Türk Fikir hayatına ve özellikle Milliyetçi fikre kültürel ve tefekkür alanlarında hizmet etmiş olan ve hail hazırda bu hizmetine yenilerini ekleyerek devam eden Türk Edebiyatı Vakfı Kurucu Mütevelli Heyeti başkanı Müteveffa Ahmet Kabaklı ve müteveffa Başkan Servet Kabaklı’ya Allah’tan Rahmet dilerim. Halen bu hizmeti sürdüren vakıfta mütevelli Heyet başkanlığını layıkıyla yaparak hizmetlerin devamı sağlayan ve Sakin Öner Beğ’in hazırlamış olduğu “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1 ve 2” adlı bin bir zahmet ve emek mahsulü kitabın basılmasını sağlayarak bizlere ulaştıran Serhat Kabaklı Beğ’e de şükranlarımı sunarım.
Efendim biliyorsunuz ki Türk Edebiyatı Vakfı haftalık konferanslar ile milliyetçi tefekkür hayatına katkı sunarken bugüne kadar 318 adet kitap yayınlayarak fikir dünyamıza öncülük etmiş ve milliyetçi fikir dünyasını yön vermiştir. Türk Edebiyatı Vakfının yayınlamış olduğu her kitap kıymetlidir. Ancak benim unutamadığım Merhum Ahmet Kabaklı’nın yazmış olduğu ve Türk Edebiyatı Vakfı tarafından yayınlanmış olan “Temellerin Duruşması 1 ve2” alanında öncü ve şaheserdir. Türk Edebiyatı Vakfı bu öncülük hizmetine Sakin Öner Beğ’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1 ve 2” adlı eseriyle devam etmektedir. Sakin Öner Beğ’in bu “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1” eserinin Türk Edebiyatı Vakfı tarafından Kasım 2025 tarihinde birinci baskısı olarak 415 sayfalık bir muhtevayla yayınlanmıştır.
Bir eğitimci olarak Türk Milli Eğitimine öğretmen ve idareci olarak yıllarını vermiş Sakin Öner Beğ bu tecrübesiyle nice öğrenciler yetiştirmiş olmanın yanında eğitim ve kültür alanında hazırlamış olduğu eserler ile çağımızın milliyetçi aydınları arasından tebarüz etmiş ve “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1 ve 2” adlı ölümsüz ve zirve eseriyle de hem kendisini unutulmaz kılmış hem de çağlara ışık tutacak bir meşale yakmıştır. Kendisine sonsuz teşekkürlerimi arz ederim.
Sakin Öner Beğ’in yazdığı “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1 ve 2” adlı kitap “Yazar Hakkında” başlığı ile Sakin Öner Beğ hakkında biyografik bilgi veren yarım sayfayı geçkin kısa bir yazı ile başlıyor. Kitabın kapağından sonra künyesinin yazılı olduğu arkalı önlü iç künye sayfasından sonra “İçindekiler”, “Sunuş”, “Kısaltmalar”, “Başlarken” başlıklarından sonra “Milliyetçilik, Dil ve Edebiyat” bölüm başlığı yer almaktadır. “Milliyetçilik, Dil ve Edebiyat” bölüm başlığının altında ise “Milliyetçilik ile Dil ve Edebiyatın İlişkisi”, “I. Dönem Başlangıçtan İslam’ın Kabulüne kadar Milliyetçilik (Başlangıçtan X.Yüzyıla Kadar)”, “II. Bölüm İslam’ın Kabulünden Osmanlı Devleti’nin Kuruluşuna kadar Milliyetçilik (X.Yüzyıldan 1299 Yılına kadar)”, “III. Dönem Osmanlı Devleti’nin Kuruluğundan Tanzimat’a Kadar Milliyetçilik (1299-1839)”, “XIV.Yüzyıl”, “XV.Yüzyıl”, “XVI.Yüzyıl”, “XVII.Yüzyıl”, “XVII.Yüzyıl”, “XIX.Yüzyıl (1839’a Kadar)”, “IV.Dönem Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e Kadar Milliyetçilik (1839-1908)”,
“Tanzimat Edebiyatı ve Edebiyat’ta Milliyetçilik”, “Tanzimat Dönemi’nde Dilde Milliyetçilik”, “Tanzimat Dönemi’nde Alfabe ve İmla Tartışmaları”, “Tanzimat Dönemi’nde Milliyetçiliğe Genel Bakış”, “Tanzimat Döneminde Yetişen Milliyetçi Şahsiyetler” ana başlıkları yer almakta her ana başlığın altında da detayları ifade eden bir çok alt başlık yer almaktadır.
