabı alamamıştı; öyleyse biz verelim.

“Türkeş tek kelime etmedi, Dündar Taşer konuşmadı" masalı yıllardır tekrar edilir. Oysa Türkeş yazdı kardeşim, yazılması gerekenleri. Sadece Türkeş yazmadı, önüne gelen yazdı. Madem önüne gelen yazabiliyor, o halde bu hafta ben de bir şeyler karalayayım.

Bu malum sorular, genellikle şu tek cümleyi duymak ve duydurmak için sorulur: "Bu ihtilali ABD yaptırdı, dolayısıyla Türkeş de ABD’nin adamıdır!"

Tabii ki soruyu soran kişinin Türkeş’ten zerre şüphesi yoktur. Muhatabımız o değildir. Bu tür soruları sağda da solda da yeterince tekrarlayanlar olduğu için cevabımız onlaradır. İstiyorlar ki sorumluluk başkalarına kalsın; NATO’nun, Batı’nın zaten devrede olan çarkını bahane edip kendi vizyonsuzluklarını, geçmişin günahlarını ve yerli aktörlerin basiretsizliklerini görünmez kılsınlar. O meşhur "büyük güçler bizi kullandı" konforuna sığınmak için adeta can atıyorlar.

Oysa asıl hazmedemedikleri gerçek başkadır. Mesele "Dış güçler bizi kullandı" kolaycılığı değil; "Türkeş de o küresel mekanizmayı devlet çıkarları doğrultusunda sonuna kadar kullandı" gerçeğidir. Türkeş, o devasa küresel çarkın Türkiye'de açtığı boşluklardan yararlanarak, evdeki hesabı çarşıya uymayacak bir millî restorasyon hamlesine cüret etmiştir. Madalyonun önü de arkası da, her iki mahallenin de ödünü koparacak kadar ortadadır.

Bugün Türkiye’de sağcıyım diyen de solcuyum diyen de ülkeyi Amerikan uyduluğuna kilitleyen ilk adamın Adnan Menderes olduğunu zanneder. Oysa bu teslimiyetin temelleri, bizzat İsmet İnönü döneminde atılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Stalin’in Kars ve Ardahan’ı istemesi, Boğazlar’da üs talep etmesi üzerine İnönü yönetimi devleti hızla Batı eksenine yöneltmiştir.

Truman Doktrini (1947) ve Marshall Yardımları (1948) CHP iktidarı döneminde kabul edilmiştir. Amerikan askerî heyetleri orduya ilk kez bu dönemde girmiştir. Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı kalkınma ve aydınlanma hamlelerinin en önemli kurumlarından biri olan Köy Enstitüleri de yine bu dönemde geriletilmeye başlanmıştır. Yani bağımlılık sürecinin ilk büyük kırılması Demokrat Parti ile değil, daha önce yaşanmıştır.

Demokrat Parti gökten zembille inmemiştir; kurucularının tamamı eski CHP kadrolarından oluşuyordu. Atatürk’ün vefatından sonra onun bağımsızlıkçı ve devletçi çizgisinden uzaklaşan farklı toplumsal ve siyasal unsurlar DP çatısı altında buluşmuştur. Atatürk’ün dinamik ve aksiyoner devlet anlayışı, zamanla adına "Kemalizm" denilen daha statik ve muhafazakâr bir kalıba dönüştürülmüş; böylece fikirden çok sembole yaslanan bir siyasal iklim ortaya çıkmıştır.

Menderes ise İnönü’den devraldığı bu sistemi daha da ileri taşımıştır. Kore’ye asker gönderilmesi, NATO üyeliği ve CENTO süreciyle Türkiye Batı blokuna çok daha sıkı bağlanmıştır. İlk yıllardaki kredi bolluğunun ardından ekonomi ciddi bir darboğaza sürüklenmiş, iktidarın son yıllarında siyasal gerilim de tehlikeli biçimde tırmanmıştır.

