« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

04 May

2026

3 Mayıs 1944 ve Türk Çağı’nın Şafağı

04 Mayıs 2026

Çocukluğumdan hatırlarım; halk arasında Alparslan Türkeş’ten bahsederlerken, fikirleri uğruna 'tabutluklarda' verdiği o zorlu mücadele anlatılırdı. Özellikle tırnaklarının söküldüğüne dair işittiğim o ürpertici hikayeler, çocuk dünyamda derin bir iz bırakır, vicdanımı sızlatırdı. Ancak Türkeş, bizzat kaleme aldığı “1944 Milliyetçilik Olayı” kitabında yaşadığı süreci ajite etmeden, devlet adamı ciddiyetiyle anlatmıştır. Tırnak sökme gibi fiziksel bir işkenceye maruz kalmadığını ifade ederek bu yaygın söylentiyi düzeltmiş; buna rağmen maruz kaldığı “tabutluk” uygulamasının başlı başına bir insanlık suçu olduğunu kayda geçirmiştir.

3 Mayıs'ın en büyük tarihsel sonucu, bu baskı ikliminin içinden Alparslan Türkeş gibi sarsılmaz bir kişiliği tarih sahnesine çıkarmış olmasıdır. O gün tabutluklarda sınanan genç üsteğmen, sadece bir davanın neferi olarak değil, gelecekte milyonların kaderine yön verecek bir iradenin temsilcisi olarak o hücrelerden çıkmıştır.

Muhtemelen Türkeş’in 1944 tecrübesinden çıkardığı en büyük ders şuydu: Fikriniz ne kadar güçlü olursa olsun, o fikri koruyacak ve icraata dökecek "devlet kadrolarınız" yoksa, her fırtınada feda edilmeye mahkûmsunuz. 1944’ün o soğuk betonları, milliyetçiliğin sadece bir tefekkür alanı değil, mutlaka devletin sinir uçlarında var olması gereken bir "yönetim aklı" olduğu gerçeğini Türkeş’in zihnine silinmez bir biçimde kazımıştır.

Türkiye’nin o dönemdeki en büyük talihsizliği, Atatürk’ün bu kritik kavşakta hayatta olmayışıdır. O'nun varlığı, hem SSCB’nin yayılmacı emelleri hem de Batı’nın Türkiye’yi bir piyon gibi kullanma planları önündeki en büyük engeldi. Bugün Atatürk’ün "zehirlenme" iddialarını tartışanların, bu olası suikastın jeopolitik zamanlamasını —yani bir dünya savaşı arifesinde Türkiye’nin lidersiz bırakılmasını— göz ardı etmeleri büyük bir eksikliktir. O'nun vefatıyla oluşan otorite boşluğu, devletin kendi kurucu kodlarından taviz vermesine giden yolu açmıştır. Neyse, bu başlı başına ayrı bir konu; biz tekrar asıl meselemize, o günkü devlet aklının içine düştüğü cendereye dönelim.

İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik evresinde Türkiye, kağıt üzerinde tarafsız görünse de arka planda Almanya’nın zaferine odaklı, pragmatik bir strateji izliyordu. Özellikle Alman ordularının Sovyet topraklarında ilerlemesi, Ankara’da hem Sovyet tehdidinden kurtulma hem de dış Türklerin bağımsızlığı umudunu yeşertmişti. Bu beklentiyle Türkiye, tarafsızlık ruhuna aykırı olsa da Alman denizaltılarının Karadeniz’e geçişine ve Alman askeri unsurlarının Kafkas cephesine sızmasına dolaylı yollarla göz yumdu. Başbakan Şükrü Saracoğlu’nun "Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız." çıkışı, bu gizli iş birliğinin siyasi dışavurumu gibiydi.

Ancak Hitler’in öngörülemezliği ve Stalingrad yenilgisiyle başlayan Sovyet karşı atağı, tüm dengeleri altüst etti. Savaşın galibi olacağı kesinleşen Stalin’in, Türkiye’nin savaş boyu izlediği denge siyasetinden duyduğu rahatsızlık Ankara’yı köşeye sıkıştırdı. Sovyetler Birliği’nin Kars-Ardahan ve Boğazlar üzerindeki hak iddialarıyla somutlaşan bu tehdit karşısında Türk hükümeti, sert bir stratejik manevraya başvurdu: O güne kadar milli bir refleks olarak yükselmesine alan açılan Türkçü hareket, bir anda dış politikada 'kurban' haline getirildi.

