« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

29 Mar

2026

İngiliz Türküleri

29 Mart 2026

Çocukluğumuz, kahramanlık destanları dinlemekle geçti. Aynı sofralarda, aynı ses tonlarıyla, aynı hayranlıkla anlatılan hikâyelerdi bunlar. Osmanlı’nın son dönemine ve Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık etmiş kuşakların torunlarıydık; bize aktarılanlar yalnızca hatıra değil, aynı zamanda bir dünya tasavvuruydu. Evlerin içinde dolaşan bu anlatılar, tarih bilgisinden çok bir inanç iklimi kuruyordu.

Bu hikâyelerde savaşlar yalnızca cephede kazanılmazdı. Tam yenilgi anında ortaya çıkan yeşil sarıklılar, sis içinde kaybolan düşman birlikleri, zor anlarda askerin yanında beliren aksakallılar… Hepsi, tarihin akışını değiştiren görünmez bir müdahalenin parçalarıydı. Çocuk aklıyla bu anlatıları büyük bir dikkatle dinler, gerçeklikle masal arasındaki o belirsiz çizgide uzun süre kalırdık.

Fakat bir noktadan sonra kaçınılmaz sorular belirirdi: Eğer böylesine açık bir ilahi destek varsa, neden bu kadar ağır kayıplar verildi? Neden bazı cephelerde bu müdahale hiç görünmedi? Bu sorular çoğu zaman bir tartışma başlatmaz, aksine tartışmayı bitirirdi. Sorgulama, hızla bir ithama dönüşürdü.

Yıllar içinde anlaşıldı ki mesele zannettiğimiz kadar doğal ve masum değil, daha derin bir zihniyet meselesiydi. Tarih, ya bütünüyle reddediliyor ya da bütünüyle metafizik bir zemine taşınıyordu. Bu yaklaşım özellikle I. Dünya Savaşı ve Çanakkale söz konusu olduğunda daha da belirginleşiyordu.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Bu anlatıların büyük kısmı, dili son derece güçlü, etkileyici ve sürükleyici olan bazı isimler üzerinden yaygınlık kazanmıştır. Rıza Nur hatıratı, isimsiz bir tanıdık üzerinden Kadir Mısıroğlu gibi figürlerin ya da Necip Fazıl Kısakürek gibi güçlü bir retoriğe sahip isimlerin kurduğu dil, yalnızca bir görüş sunmakla kalmamış; geniş kitlelerin tarih algısını da şekillendirmiştir. Bu isimlerin etkisi, çoğu zaman söylediklerinden çok, nasıl söylediklerinden kaynaklanır. Anlatı güçlüdür, duygulara hitap eder ve dinleyeni kolayca içine çeker.

Bu nedenle yapılması gereken, bu anlatıları toptan reddetmek değil; onların kaynağını, nasıl üretildiklerini ve hangi ihtiyaca cevap verdiklerini sorgulamaktır. Çünkü dikkatle bakıldığında ortaya çarpıcı bir tablo çıkar: Kendini Batı karşıtı olarak konumlandıran bazı söylemler, özellikle kritik tarihsel yorumlarda, Birleşik Krallık kaynaklı anlatılarla şaşırtıcı bir paralellik sergiler.

Bu çevrelerde Mustafa Kemal Atatürk, Enver Paşa ve genel olarak İttihatçı kadrolar çoğu zaman olumsuz bir çerçevede ele alınır; hatta zaman zaman “dış güçlerin etkisinde kalmış” figürler olarak sunulur. Oysa tarihsel gerçeklik bunun tam tersini gösterir. Bu isimler, özellikle İngiliz stratejik hedefleri açısından doğrudan tehdit olarak görülmüş, sahada karşı karşıya gelinmiş aktörlerdir.

Nitekim Çanakkale Savaşı, Britanya İmparatorluğu açısından yalnızca başarısız bir askeri girişim değil; aynı zamanda “yenilmezlik” algısının ciddi biçimde sarsıldığı bir kırılma noktasıdır. Bu cephede karşılarında bulunan komuta yapısı, bugün bazı çevrelerin değersizleştirmeye çalıştığı kadrodur.

Benzer şekilde Kut'ül Amare Kuşatması, İngiliz askeri tarihinde uzun süre konuşulmaktan kaçınılan bir yenilgi olmuştur. On binlerce askerin teslim olması, imparatorluk prestijine ağır bir darbe vurmuştur. Bu yenilgiyi yaşatan kadro da yine aynı askeri dönüşümün ürünüdür.

Bu noktada açık bir çelişki ortaya çıkar: İngilizlerin sahada mücadele ettiği, yenilgi yaşadığı ve tehdit olarak gördüğü bir kadro; nasıl olur da içeride “İngilizlerin adamı” olmakla suçlanabilir?

Bu çelişki çoğu zaman bilinçli bir tercihten değil, sorgulanmadan devralınan anlatıların etkisinden kaynaklanır. Çünkü tarih yalnızca belgelerle değil, algılarla da şekillenir. Güçlü bir anlatı, çoğu zaman somut gerçekliğin önüne geçebilir.