Tahkikat Encümeni'nin kurulması, basın ve muhalefet üzerindeki baskılar, Vatan Cephesi uygulaması ve giderek sertleşen siyasi dil, ülkeyi büyük bir kutuplaşmanın içine sürüklemiştir. Menderes yönetimi meşruiyet krizini derinleştirirken, ordunun içindeki rahatsızlık da büyümüştür.

1958 sonrasında ekonomik çıkmaz derinleşince Menderes'in Moskova ile yeni kredi arayışlarına yönelmesi, Soğuk Savaş şartlarında ayrıca dikkat çekici bir gelişme olmuştur. İçeride kriz büyürken, dışarıda da yeni dengeler oluşuyordu. Menderes'in planladığı Moskova ziyareti, dönemin uluslararası dengeleri açısından hem içeride hem dışarıda dikkatle izleniyordu.

Yassıada’daki cuntacı zihniyet ise Menderes’i idam ederek onun bütün siyasi hatalarının üzerine kalın bir mağduriyet şalı örttü. Böylece yalnızca büyük bir hukuk faciası yaşanmadı; aynı zamanda sağ siyasetin onlarca yıl kullanacağı güçlü bir mağduriyet anlatısı da üretildi.

Oysa bu jeopolitik satrançta asıl trajediyi yaşayanlar; işgal yıllarının hatırasıyla büyümüş, Kurtuluş Savaşı'nın bağımsızlık ruhuyla yetişmiş ve Türkiye'nin içine sürüklendiği yönelimden rahatsız olan genç kurmay subaylardı.

Radyodan ihtilal bildirisini okuyan Türkeş ve etrafındaki kurmay kadro, kendi anlayışlarına göre devleti bu krizden çıkaracak köklü bir yeniden yapılanmanın peşindeydi. Fakat cuntanın içindeki asıl büyük açmaz, iktidarın kime ve hangi program doğrultusunda devredileceği sorusunda düğümleniyordu.

Bir kısım etkili ve kıdemli general, yönetimin en kısa sürede İsmet İnönü’ye ve mevcut siyasi düzene bırakılmasını isterken; Türkeş ve arkadaşları yalnızca isimlerin değil sistemin de değişmesi gerektiğini düşünüyordu. Ne NATO ile zamansız bir kavgaya girişecek kadar toy, ne de Moskova’ya savrulmayı kurtuluş görecek kadar sığdılar. Uluslararası dengeleri gözeten fakat içeride daha bağımsız bir kalkınma ve devletleşme programı arayan bir "Üçüncü Yol" anlayışını savundular.

Başbakanlık Müsteşarlığı görevine gelen Türkeş, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluş sürecine ağırlık verdi. DPT, yalnızca teknik bir bürokratik kurum değil; dış kredi ve günübirlik siyaset döngüsünü kırmayı hedefleyen uzun vadeli bir kalkınma anlayışının ürünüydü.

Aynı dönemde Küçükçekmece’deki ÇNAEM projesi etrafında şekillenen nükleer araştırma ve teknoloji hamleleri de Türkiye'nin stratejik kapasitesini artırma arayışının bir parçası olarak görülüyordu. Türkeş ve çevresindeki kadrolar, Türkiye'nin yalnızca askerî değil teknolojik ve ekonomik bağımsızlığını da güçlendirecek bir perspektifi savunuyordu.

Üstelik bununla da kalmadılar. EMİNSU operasyonuyla ordunun üst kademesinde kapsamlı bir yeniden yapılanmaya giriştiler. Bu adım, destekleyenler açısından ordunun gençleşmesi ve dinamizm kazanması; karşı çıkanlar açısından ise mevcut hiyerarşinin sert biçimde tasfiyesi anlamına geliyordu.

