Bundan sadece birkaç gün önce, İlber Ortaylı hocamızın vefat haberiyle sosyal medyaya göz attığımda gördüğüm manzara gerçekten çok kıymetliydi. Her kesimden, her yaştan ve her dünya görüşünden insanın paylaşımlarında İlber Ortaylı vardı. Bu tabloyu o an; sadece bir tarihçinin popülaritesi değil, farklı ideolojilere sahip olsak da millet olarak "öz değerlerimize" topyekûn sahip çıkma halimiz olarak yorumlamıştım. Bilginin, zarafetin ve gerçek bir entelektüel derinliğin etrafında, tüm ayrışmaları bir kenara bırakarak birleşebildiğimizi gösteren bir mutabakattı bu.
O anki hislerimle şunu düşünmüştüm: "Demek ki köklerimize, ortak hafızamıza ve bizi biz yapan o büyük kültürel mirasa olan ihtiyacımız, her türlü güncel tartışmanın üzerindeymiş. Gerçek otoriteye ve liyakate duyulan bu vefayı görmek, geleceğe dair umut verici." İlber Ortaylı gibi bir değerin aramızdan ayrılışı, sadece bir tarihçinin gidişi değil; bir hafızanın, bir ekolün ve bir devrin sessizliğe bürünmesiydi. Bilgisiyle ufkumuzu açan, o kendine has üslubuyla bize asaletimizi hatırlatan hocamızın ardından; ailesine, öğrencilerine ve aziz milletimize başsağlığı dilemek bir borçtu.
Ancak yayınlamak için birkaç gün beklediğimde, tablonun ne denli hızlı ve karanlık bir biçimde değiştiğine şahitlik ettim.
Meğer o "ittifak" hali sadece kısa süreli bir yanılsamaymış. Vefatının üzerinden çok geçmeden; hakkında Atatürk düşmanlığından iktidar yandaşlığına, egoizmden batı hayranlığına kadar en ağır ithamlar birbiri ardına sıralanmaya başladı. Sağlığında yüzüne söylenemeyen ne varsa, ölümüyle beraber yüksek sesli birer saldırıya dönüştü. Sanki karşımızdaki bir ilim adamı değil de, sağlığında korku salan bir mafya babasıymışçasına, konuşmak için herkes onun nefesinin kesilmesini beklemiş. Cenaze namazından defnedildiği yere kadar her detayın bir savaş alanına çevrilmesi; o mübarek mekanlara layık görülmemesi üzerine yapılan tartışmalar, toplumsal birliğe dair beslediğim umudun ne kadar boş bir beklenti olduğunu bana acı bir şekilde gösterdi.
Şahsen kendisiyle özel bir hukukumuz olmasa da, ortak tanıdıklar ve aynı ortamlarda bulunmuşluğun getirdiği bir gözlemle şunu söyleyebilirim: Ölümün ardından yükselen bu fısıltılar ve bu amansız taarruz, aslında ne kadar parçalanmış bir halde olduğumuzun en somut kanıtıdır.
Peki, nedir bu "sağlı sollu" taarruzun perde arkasındaki gerçek sebep?
Mesele ne ego, ne üslup ne de akademik tartışmalardır. Asıl mesele, onun tavizsiz bir Türk milliyetçisi olmasıdır. Bu ülkede Türk milliyetçileri şu gerçeği artık idrak etmek zorundadır: Kim olursanız olun; ister Adsızcı ister Türkeşçi, ister Enverci ister Talatçı olun... İster güncel siyasetin içinde olun ister dışında, hatta isterseniz tövbekâr olun; eğer genetiğinizde Türk milliyetçiliği varsa, size duyulan o birikmiş kin bir gün mutlaka açığa çıkacaktır. Ya düştüğünüzde ya da öldüğünüzde bu öfke patlayacaktır.
Hayatım boyunca defalarca şahit olduğum bir kuraldır bu: Bu güruh, size "faşist" damgasını vurmak için her zaman bir kulp bulacaktır. En yakın arkadaşınız gibi görünseler de, içten içe milliyetçileri "iğrenç yaratıklar" olarak gören o çarpık bakış açısı asla değişmeyecektir. İlber Ortaylı üzerinden yürütülen bu kirli savaş, aslında bu toprakların yerli ve milli hafızasına duyulan kadim nefretin dışavurumudur.
Onun ölmesini bekleyip ardından koro halinde saldıranlar, aslında sağlığında o entelektüel heybetin karşısında duydukları korkuyu ele veriyorlar. Bu tablo, Türk milliyetçileri için bir uyanış vesikası olmalıdır: Bizim birliğimiz, başkalarının sahte alkışlarında değil; kendi öz değerlerimize, her şeye rağmen ve tek başımıza kalsak dahi sahip çıkmamızdadır.
Kıymetli hocamızın ruhu şad, mekanı cennet olsun.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.