Sakin Öner Beğ’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1 ve 2” adlı Prof. Dr Mehmet Kaplan tarafından kabul edilmiş büyük ihtimalle Yüksek Lisan Tezi olması muhtemel bir tez (s.9) ile Prof. Dr. Mustafa Özkan tarafından kabul edilmiş Doktora Tezi’ne (s.10) istinat etmekle ilmi vasfı da tescillenmiş bir açılmadır. Kısaca bu kitap Sakin Öner Beğ’in 50 yıllık çabasının ve emeğinin mahsulü, binlerce yılların yaşanmış ve yaşayan Türk kültüründen süzülmüş bir bal mesabesindedir.
Sakin Öner Beğ daha 18 yaşında bir genç iken milliyetçilerin dağınıklığını görmüş ve Babıali’de Sabah gazetesinde ilk yazdığı yazının başlığını “Milliyetçiler! Bekamız İçin Birleşiniz” (s.9) koymuş ileri görüşlü ve yapıcı, uzlaştırıcı bir karakterin sahibi olduğunu göstermiştir. Sakin Öner Beğ’in bu “Milliyetçiler! Bekamız İçin Birleşiniz” makalesi belki bugün dünden daha çok okumamız gereken bir yazıdır.
“Başlarken” (s.17) başlığı altında genel ama zamanlar üstü Türk tarihi ve Türk kültürü şuuru veren, ezelden ebede Türk olma şuuruna eren, ermesi gereken herkese hitap eden uyarıcı ve kalıcı bir yazıt -yazıtların illaki dikili taşlara yazılması gerekemez, yazılar muhtevalarıyla kendileri de ölümsüzleşirler.- kaleme almış ki Sakin Öner Beğ belki ülkemizin günümüz problemine değinen -lokal kaldığı için- bir paragraf çıkarılırsa gelecek yüzyılların Türk nesillerinin ışığı olacaktır.
Dil ve edebiyatı milli şuurun en temel öğesi olarak gören Sakin Öner Beğ Dil’i “Dil; duygu, düşünce ve dilekleri ifade etmek için kullanılan en etkili anlaşma vasıtasıdır. Dil, milletin kolektif ruhundan, şuurundan, heyecanından ve zekasından doğmuştur. Dil, millidir ve milli kimliğin en önemli belirleyicisidir. O milletin hayat tarzını, hayat felsefesini ve dünya görüşünü ortaya koyar.” (s.33) şeklinde açıklarken edebiyatı da “Edebiyat, milleti ruhu, dünya görüşü ve yaşayışıyla bir bütün olarak yansıtan, dille sırlanmış bir aynadır. Edebiyat da dil gibi millidir. Edebiyat, milletin bünyesinden yetişen sanatçıların, milli dilin imkanlarını kullanarak meydana getirdikleri, sözlü ve yazılı edebi ürünlerden oluşur.” (s.33) şeklinde izah ederek dil ve edebiyat arasındaki bağı ortaya koymaktadır. Her ne kadar dil ve edebiyat milli şuurun temel öğelerinden olsa da onları tehdit eden yabancılaşma “millik vasfını kaybetme” (s.35) tehlikesine “Türk milleti yaşadığı tarihi süreç içinde fethettiği coğrafyalar, karşılaştığı siyasi farklılıklar, sosyolojik ve kültürel etkilerin tesiriyle “Dil ve edebiyatımız, bütün safhalarında, özde millik vasfını korumakla birlikte, dil, üslup, şekil ve muhteva bakımından zaman zaman yabancı kültür ve medeniyetlerin etkisi altına girmiştir.” (s.34) ifadeleriyle dikkat çekmektedir.
