Demir… Tarih boyunca medeniyetlerin temelini atmış, çekiç sesleriyle geleceği şekillendirmiş, en ilkel aletten en modern yapıya kadar her şeye hayat vermiş bir element. O, sadece topraktan çıkan, ocakta eriyip örste dövülen bir metal parçası değil; aynı zamanda insan iradesinin, sağlamlığın, kaçırılmaması gereken anın ve hatta imkânsızlığın da en güçlü sembolüdür.
Demircinin ocağında harlanan ateş, binlerce yıldır sadece metali değil, aynı zamanda dilimizi, atasözlerimizi ve en derin manalarımızı da kızıl bir tavda dövüp şekillendirmiştir. Bu miras, “demir” kelimesini günlük konuşmamızın adeta bir kılcal damarı hâline getirmiştir. Bir yerden ayrılırken de bir yere yerleşirken de; bir işe başlarken de bir zorluğu tarif ederken de demirin sert ve değişmez karakterine sığınırız. Şimdi, demirin ruhumuzu ve hayat felsefemizi nasıl şekillendirdiğini gösteren, dilimizdeki en çarpıcı izleri inceleyelim. Siyasetin anlaşılması zor mevzularına, iktidarına, muhalefetine, uzmanına, azmanına girmeyelim bu mevzulara. Ne yapalım, tıkayalım kulaklarımızı çın çın çekiç sesinden gayrısına!
Bugün biraz demirdeki hayat derslerini konuşalım.
Bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı, komutan bir orduyu, ordu koca bir ülkeyi kurtarır: Bu söz, bir olayın en küçük ve önemsiz görünen başlangıcının bile zincirleme bir reaksiyonla büyüyerek koca bir ülkenin kaderini değiştirebilecek kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini anlatan güçlü bir domino etkisi örneğidir. Hayatımızdaki olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerinin ne kadar kritik olduğunu vurgular. Bir atın nalı için gereken ufacık bir çivinin eksikliği, savaşın kaybedilmesine ve dolayısıyla ülkenin yıkılmasına yol açabilir. Bu zincirleme etki, bize en küçük ayrıntılara bile özen göstermemiz gerektiğini; zira büyük başarıların veya felaketlerin kökeninin genellikle ihmal edilmiş küçük bir detayda gizli olduğunu hatırlatır.
Demiri demirle dövdüler, biri aç biri toktu; insanı insanla dövdüler, biri aç biri toktu: Burada “aç” ve “tok” demirler, maddi kaynaklara erişimdeki eşitsizliğin her alana yayıldığını, hatta üretim araçlarının bile farklı şartlara (imtiyazlara) sahip olduğunu sembolize eder. Deyişin ana eleştirisi ise şudur: İnsanlar arasındaki mücadele ve çatışma eşit şartlarda gerçekleşmez. Güç ve kaynaklara sahip olanlar ile yoksul ve yoksun olanlar arasındaki temel sınıf farkı, bu mücadelenin zeminini oluşturur. Deyiş, insanı sömürenin yine başka bir insan olduğunu; ancak bu eylemin açlık ve tokluk eşitsizliği üzerinden gerçekleştiğini vurgular.
Yer demir, gök bakır kesilmek: Bu deyiş, bir durumun en olumsuz, en zorlu ve en umutsuz anını anlatmak için kullanılır. Deyim, toprağın demir kadar sertleştiği ve verimsizleştiği; gökyüzünün ise bakır kadar parlak ve yakıcı olup yağmur vermediği bir tablo çizer. Özellikle aşırı sıcaklık, kuraklık ve verimsizlik gibi doğal felaketleri tasvir ederken kullanılır. Ancak mecazi anlamda da kişinin içinde bulunduğu şartların son derece ağır olduğu, imkânların kısıtlandığı ve hiçbir yardım ya da umut ışığının kalmadığı çaresizlik anlarını ifade eder.
Demiri tavında dövmek: Demiri tavında dövmek ifadesi, demircilik zanaatının en temel kuralını anlatır. Tav, metalin işlenebilmesi için ulaşması gereken en uygun sıcaklıktır. Teknik bir zorunluluktan doğan bu ifade, dilimize yerleşmiş ve fırsatı zamanında kullanmak anlamına gelmiştir.
Demir tavında, dilber çağında sevilir: Bu zarif ifade, her şeyin kendine has bir zamanı ve en uygun dönemi olduğunu vurgular. Tıpkı demirin ideal sıcaklıkta dövülmesi gibi, sevgi ve güzellikler de en parlak olduğu zamanda, yani “çağında” kıymet bulur.
Ham demir dövülmez: Ham demir, ocakta yeterince tavlanmadan dövülmeye çalışılırsa çatlar ve dağılır. Bu atasözü, bir işe başlamadan önce gerekli olgunluğun ve şartların oluşmasını beklemenin zorunluluğunu ifade eder.
Demirden leblebi: Mecazi anlamda aşırı zorluk ve imkânsızlığı ifade eder. “Aşk bir demir leblebidir, çiğneyene aşk olsun” sözüyle aşkın sindirilmesi zor, çetin bir sınav olduğu ve üstesinden gelenin takdiri hak ettiği vurgulanır.