Ancak Milli Birlik Komitesi içinde görüş ayrılıkları giderek büyüdü. Türkeş ve arkadaşlarının savunduğu devletçi kalkınma ve yapısal dönüşüm çizgisi, komitenin hâkim kanadıyla bağdaşmadı. Sonunda 13 Kasım tasfiyesiyle Türkeş ve arkadaşları yurt dışına gönderildi; ihtilalin rotası da farklı bir istikamete çevrildi.

Velhasıl 27 Mayıs; Stalin'in baskısıyla başlayan, İnönü'nün tercihleriyle şekillenen, Menderes'in yanlışlarıyla patlayan ve sonunda hem Menderes’i mağduriyet sembolüne dönüştüren hem de Türkeş ve arkadaşlarının temsil ettiği bağımsızlık arayışını tasfiye eden tarihsel bir kırılmadır.
Bugün dönüp geriye baktığımızda görüyoruz ki; Menderes’in hukuk katledilerek idama gönderilmesi yalnızca insani bir trajedi değil, aynı zamanda onun siyasi başarısızlıklarının uzun yıllar sağlıklı biçimde tartışılmasını da engelleyen tarihsel bir dönüm noktasıdır.

Büyük jeopolitik tablo, devletin genetik kodları ve tarihsel aktörlerin basiretsizlikleri bu kadar net ortadayken, arkasından başka gizemler aramaya gerek yok. Gerisi ne bizim tam olarak bilebileceğimiz, ne de bu büyük resmi anlamamız için bilmemizi gerektirecek detaylardır.



Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir toplantıda, yakın tarihin en can alıcı kavşakları konuşulurken salondaki eski bir siyasetçinin adeta kükreyerek sorduğu, "27 Mayıs’ı kim yaptı kardeşim?" sorusuyla devam edelim bu hafta yazımıza. Malum, konuşmacıdan istediği cevabı alamamıştı; öyleyse biz verelim.

“Türkeş tek kelime etmedi, Dündar Taşer konuşmadı" masalı yıllardır tekrar edilir. Oysa Türkeş yazdı kardeşim, yazılması gerekenleri. Sadece Türkeş yazmadı, önüne gelen yazdı. Madem önüne gelen yazabiliyor, o halde bu hafta ben de bir şeyler karalayayım.

Bu malum sorular, genellikle şu tek cümleyi duymak ve duydurmak için sorulur: "Bu ihtilali ABD yaptırdı, dolayısıyla Türkeş de ABD’nin adamıdır!"

Tabii ki soruyu soran kişinin Türkeş’ten zerre şüphesi yoktur. Muhatabımız o değildir. Bu tür soruları sağda da solda da yeterince tekrarlayanlar olduğu için cevabımız onlaradır. İstiyorlar ki sorumluluk başkalarına kalsın; NATO’nun, Batı’nın zaten devrede olan çarkını bahane edip kendi vizyonsuzluklarını, geçmişin günahlarını ve yerli aktörlerin basiretsizliklerini görünmez kılsınlar. O meşhur "büyük güçler bizi kullandı" konforuna sığınmak için adeta can atıyorlar.

Oysa asıl hazmedemedikleri gerçek başkadır. Mesele "Dış güçler bizi kullandı" kolaycılığı değil; "Türkeş de o küresel mekanizmayı devlet çıkarları doğrultusunda sonuna kadar kullandı" gerçeğidir. Türkeş, o devasa küresel çarkın Türkiye'de açtığı boşluklardan yararlanarak, evdeki hesabı çarşıya uymayacak bir millî restorasyon hamlesine cüret etmiştir. Madalyonun önü de arkası da, her iki mahallenin de ödünü koparacak kadar ortadadır.

Bugün Türkiye’de sağcıyım diyen de solcuyum diyen de ülkeyi Amerikan uyduluğuna kilitleyen ilk adamın Adnan Menderes olduğunu zanneder. Oysa bu teslimiyetin temelleri, bizzat İsmet İnönü döneminde atılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Stalin’in Kars ve Ardahan’ı istemesi, Boğazlar’da üs talep etmesi üzerine İnönü yönetimi devleti hızla Batı eksenine yöneltmiştir.