Sade ve anlaşılır bir dil ve Türkçe kullanan Sakin Öner Beğ sanki daha şuurlu olduğu düşünülen aydın kesim için değil de kültürel erozyona daha çok ve kolay maruz kalan halkı korumak, şuurlandırmak, milleti top yekûn bilinçlendirmek, milliyetçiliği dar elit bir aydın kitlesine hitap eden kurtarıp halka mal ederek daha şuurlu bir millet oluşturmak, oluşan bu şuurla Türk milletinin birbirine kenetlenmesini sağlamak istemektedir.
Türk milletinin kültürel geçmişini aktararak tarihin her devrindeki milliyetçiliğini ortaya koyan bir anlaşış sergilerken birdenbire “Milliyetçilik düşüncesi, 1789 yılında meydana gelen Fransız İhtilali ile Avrupa’nın gündemine girmiş ve 20. Yüzyıldan itibaren ise bütün dünyada egemen bir düşünce haline gelmiştir. Türk aydınları da özellikle 1839 tarihinden Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra, Avrupa ile münasebetlerini hızlanması sebebiyle, bu süreçten büyük ölçüde etkilenmişlerdir.” (s.37) diyerek zımnen Türk milletinin tarih boyunca Türk milliyetçisi olduğu düşüncesine aykırı bir ifade kullanmış gibi görünen Sakin Öner Beğ, aslında şu “Tarihinin başlangıcından beri çeşitli olaylar ve eserlerle milli guru ve şuur sahibi olduğunu ortay koyan Türk milleti” ifadeleriyle Türk milletinin tarih boyunca milliyetçi olduğunu ancak bunun organize olmamış bir “Türklük gurur ve şuuru” olduğunu, milletin cevher-i aslisinde bulunan bir duygu olduğunu ifade etmektedir. 1789 Fransız İhtilali ve 1839 Tanzimat Fermanı ile kastetmek istediğinin ise organize olmuş bir Türklük gururu ve şuuru, duygudan akli melekelere sirayet etmiş, araştırılıp geliştirilebilen, üzerinde tefekkür edip daha iyisi aranılan, akledilen bir “ilmi milliyetçilik” olduğunu yani duygusal milliyetçilikten akli milliyetçiliğe bir geçiş olduğunu ifade etmektedir.
Sakin Öner Beğ “daha çok kanı, soyu, ırkı esas aldığı için ‘kavim’ kelimesi, ‘biyolojik bağı’, ‘aynı kültürle yetişen insan topluluğu’ için kullanılan ‘millet’ kelimesi ise ‘kültürel bağı’ ifade eder.” (s.45) ifadesiyle kavim ve millet kavramlarına açıklık getirmiş, dolayısıyla aynı kültür çevresinde yetişmiş farklı kavimlerin millet oluşumu içinde yer alabileceğini ifade etmiştir. Buradan hareketle Türk milleti kavramı için kan, soy ve ırk olarak merkezinde, nüvesinde bulunan Türk kavminin oluşturduğu genetik birlik ve kültürel ortam ile zamanla içerisine Türk kültürüyle beslenmiş, kültür olarak Türkleşmiş farklı kavimleri de alarak oluşan millete Türk milleti denir diyebiliriz.
Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın bir millet mensup olmak ve milliyetçi olmaya bakışını “Milliyetçi; mensup olduğu milleti tanıyan, seven ve onu yükseltmeye çalışan insandır. Hiçbir insan, milliyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, mazisini, halini tanıyıp, istikbalini düşündükçe ve ızdıraplarını kalbinde duydukça milliyetçi olur.” (s.50) ifadeleriyle aktarıp, bir millet mensup olmanın tabii bir hal olduğunu ancak milliyetçi olmak için kültür, şuur ve irade gerektiğini ifade etmektedir. Yani insan her ne kadar milletini seçemezse de milliyetçiliği kendi iradesi ile seçerek, onun kültürünü şuurlu bir şekilde yaşayarak, yaşatarak milliyetçi olabilmektedir. Bunun içindir ki kendi milletini sevmeyen başka milletlere hizmet eden her milletten hainler çıkmıştır, çıkmaktadır.
