« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

06 Nis

2026

Başbuğ’a Veda

06 Nisan 2026

Saat 22:30 civarıydı. Ocak’tan eve henüz dönmüştüm ki telefonum çaldı; arayan Yavuz Sultan’dı: “Başbuğ’u hastaneye kaldırmışlar.” Televizyonu açtığımda vefat haberi henüz verilmemişti ama ekranlara yansıyan o insan seli ve hastane bahçesindeki insanların yüzündeki keder, durumun ciddiyetini gösteriyordu. Tekbirler ve dualarla süren bekleyiş, ülkücülerin birbirlerine sarılarak hıçkırıklara boğulmasıyla son buldu. Evet, Başbuğ Türkeş Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.

Haberin ardından hemen teşkilata gidip hazırlıklara başladık. Sabaha karşı Ocak’ta Murat Çalışkan ve benden başka kimse kalmadığında, üzerimizdeki o metanetli duruşu bir kenara bıraktık; zira artık kimseye karşı güçlü görünme zorunluluğumuz kalmamıştı. O an sadece iki dava adamı değil, yetim kalmış iki çocuk gibi hıçkırıklara boğulmuştuk.

Sabahın ilk başsağlığı rahmetli babamdandı. Siyasetle hiçbir bağı olmayan babam, derin bir samimiyetle: “Oğlum başın sağ olsun. Allah rahmet eylesin, Türkeş Bey büyük adamdı,” dedi. Sadece benim Ocak Başkanı olmamdan sonra MHP’ye oy vermeye başlayan bir adamın bu tespiti, Türkeş’in temsil ettiği o devlet adamlığına duyulan bir hürmetti.

Bizim kuşağımız; davanın "devleri" ile "develeri" arasında kalmış, 1987’den 1999’a uzanan o sancılı yılların tam merkezinde yetişmiş bir ara nesildir. Bizden önceki kuşak, vatanın ve milletin ikbalini kendi hayatlarının önüne koyarak bu toprakların gördüğü en çetin imtihanı kanıyla vermişti. Biz o devasa bedellerin gölgesinde büyürken; ne 80 öncesinin sokak çatışmalarını ne de o ağır cezaevi şartlarını yaşadık. Bizim hikayemiz, her gün teröre şehitler verdiğimiz, sokakların barut koktuğu bir iklimde, o mukaddes mirasa layık olma ve yeniden diriliş mücadelesiydi.

Ancak bizim imtihanımız sadece dışarıdaki rakiplerle sınırlı kalmadı. Susurluk’tan 28 Şubat’ın soğuk rüzgarlarına kadar Ülkü Ocakları hep hedef tahtasındaydı. Bir yandan teröre karşı dururken, diğer yandan üzerimize yapıştırılmaya çalışılan "ülkücü mafya" ve "derin devlet aparatı" yaftalarıyla boğuştuk. O puslu havadan beslenenlerin, bu kirli sıfatlar üzerinden kendine yol bulanların ve bu rolü benimseyenlerin faturası hep bizlere, davanın asıl sahiplerine kesildi. Hareketi kendi küçük hesaplarına alet edenlerin yarattığı o suni kirlilik, en çok bizleri mahcup etti.

Bu süreçte sadece ideolojik hasımlarımızla değil; başka saflarda ikbal peşinde koşup kimliğini kaybeden ama cebinde hâlâ "ülkücülük" etiketini taşıyanlarla da didiştik. Özellikle yarı milliyetçi yarı muhafazakar çizgide, "tövbekarlık" adı altında Türkeş düşmanlığına soyunanlarla uğraşmak, bizi dışarıdaki kavgadan çok daha fazla yordu. Yine de çoğunluğun hâkim tavrı; bu sığ ve puslu görüntünün davanın asıl kimliğini gölgelemesine asla müsaade etmedi.

Cenaze için onca insanı İstanbul’dan Ankara’ya götürüp getirmek kolay değildi. Ocakların herhangi bir geliri, arkasında bir sermaye gücü yoktu. Bir yakınımdan rica ettim; sağ olsun kırmadı ve iki otobüs tahsis etti. Genç bozkurtlar; Ersin, Erkan, Yusuf, Sedat, Erkut, Tufan, Mustafa, Şenol, Gökhan, Lokman, İbrahim, Eray, Recep, Murat, Niyazi, Atıf, Samet ve Selahattin kolları sıvadı, kumanyalar paketlendi. Cebimizdeki harçlıkları birleştirip mazotu aldık.