Truman Doktrini (1947) ve Marshall Yardımları (1948) CHP iktidarı döneminde kabul edilmiştir. Amerikan askerî heyetleri orduya ilk kez bu dönemde girmiştir. Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı kalkınma ve aydınlanma hamlelerinin en önemli kurumlarından biri olan Köy Enstitüleri de yine bu dönemde geriletilmeye başlanmıştır. Yani bağımlılık sürecinin ilk büyük kırılması Demokrat Parti ile değil, daha önce yaşanmıştır.

Demokrat Parti gökten zembille inmemiştir; kurucularının tamamı eski CHP kadrolarından oluşuyordu. Atatürk’ün vefatından sonra onun bağımsızlıkçı ve devletçi çizgisinden uzaklaşan farklı toplumsal ve siyasal unsurlar DP çatısı altında buluşmuştur. Atatürk’ün dinamik ve aksiyoner devlet anlayışı, zamanla adına "Kemalizm" denilen daha statik ve muhafazakâr bir kalıba dönüştürülmüş; böylece fikirden çok sembole yaslanan bir siyasal iklim ortaya çıkmıştır.

Menderes ise İnönü’den devraldığı bu sistemi daha da ileri taşımıştır. Kore’ye asker gönderilmesi, NATO üyeliği ve CENTO süreciyle Türkiye Batı blokuna çok daha sıkı bağlanmıştır. İlk yıllardaki kredi bolluğunun ardından ekonomi ciddi bir darboğaza sürüklenmiş, iktidarın son yıllarında siyasal gerilim de tehlikeli biçimde tırmanmıştır.

Tahkikat Encümeni'nin kurulması, basın ve muhalefet üzerindeki baskılar, Vatan Cephesi uygulaması ve giderek sertleşen siyasi dil, ülkeyi büyük bir kutuplaşmanın içine sürüklemiştir. Menderes yönetimi meşruiyet krizini derinleştirirken, ordunun içindeki rahatsızlık da büyümüştür.

1958 sonrasında ekonomik çıkmaz derinleşince Menderes'in Moskova ile yeni kredi arayışlarına yönelmesi, Soğuk Savaş şartlarında ayrıca dikkat çekici bir gelişme olmuştur. İçeride kriz büyürken, dışarıda da yeni dengeler oluşuyordu. Menderes'in planladığı Moskova ziyareti, dönemin uluslararası dengeleri açısından hem içeride hem dışarıda dikkatle izleniyordu.

Yassıada’daki cuntacı zihniyet ise Menderes’i idam ederek onun bütün siyasi hatalarının üzerine kalın bir mağduriyet şalı örttü. Böylece yalnızca büyük bir hukuk faciası yaşanmadı; aynı zamanda sağ siyasetin onlarca yıl kullanacağı güçlü bir mağduriyet anlatısı da üretildi.

Oysa bu jeopolitik satrançta asıl trajediyi yaşayanlar; işgal yıllarının hatırasıyla büyümüş, Kurtuluş Savaşı'nın bağımsızlık ruhuyla yetişmiş ve Türkiye'nin içine sürüklendiği yönelimden rahatsız olan genç kurmay subaylardı.

Radyodan ihtilal bildirisini okuyan Türkeş ve etrafındaki kurmay kadro, kendi anlayışlarına göre devleti bu krizden çıkaracak köklü bir yeniden yapılanmanın peşindeydi. Fakat cuntanın içindeki asıl büyük açmaz, iktidarın kime ve hangi program doğrultusunda devredileceği sorusunda düğümleniyordu.