Kitapta biraz yukarılarda bahsettiği Dündar Taşer’in “Bizim milliyetçiliğimiz kendimizi büyük görmemizdendir; onların milliyetçiliği başkalarını aşağılık gördüklerindendir.” (s.50) sözünden sonra İslamiyet’te ırkçılığın olup olmadığını ele alan Sakin Öner Beğ Kur’an-ı Kerimden Hucurat Suresinin meşhur 13. Ayetini “Ey İnsanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık… Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız… Allah katında en şerefliniz takvada en ileri olanınızdır. (O’ndan en çok korkan ve en iyi kulluk edendir)” (s.54) ele alarak yorumlamakta ve “İslam, ırkı yok saymaz, ırkçılığı dava etmeyi yasaklar. Milletini sevip gözetmeyi değil, başka milletlere düşmanca tavır sergilemeyi reddeder.” (s.55) sonucunu çıkarır. Çünkü Türk milliyetçileri başka milletleri aşağılayarak bakmaz, sadece kendisinin büyük ve yüce ruhlu bir millet olduğuna inanır ve insanlığa kendisinin hizmet etmesi gerektiğini savunur.
Ümmet birliğini savunan Türkiye’deki Siyasal İslamcıların Arapların milliyetçilik düşünceleriyle Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmaları dolayısıyla yaşadıkları travma ile dini ilkelerden beslenen ümmetçi aidiyet ve kimlik yerine dünyevi bir yapı olan seküler milliyetçiliğin geçmesini (s.57) kabullenememelerinden dolayı karşı çıktıkları milliyetçilik anlayışında aslında ayrılanları suçlaması gerekirken Türkiye’de dağılmış devletten yeni bir devlet kurmanın fikri temeli olarak ortaya çıkan Türk milliyetçiliğini suçlamaları üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Oysa Milliyetçiler Türklük şuuruna sahip olarak bir üst kurum olarak öngördükleri İslam devletleri birliğini doğuracak ümmet bilincine Hucurat suresinin 13. Ayetinin buyruğu gereği karşı çıkmamaktadırlar. Türklerin ırkçı olmadığını, ümmetçi bir yaklaşıma hizmet ettiklerini Sakin Öner Beğ “İslam’ı hayat tarzı olarak benimseyen Türk milleti, bu dinin gelişimini ve yayılmasını önlemeye çalışan Hristiyan Avrupa’nın saldırılarına karşı kalkan görevi görmüş, bu amaçla yapılan haçlı Seferlerini Anadolu yaylasında durdurmuştur. Bununla da yetinmemiş, fethettiği ülkelerde Türkleştirmekten çok İslamlaştırma faaliyetlerine önem vermiş ve bu konuda da özellikle Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’da büyük ölçüde başarılı olmuştur.” (s.66) ifadeleriyle izah etmektedir.
Sakin Öner Beğ tarihin çeşitli evrelerinde Türk yurdu kılınmış coğrafyanın genişliğini ve buralarda hüküm süren Türk devletlerinin sadece birer hanedanlık olduğunu “Türk Milleti, doğuda Japon denizinden, batıda Baltık Denizine; [kuzeyde] Kazan-Güney Sibirya hattından güneyde Hindistan’a, Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan sahada, belirli zaman dilimleri içinde, çeşitli hanedan adları altında hükümran olmuş dünyanın en eski milletidir.” (s.72) ifadeleriyle izah ederek tek bir Türk tarihi ve tek bir Türk devleti tezini savunmaktadır.