7 Nisan gecesi yola çıktık. Düzce’den sonra yoğun bir kar yağışı başladı. Bolu Dağı’nın geçit vermez yokuşlarında yolda kalanları da toplayarak Ankara’ya ulaştık. Ankara’da mahşeri bir kalabalık vardı; her yer bembeyazdı ve birçok insan o dondurucu havada karla abdest alıyordu. Ankara halkı camlardaydı; yaşlı bir teyzenin o şefkatli “Soğukta donacak yavrucaklar” sözü hala kulağımdadır. Ancak pencerelerin ardındaki o mesafeli ve endişeli bakışlarda "Şimdi ne olacak? Bu gençliği kim zapt edecek?" korkusu da okunuyordu. Kortej ilerlerken yer yer sataşmalar ve açık tahrik girişimleri de oldu. Normalde bu tür provokasyonlara sert karşılık vermeyi refleks haline getirmiş olan ülkücü irade, o gün bambaşka bir sınav veriyordu. O kıvılcımlar, Başbuğ’una son görevini yapan milyonların o sakin ve dik duruşuyla büyümeden söndü gitti.

"Başbuğ yaşarken, 'Artık yaşlandı, genç birine yerini bıraksın,' diyerek tasfiye hayali kuranların; vefatın hemen ardından 'Türkeş öldü, dava bitti' ucuzluğuna savrulacaklarını biliyorduk. Biz o gün karda yürürken, sadece Ankara’daki mahşeri kalabalıktan haberdardık; oysa Türkiye’nin dört bir yanında, evlerinde ekran başına kilitlenmiş milyonlardan henüz haberimiz yoktu. Aslında Türk milliyetçiliğinin bu topraklarda ne kadar köklü ve ciddi bir karşılığı olduğunun biz zaten farkındaydık; ancak Başbuğ’un cenazesi, bu gerçeğin tüm Türkiye için tartışmasız bir ispatı oldu.

O gün sokaklara sığmayan o kalabalık, milliyetçiliğin bu toprakların asıl ana damarı olduğunu herkese gösterdi. Bir devrin kapandığını sananlar, Türk milliyetçiliğinin toplumsal meşruiyetinin ve sarsılmaz gücünün milyonlarca şahitle tescillendiğine o karlı Ankara sabahında bizzat şahit oldular.

O karlı günde tabutun arkasında yürüyen milyonların yüzünde, sadece bir veda değil, kitlesel bir mahcubiyet de vardı. Halkın yaşarken esirgediği o takdir, vefatının ardından adeta bir "özür borcu" gibi sandığa yansıdı ve 1999’daki o büyük oy patlamasının ana motoru oldu. Alparslan Türkeş, popülist siyaset anlayışına karşı devlet adamlığıyla örülmüş bir karakterdi. Siyaseti ikbal kapısı değil, hizmet sahası olarak gördü. İslam’ı Türk kimliğinin ruhu olarak belledi ama dini siyasete alet edenlerle arasına net bir çizgi çekti. Onun vefatı, sanki bütün bir Türk coğrafyasının direğinin sarsılmasıydı.

O veda gününü en iyi, Mustafa Yıldızdoğan’ın dillerden düşmeyen 'Başbuğlar Ölmez' bestesinin sözleri anlatır:

Kurtlar puslu havada toplandı Ankara’da,
Giden heybetli çınar, milyonlarsa arkada...
Vatan millet aşkına geçen çileli ömür,
Yatak yorganda değil, çınar ayakta ölür...

Neyler Kerkük’te Türkmen, Türkistan neyler onsuz?
Sabır ver yüce Mevlam, kaldık başsız ve kolsuz.
Yandı yürekler yandı, yağan kar ile sönmez;
Milyonlar bir ağızdan diyor: "Başbuğlar ölmez!"

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

İdris Savaş

06 Nis 2026

Saat 22:30 civarıydı. Ocak’tan eve henüz dönmüştüm ki telefonum çaldı; arayan Yavuz Sultan’dı: “Başbuğ’u hastaneye kaldırmışlar.

M. Metin KAPLAN

29 Mar 2026

Halim Kaya

29 Mar 2026

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

29 Mar 2026

Yusuf Yılmaz ARAÇ

02 Mar 2026

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 281,59 M - Bugn : 131379

ulkucudunya@ulkucudunya.com