Demircinin canı demirden berk gerek: Bu atasözü, demircilik mesleğinin gerektirdiği yüksek fiziksel ve psikolojik dayanıklılığı ifade eder. Asıl vurgu, zorluklar karşısında eğilip bükülmeyen, demir gibi sağlam bir ruh hâli ve sarsılmaz azimdir.
Demir nemden, insan gamdan çürür: Bu söz, insan ruhunun ve bedeninin demirin paslanmasına benzer şekilde gam (üzüntü) yoluyla içten içe ve uzun vadede yıpranmasını anlatır.
Demir ıslanmaz, deli uslanmaz: Bu atasözü, bazı şeylerin özünün ve tabiatının değiştirilemez olduğunu ifade eder. Demir nasıl suyu içine çekip ıslanmazsa, karakteri oturmamış veya yola gelmeyen kişiler de kolay kolay uslanmaz.
Birlikte demir yumuşar: Bu atasözü, birlik olmanın, kolektif gücün ve iş birliğinin, en sert ve aşılmaz görünen engelleri dahi yumuşatıp aşabileceğini anlatır. Büyük zorlukların üstesinden gelmek için dayanışmanın önemini vurgular.
Gürültü istemeyen âdem, demirci dükkânına girmez: Bu söz, bir ortamın ya da durumun doğasında var olan zorlukları ve koşulları baştan kabul etmeyi ifade eder. Bir işe başlarken o işin kaçınılmaz zorluklarından şikâyet etmenin yersiz olduğunu belirtir.
Kılıç, kendi kınını kesmez: Sadakat, minnettarlık, özdenetim ve menfaat çatışması konularını anlatır. Kın, kılıcı koruyan ve taşıyan yuvadır. Kılıcın kendi kınını kesmemesi; bir kişinin ya da gücün kendisine destek olan, yol gösteren veya onu var eden kaynağa (ailesine, ülkesine, kurumuna) zarar vermeyeceğini ifade eder. Aynı zamanda kişinin sahip olduğu gücü, ait olduğu sistemi yok etmek için kullanmayacağına dair ahlaki bir sınırı işaret eder.
Bıçağı iyi sula, ismin ölümsüz ola: Bu söz, zanaatkârlığın mükemmelliği ile kalıcı itibar arasındaki ilişkiyi vurgular. Bıçağı iyi sulamak (temperlemek), bıçağın keskin, dayanıklı ve kaliteli olmasını sağlar; bu da işi en titiz şekilde yapmayı temsil eder. Yapılan işin kalitesi o kadar yüksek olur ki, zanaatkârın adı ve şöhreti yarattığı eserle birlikte zamanı aşar. Kısacası bu deyiş, mükemmel ustalığın kalıcı bir itibar getireceğini öğütler.
Kılıç yarası iyileşir, kötü sözün yarası iyileşmez: Bu atasözü, dilin açtığı manevi yaraların, demirden bir aletin açtığı fiziksel yaralardan daha derin ve kalıcı olduğunu anlatır.
Doğru söz demiri keser, keskin söz kılıcı keser: Bu atasözü, hakikatin ve dürüstlüğün, fiziksel gücün sembolleri olan demir ve kılıçtan bile daha güçlü olduğunu vurgular.
Demir, sertliği ve değişmezliğiyle yalnızca fiziki dünyayı değil; aynı zamanda soyut değerleri, ulusal hedefleri ve insani dramları da betimleyen güçlü bir köprü görevi üstlenmiştir. Demircinin örsü, gemicinin çapası, devletin demiryolu vizyonu ve türkülerin acısı… Tüm bu imgeler, dilimizin tavında dövülerek nesiller boyu aktarılacak anlam yüklü ifadelere dönüşmüştür.
Demirin doğasına dair en temel etik ders ise şudur:
“Demir mukaddestir seyf olursa; mel’undur zincir-i istibdat olursa.”
Yani demir, adalet kılıcı olduğunda kutsal; zulmün zinciri olduğunda ise lanetlidir. Gücün kendisi değil, onunla yapılan eylemin ahlaki yükü esastır.
Her bir deyim, aslında bize demirin öğrettiği evrensel bir dersi fısıldar: Vazgeçmemeyi, doğru anı beklemeyi ve sağlam kalmayı. Unutulmamalıdır ki “demir gibi cahili, altın gibi bilgiden daha kıymetli yapan şey ahlaktır.”
Ve nihayetinde, tüm bu felsefi miras, demirin asil duruşunu tek bir cümlede özetler:
“Altın olsam değerimi herkes bilir. Ben basit bir demir olayım. Değerimi sadece anlayan bilsin!”
Bu güçlü metal, bir gün paslanıp çürüyecek olsa bile, dilde bıraktığı anlam mirası ve metaforik gücüyle Türkçenin ruhunda ebediyen berk kalacaktır.
Demir paslanır, aşınır, gün gelir toprağa karışır. Ama dildeki demir eskimez. Atasözlerinde ve deyimlerde taşıdığı anlam, kuşaktan kuşağa aktarılır. Çünkü demirin değeri sertliğinde değil; ne için ve nasıl kullanıldığındadır. Adalet için kullanıldığında kıymetlidir, zulüm için kullanıldığında lanetlidir. Demirin bize bıraktığı asıl miras madde değil, ölçüdür. Bu ölçü, Türkçenin içinde yaşamaya ve anlayana yol göstermeye devam eder.
Devam edeceğiz…
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.