“Destanlar” (s.73) bir edebi tür olan destanların yapısal ve edebi tür olarak özellikleri hakkında bilgiler vermektedir. Destanlar, daha sonra yazıya geçirilmiş, sözlü söylenen yiğitlik, kahramanlık, tabii afetler, ölüm, aşk, dostluk, vatan sevgisi, yaşanmış savaş ve felaketleri konu alan şiirlerin bir araya getirilmiş hali olarak tarif edilir. Bazı yerleri düz yazıya dönüşmüş kısımlarıyla birlikte destanları tarih boyunca halka anlatan ozanlara Türklerin yaşadığı farklı yurtlar ve yerlerde farklı isimler vermişlerdir. “Kırgızlarda ‘manasçı’, ‘ırçı’, ‘comokçu’ ve ‘akın’, Sahlarda ‘olonhosut’, Hakaslarda ‘haycı’ Altay ve Şorlarda ‘kayçı’, Tuvalarda ‘toolçu’, Kazak ve Karakalpaklarda ‘cırav’ Özbek ve Türkmenlerde ‘bakşı, bahşı’, Başkurtlarda ‘sesen’, Tatarlarda ‘çiçen’, Tofalarda ‘ülgeriş’ ve Azerbaycan Türklerinde ‘aşıg’ olarak adlandırmışlardır.” (s.76)
Destanlardaki motiflerden “Bozkurt” (s.93) ele alan Sakin Öner Beğ, Bozkurt’un Türklerde milli sembol olarak seçilmesini “Bozkurt; çevik, hareketli ve güçlü bir hayvan olduğu için çeşitli dönemlerde Türk’ün hayat ve savaş gücünün bir simgesi olarak kabul edilmiştir. Bozkurt, savaş ruhunu, özgürlüğü, hızı, tabiatı, aklı, sahayı okuyabilme gücünü temsil eder. Bozkurt’un kutsal sayılmasının ve Türklerin milli sembolü olmasının en önemli sebebi, Türklerin İslamiyet’i kabulden önceki inanışlara göre bir bozkurdun soyundan geldiklerine inanmalarıdır.” (s.94) ifadeleriyle izah etmektedir. Ayrıca Sakin Öner Beğ “Türk kültür çevresinde Bozkurt, ‘ata, ana, kılavuz, rehber, sembol ve kutsal kurtarıcı’ olarak değerlendirilmiştir.” (s.94) diyerek Bozkurt’un simge olarak kabul edilişinin arkasında yatan duygu ve düşünceleri, toplumsal inanışı ortaya koymaktadır.
Sakin Öner Beğ Türklerin ata verdiği önemi “Türk destanlarında kahramanla at birbirinden ayrılmaz iki unsur olarak işlenmiştir. (…) Kişinin kahraman olacağının işaretlerinden biri de at sahibi olmaktadır. At, sahibi olan kahramanın kolu kanadı, kardeşi, yoldaşıdır. Destan kahramanlarının atları soy sop sahibi, secereleri bilinen varlıklardır. Oğuz neslinin atları gelişigüzel atlar değildir. Boyunları uzun, alınları geniş, gözleri iri ve aydınlık, kulakları dik, sağrıları geniş, bacakları uzundur. Savaşlarda atlar, binicisine göre giydirilip zırhlandıkları ve atların savaşlarda Alp gibi görev aldıkları Göktürk yazıtlarında işaret edilmekte, bir ata ‘Alp Salçı’ adının verildiği yazılmaktadır.” (s.100) ifadeleriyle anlatmaktadır. Bu metinden anlaşıldığına göre at kardeş olarak görülmesi dolayısıyla Türk sahibi ile aynı haklara sahip, Göktürklerin savaşlarda atları isimlendirmesiyle de adeta bir asker muamelesi görmüştür.
“Türkler, çok çocuk sahibi olmayı bir güç unsuru olarak görmüşlerdir. Ayrıca soyun devamlılığı bakımından da çocuk sahibi olmaya önem vermişlerdir.” (s.106) bir stratejinin kültüre işlenmesinin örneğini görmekteyiz. O günün haberleşme araçları olan destanlar vasıtasıyla nüfusun çoğalmasının telkin edilmesi te tek topluma ulaşmak ve anlatmakla pek mümkün olmasa da destanlar vasıtasıyla en ücra köşelere kadar ulaştırılmış ve toplumu çok, milleti güçlü kılacak nüfus artışının milletin şuuraltına işlenmesi sağlanmıştır. Hz. Muhammed de bilindiği gibi Müslümanlar “Evlenin, çoğalın; zira ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim/övüneceğim.” (Hadis Şerif; İbn Mace, Beyhaki) diyerek ümmetini evlenmeye ve çocuk sahibi olarak Müslüman sayısını artırmaya teşvik etmektedir. Bugün devletler milli egemenliğini kaybetmemek, vatanın insansız kalmasını engellemek için nüfus artışını teşvik etmekte, fazla çocuk yapanlara çeşitli teşvikler uygulamaktadırlar.