İşte 3 Mayıs 1944’teki tutuklamalar ve "tabutluk" işkenceleri, Türkiye’nin Batı ve Sovyet blokuna "yayılmacı ideolojilerle bağımı kestim" deme yöntemiydi.

Bu süreç, Türk milliyetçileri ile İsmet İnönü ve dolayısıyla o dönemin tek parti yönetimi arasında bir daha asla tamir edilemeyecek o büyük duygusal ve siyasi kırılmanın yaşandığı milattır. İnönü’nün 19 Mayıs 1944 nutkuyla somutlaşan bu tasfiye hareketi, milliyetçi hafızada CHP’ye karşı kalıcı bir güven bunalımı ve kapanmayacak bir mesafe yaratmıştır. 3 Mayıs; milliyetçiliğin devletin resmî söyleminden kopup, devleti yöneten kadrolara karşı bir sivil itiraz hattına evrildiği tarihtir. Milliyetçiler o gün; devletin kendi kurucu genetiğinden uzaklaşmasına tepki göstermiştir.

Savaş sonrası deşifre olan gizli pazarlıklar karşısında Türkiye, Sovyet baskısını göğüslemek için "Biz o milliyetçileri zaten 1944’te tasfiye ettik" savunmasına sığınsa da, tarih bu hesabı çok farklı bir yere taşıdı. Zamanın ruhu, zulmün üzerine bir perde çekmiş gibi görünse de hakikati yok edemedi.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından mutlak güç gibi görünen SSCB, demir yumruğuna rağmen tarihin akışına direnemedi ve beklenen sona mahkum oldu. Yenilen Almanya kısa sürede toparlanıp ekonomik bir dev haline gelse de, bugün yeniden varoluşsal krizlerin pençesinde savrulmaya başladı. Oysa 1944 yılının "hayalperestleri" olarak nitelenen ve en ağır bedelleri ödeyen o kuşağın fikirleri, geçen yıllar içinde Türkiye sınırlarını aşarak Türk dünyasının ortak şuuruna dönüştü.

Zamanında tabutluklara sığdırılmaya çalışılan o vizyon; bugün sadece bir temenni değil, Türk Devletleri Teşkilatı gibi somut bir jeopolitik gerçeklik olarak ete kemiğe bürünmüştür. 1944’ün mağduriyeti, 21. yüzyılın stratejik aklına evrilmiş; o gün "suç" sayılan Turan mefkuresi, bugün Türk dünyasının birleşen yumruğu haline gelmiştir.

Ancak bugün Türk milliyetçiliği, tarihinin en keskin paradoksuyla karşı karşıyadır: Fikir düzeyinde merkeze alınmış görünse de, uygulama sahasında stratejik olarak kıyıda tutulmaktadır. Eğitimden ekonomiye, teknolojiden küresel finans yönetimine kadar her alanda yetişmiş, liyakatli milliyetçi kadroların karar mekanizmalarında hak ettiği ağırlığa sahip olmaması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir "siyasal dışlama" biçimidir. Özellikle Türk Birliği gibi tarihsel ve ideolojik derinliği olan projelerin, bu düşünce geleneğinden gelmeyen aktörler eliyle yürütülmeye çalışılması, meselenin ruhuna aykırı bir sancıdır.

Bu paradoksu aşmanın yegane yolu; milliyetçiliği sadece kriz anlarında sığınılan bir 'yedek güç' olmaktan çıkarıp, onu devlet aklının asli sahibi ve yürütücü iradesi kılmaktır. Milliyetçiliğin yetişmiş beşeri sermayesi; ömrünü verdiği mücadelesinin meyvelerini başkalarının toplamasını izleyen bir seyirci konumunda kalamaz. Aksine, stratejik kurumların mutfağında ve devletin karar mekanizmalarında bizzat dümene geçmelidir. 'Türk Çağı', ancak bu liyakatli kadroların imzasını taşıyan somut icraatlarla gerçek karşılığını bulacaktır.

Belki de ancak o zaman; 3 Mayıs’ta sokağa taşan o irade ve tabutluklarda sınanan o ruhlar, tarihsel anlamda gerçek makamına kavuşacak ve huzura erecektir.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 288,71 M - Bugn : 66994

ulkucudunya@ulkucudunya.com