İngiliz tarafında da benzer bir eğilim görmek mümkündür. Çanakkale’de yaşanan başarısızlık, çoğu zaman doğrudan askeri yetersizliklerle değil; farklı ve dikkat dağıtıcı anlatılarla açıklanmaya çalışılmıştır. “Kaybolan birlikler”, “sis içinde yok olan askerler” gibi hikâyeler, yenilgiyi rasyonel zeminden uzaklaştıran örneklerdir.

Bu anlatıların en bilinenlerinden biri, kamuoyunda “kayıp birlik” olarak anılan Norfolk Taburu hikâyesidir. Rivayete göre bu birlik, yoğun bir sis bulutunun içine girerek adeta ortadan kaybolmuş, bir daha kendilerinden haber alınamamıştır. Bu olay uzun yıllar boyunca “açıklanamayan” bir hadise olarak anlatılmış; hatta zaman zaman doğaüstü yorumlara konu edilmiştir.

Oysa tarihsel kayıtlar ve sonradan yapılan araştırmalar, bu birliğin akıbetinin sanıldığı gibi gizemli olmadığını ortaya koymaktadır. Birlik, zorlu arazi şartlarında ilerlerken Osmanlı savunma hatlarıyla karşılaşmış, ağır kayıplar vermiş ve büyük ölçüde imha edilmiştir. Yani ortada kaybolan bir birlik değil; sahada yenilen bir birlik vardır. Ancak bu gerçek, uzun süre geri planda kalmış; onun yerine daha “anlatılabilir” ve yenilgiyi örtmeye elverişli bir hikâye öne çıkmıştır.

Tam da bu noktada dikkat çekici bir paralellik ortaya çıkar. Aynı olay, bir tarafta “ilahi müdahale” ile açıklanırken, diğer tarafta “esrarengiz kayboluş” olarak anlatılmaktadır. Farklı diller, farklı kavramlar; fakat benzer bir ihtiyaç: Yenilgiyi doğrudan kabul etmek yerine, onu başka bir çerçevede anlamlandırmak. Oysa o sisin içinde kalan sadece İngiliz askerleri değil, Türk askerleri de vardır.

Oysa tarihsel gerçeklik çok daha somuttur. Cihan Harbi’nin, yani I. Dünya Savaşı’nın Türk tarihindeki yeri, ideolojik kalıplara sıkıştırılamayacak kadar derindir. Bu süreci anlamak için Balkan Savaşları’nın yarattığı büyük yıkımı ve ardından gelen dönüşümü görmek gerekir.

1912’de Osmanlı ordusu tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşamış; siyasetle iç içe geçmiş yapı, subaylar arasındaki ayrışmalar ve lojistik yetersizlikler ciddi bir çöküşe yol açmıştır. Ancak bu çöküş, aynı zamanda köklü bir yeniden yapılanmanın başlangıcı olmuştur.

1913’te Harbiye Nazırı olan Enver Paşa’nın başlattığı reformlar, ordunun yapısını kısa sürede değiştirmiştir. Komuta kademesi gençleştirilmiş, liyakat esaslı bir sistem kurulmuş ve modern savaş teknikleri benimsenmiştir. Bu süreçte Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir gibi isimler ön plana çıkmış; yeni nesil kurmay akıl ordunun omurgasını oluşturmuştur.

Bu dönüşümün somut sonuçları, Çanakkale ve Kut’ül Amare gibi cephelerde ortaya çıkmıştır. Bu başarılar ne bir tesadüf ne de yalnızca metafizik açıklamalarla izah edilebilecek gelişmelerdir. Disiplinli birlik yapısı, doğru planlama ve sahadaki komuta becerisi, modernize edilmiş bir ordunun ürünüdür.

Çanakkale Savaşı’nın özellikle kara muharebeleri, askeri liderliğin ve stratejik aklın belirleyici olduğu bir süreçtir. Kritik anlarda alınan inisiyatifler, savaşın seyrini değiştirmiştir. Bu durum, savaşın yalnızca inançla değil; aynı zamanda akıl, hazırlık ve organizasyonla kazanıldığını açıkça gösterir.

Bu askeri birikim, 1918 sonrasında da ortadan kaybolmamış; aksine Milli Mücadele’nin temelini oluşturmuştur. Aynı kadro, aynı tecrübe ve aynı irade, bu kez Anadolu’da yeniden örgütlenmiştir.

Sonuç olarak tarih, ne yalnızca ideolojik bir anlatıya indirgenebilir ne de bütünüyle metafizik bir çerçevede açıklanabilir. Cihan Harbi süreci; askeri reformların, kurmay aklın ve sahadaki insan iradesinin birleşimiyle ortaya çıkmış bütünlüklü bir deneyimdir.

Bu nedenle belki de en önemli soru şudur:

Biz gerçekten kendi tarihimizi anlatıyoruz, yoksa başkalarının yazdığı bir hikâyeyi mi ilahileştirip tekrar ediyoruz?

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 279,84 M - Bugn : 28489

ulkucudunya@ulkucudunya.com