Teoman’ın oğlu Mete Han “Ülkenin [Asya Büyük Hun İmparatorluğu] sınırlarını Çin’den hazar Denizi’ne kadar bütün Kuzey Asya’ya yaymıştır. Türkçe konuşlan tüm halkları Hun hakimiyetine alıp ‘Türk siyasi birliği’ni kurmuştur.” (s.109) kurulan bu devlet Türklerin tarihte bilinen ilk devletidir. Mete han Osmanlı tarihçileri tarafından Oğuz kağan olarak adlandırılır. Türk ordusunun kurucusu Mete Han kabul edilir. Hüseyin Nihal Atsız’ın önerisi ve tarihçi Yılmaz Öztuna’nın teklifleriyle 1968 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanlığı tarafından Türk Ordusunun Kuruluş tarihi Mete Han’ın tahta çıktığı M.Ö. 209 yılı kabul edilmiştir (s.110).
Alman Sinolog (Çin Kültürü Araştırmacısı) ve tarihçi Frederick Hirth’in Çin kaynaklarında gördüğü Çi Çi Yabgu’nun yapmış olduğu bir konuşmaya ait metinlerde “Çi Çi’nin atalarından kalan yadigarlar arasında, geniş ülkelerle birlikte, hürriyet ve istiklalin de bulunduğunu ve bu en kıymetli emanetlere ehemmiyet verilmemesinin milli ihanet sayılacağının açıklayan sözlerini, Dünya edebiyatında milliyet fikirlerinin ilk dile gelişi” (s.112) olarak görmesini Frederick Hirth’in “Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı Çi-Çi’dir” (s.112) şeklinde yorumlamasına etki etmiştir.
Türklerin 7.yüzyıldan başlayarak Müslümanlaşması, ilk Müslüman Türk devletinin Hazarlar olduğu ancak topluca Müslüman olan ilk Türk devletinin ise 940 yılında Saltuk Buğra Han zamanında Karahanlılar olduğu bilgilerini veren Sakin Öner Beğ “Büyük Selçuklu İmparatorluğu, kısa sürede İslam dünyasının parçalanmış siyasi haritasını birleştirdi. İslam dünyasına karşı girişilen Haçlı Seferlerinin birinci ve ikincisini etkisiz hale getirmiştir. Böylece İslamiyet’i Arap yarımadasında küçük bir topluluğun inancı haline getirmek isteyen, Hristiyan dünyasının Haçlı zihniyet karşı durmuştur.” (s.124) ifadeleriyle Müslüman olan Türkler daha 100-150 yıllık İslam’a 7.yüzyıldan başlayan bir şekilde 1900’lü yıllara kadar önderlik ve hizmet edeceklerdir.
Türkler Müslüman olduktan sonra Türk dili Arapça ve Farsça’nın istilasına uğramış, halk Türkçe kullanırken saray çevresi ve aydınlar tarafından Arapça ve Farsça kullanımı moda olmuş, Arapça ilim dili, Farsça bürokrasi dili olarak kullanılmıştır diyen Sakin Öner Beğ bu etkilenimin hangi boyutlarda olduğunu “Türk şiiri bu dönemde; dil bakımından Arap ve İran dillerinden; nazım birimleri, nazım ölçüsü ve nazım şekilleri yönünden Arap edebiyatından; terkipler, mazmunlar ve konular yönünden İran edebiyatından etkilenmiştir. İslami terimler, kavramlar ve motifler de edebiyatımıza büyük ölçüde girmiştir. Fakat duyuş, düşünüş ve ifade ediş tarzı, cümle yapısı ve yüklemler (fiiller) yönünden Türkçedir.” (s.128) ifadeleriyle detaylı bir şekilde ortaya koymuştur. Sakin Öner Beğ’e göre her ne kadar Arapça ve Farsça Türk dilini istila etse de düşünüş ve cümle yapısı ile fiillerin Türk üslubuyla olması dolayısıyla ortay çıkan edebiyatın bir Türk edebiyatı olduğunu, Avrupa edebiyatı içinde Batı dillerindeki ortak nazım şekilleri ve motifleriyle Alman, Fransız, İngiliz edebiyatı oluştuğu tezinden kıyasla İslam edebiyatı içinde de Türk edebiyatı oluştuğunu ileri sürerek savunmaktadır (s.128).