Bir kısım etkili ve kıdemli general, yönetimin en kısa sürede İsmet İnönü’ye ve mevcut siyasi düzene bırakılmasını isterken; Türkeş ve arkadaşları yalnızca isimlerin değil sistemin de değişmesi gerektiğini düşünüyordu. Ne NATO ile zamansız bir kavgaya girişecek kadar toy, ne de Moskova’ya savrulmayı kurtuluş görecek kadar sığdılar. Uluslararası dengeleri gözeten fakat içeride daha bağımsız bir kalkınma ve devletleşme programı arayan bir "Üçüncü Yol" anlayışını savundular.

Başbakanlık Müsteşarlığı görevine gelen Türkeş, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluş sürecine ağırlık verdi. DPT, yalnızca teknik bir bürokratik kurum değil; dış kredi ve günübirlik siyaset döngüsünü kırmayı hedefleyen uzun vadeli bir kalkınma anlayışının ürünüydü.

Aynı dönemde Küçükçekmece’deki ÇNAEM projesi etrafında şekillenen nükleer araştırma ve teknoloji hamleleri de Türkiye'nin stratejik kapasitesini artırma arayışının bir parçası olarak görülüyordu. Türkeş ve çevresindeki kadrolar, Türkiye'nin yalnızca askerî değil teknolojik ve ekonomik bağımsızlığını da güçlendirecek bir perspektifi savunuyordu.

Üstelik bununla da kalmadılar. EMİNSU operasyonuyla ordunun üst kademesinde kapsamlı bir yeniden yapılanmaya giriştiler. Bu adım, destekleyenler açısından ordunun gençleşmesi ve dinamizm kazanması; karşı çıkanlar açısından ise mevcut hiyerarşinin sert biçimde tasfiyesi anlamına geliyordu.

Ancak Milli Birlik Komitesi içinde görüş ayrılıkları giderek büyüdü. Türkeş ve arkadaşlarının savunduğu devletçi kalkınma ve yapısal dönüşüm çizgisi, komitenin hâkim kanadıyla bağdaşmadı. Sonunda 13 Kasım tasfiyesiyle Türkeş ve arkadaşları yurt dışına gönderildi; ihtilalin rotası da farklı bir istikamete çevrildi.

Velhasıl 27 Mayıs; Stalin'in baskısıyla başlayan, İnönü'nün tercihleriyle şekillenen, Menderes'in yanlışlarıyla patlayan ve sonunda hem Menderes’i mağduriyet sembolüne dönüştüren hem de Türkeş ve arkadaşlarının temsil ettiği bağımsızlık arayışını tasfiye eden tarihsel bir kırılmadır.

Bugün dönüp geriye baktığımızda görüyoruz ki; Menderes’in hukuk katledilerek idama gönderilmesi yalnızca insani bir trajedi değil, aynı zamanda onun siyasi başarısızlıklarının uzun yıllar sağlıklı biçimde tartışılmasını da engelleyen tarihsel bir dönüm noktasıdır.

Büyük jeopolitik tablo, devletin genetik kodları ve tarihsel aktörlerin basiretsizlikleri bu kadar net ortadayken, arkasından başka gizemler aramaya gerek yok. Gerisi ne bizim tam olarak bilebileceğimiz, ne de bu büyük resmi anlamamız için bilmemizi gerektirecek detaylardır.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Halim Kaya

22 Haz 2026

Ülkücü camianın kitap okuyanları Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Galip Erdem, Erol Güngör, Necmettin Hacıeminoğlu, Nihal Atsız gibi milliyetçi düşünürler hakkında hemen hemen her yazılanı okuduğu gibi bende sözkonusu isimler hakkında yazılan her yazı veya kitaba sahip olup okumayı bir alışkanlık haline getirdim.

İdris Savaş

22 Haz 2026

M. Metin KAPLAN

15 Haz 2026

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

15 Haz 2026

Kemal Girgin

08 Haz 2026

Yusuf Yılmaz ARAÇ

26 May 2026

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 302,62 M - Bugn : 206651

ulkucudunya@ulkucudunya.com