Türkçe yazan “Yusuf Has Hacip, Edip Ahmed Yükneki, Hoca Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre” (s.130) gibi yazar, mutasavvıf, şair isimleri zikredilirken “Garipname” gibi Türkçe bir eserin sahibi Âşık Paşa ve yine başta Çağatay Türkçesi “Divan”ı ile “Muhakemet’ül Lugateyn” gibi 30 Türkçe ser yazmış olan Ali Şir Nevai’den de bahsetmek gerekir. Ayrıca Sakin Öner Beğ’in de Türkçeye hizmet eden bir devlet adamı olarak ifade ettiği “Karamanoğlu Mehmed Bey”den de bahsetmek gerek. Çünkü bu yazarlar bugün dünyada kullanılan beşinci büyük dil olan Türkçemizi korumuşlar ve bize kadar aktarılmasını sağlamışlardır.
Sakin Öner Beğ Türk seciye ve karakterinin oluşumuna etki ettiğini düşündüğü Türk Destanlarını ikiye ayırarak İslamiyet’ten önceki Oğuz kağan Destanı (s.78), Ergenekon Destanı (s.79), Şu Destanı (s.81), Göç Destanı (s.83) Türk destanları olarak haklarında bilgiler vermiş, bu destanlarda işlenen Tiplerin Alp/Alperen tipi (s.86), Kadın/alp kadın tipi (s.89), Bilge tipi (s.91) olarak işlendiğini ve destanlardaki motiflerin de; Bozkurt (Gökbörü, Börteçine, Asena) motifi (s.93), Işık Motifi (s.95), Ad Koyma/Mansıp Alma Motifi (s.96), Su Motifi (s.98), Ağaç Motif (s.99), At Motifi (s.100), Mağara Motifi (s.102) Ortak Sabit Sayılar Motif; Üçler, Yediler Kırklar (s.103), Rüya Motifi (s.104), Sihir/büyü Motifi (s.105), Doğum ve Çocuksuzluk Motifi (s.106), Aslan ve Geyik Motifi (s.107), Ok ve Yay Motifinin (s.108) yer aldığını detaylarıyla anlatmıştır. İslam Dönem Türk destanları olarak; Battalnâme (Battal Gazi Destanı) (s.130), Danişmendnâme (Danişmend Gazi Destanı (s.134), Satuk Buğra Han Destanı (s.137), Manas Destanı’nı (s.140) anlatmaktadır.
Türklerin en uzun destanı olan manas destanı hakkında şu bilgileri vermektedir Sakin Öner Beğ; Manasçıların simgesi olan Kırgız Türk’ü Sayakbay Karalaev btün Kırgız destanlarını ezbere bilmekle birlikte Manas Destanı’nın 500,553 mısraını da ezbere anlatıyordu. Yine dünya çapında bir edebiyatçı olan Kırgız Türk’ü Cengiz Aytmatov bütün eserlerinde manas destanından etkilendiğini ifade ederken “Manas Destanı bir milyon mısradan oluşur” (s.142) diyerek gerçek mısra sayısını da ortaya koymuştur. Her Manasçının yaşadığı yıllara dair eklemeler yaparak güncellediği Manas Destanın 130 değişik biçimi olduğunu (s.142) ve bunlardan 13 varyantının derlenip büyük kısmının yayınlandığını (s.143) da Sakin Öner Beğ’den öğreniyoruz.
Kaşgarlı Mahmut’un 25 Ocak 1072 başlayıp 10 Şubat 1074 tarihinde bitirdiği ilk Türkçe sözlük olan Divan-ı Lügati’t-Türk’de 7500 kelime vardır. Bu kelimeler bütün Türk yurtları gezilerek derlenmiştir. Divan-ı Lügati’t-Türk Araplara Türkçeyi öğretmek için yazılmış olup Kaşgarlı Mahmut “Türk dili ile Arap dilinin atbaşı yürüdükleri bilinsin” (s.147) istemiştir. Kitabın muhtevası hakkında “Kitapta, Türk yazı dilinin, lehçelerinin ve ağızlarının dil özellikleri ile dönemin Türk topluluklarının söz varlıklarına, özel adlara, atasözlerine, deyimlere, manzum metinlere, cümle örneklerine yer verilmiştir.” (s.147) bilgisini veren Sakin Öner Beğ Divan-ı Lügati’t-Türk için ilk Türkçe sözlük dese de bundan daha fazlasıdır. Bir Türkçe Dilbilgisi Gramer Kitabı, bir Türk Edebiyatı Antolojisi olması özelliği gibi iki özelliğini de biz tespit etmiş olalım. Ama Divan-ı Lügati’t-Türk bunlardan daha fazlasıdır. Divan-ı Lügati’t-Türk için Tarih, Sosyoloji ve Antropoloji kitabı olma özelliklerini de ilave etmek geldi içimden ancak
Ali Emiri Efendi’nin tabiriyle “Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır.” (s.148).
Yusuf Has Hacib’in (1017-1077) yazdığı Kutadgu Bilig 1069-1070 yılları arasında 18 ayda yazılmıştır. Kutadgu Bilig için “İslami Türk tarzı devlet yönetme bilgisi kitabıdır.” Diyen sakin Öner Beğ onun türünü “Siyasetname” olarak ifade ederken bu türde Türkçede yazılmış ilk siyasetname eseri olduğunu da ilave etmektedir (s.149). Kutadgu Bilig “mesnevi tarzında (aa bb cc dd …), aruz vezni ile yazılmış olup 6645 beyit, 85 bâbdan ibarettir.” (s.150)
Edib Ahmed Yükneî’nin yazdığı Tabetü’l-Hakayık (Hakikatlerin Eşiği) adlı kitabın muhtevası ihakkında Sakin Öner Beğ “Tabetü’l-Hakayık, 14 bölümden oluşur. Baştaki münacaat, methiye ve kitabın yazılışının açıklandığı kısımlara kaside şeklinde (a aba ca da…), dokuz bölüm tutan asıl metin ise milli nazım şeklimiz olan dörtlüklerle yazılmıştır. Bu dörtlükler ise mâni şeklinde (aaba) kafiyelenmiştir. Giriş bölümünde 40 beyit, asıl konu ve bitiriş bölümlerinde 101 dörtlük vardır. Eserin tamamı 484 mısradan oluşur. 40 beyit ve 101 dörtlükten oluşan eserde hem aruz hem de hece ölçüsüyle yazılmış şiirler vardır.” (s.154) bilgisini vermektedir.
Enteresan olan Sakin Öner Beğ’in Kutadgu Bilig’den seçerek verdiği örnek olan “(167) Sözüngni küdezgil başıng barmasın/Tilingni küdezgil tişing sunmasun” (s.152) günümüz Türkçesiyle “(167) Sözüne dikkat et, başın gitmesin; dilini tut, dişin kırılmasın.” (s.153) ile Tabetü’l-Hakayık (Hakikatlerin Eşiği)’dan verdiği “Tiling bekte tutgıl tışing sınmasun/Kalı çıksa beklin tişing sıyur” (s.155) günümüz Türkçesiyle “Dilini sıkı tut, dişin kırılmasın/ Eğer çıksa dilin, dişini kırar.” (s.155) beyitlerinde geçen “Tiling, tişing, sınmasun” (Dilini, dişini, kırmasın) kelimelerinin “Dilini sıkı tut, dişini kırmasın” (Konuşmaların başına bela getirip dişini kıracak şekilde darp edilmene sebep olmasın) ortak kültür unsuru olarak 100 yıl arayla yazılmış iki eserimizde de değişmeden aynı şekilde ortak konuyu dile getirmektedir.
Fahreddin Mübârekşâh’ın (1130-1206) yazdığı Şecere-i Ensâb veya Tarih-i Fahreddin Mübârekşâh (Şecere-i Ensâb-ı Mübârekşâh) da Türklerin kendi yurtlarında herkesle bir tutulan bir durumları olmakla birlikte yurtdışına çıkınca itibarlarının artığı yabancı memleketlerde emir ve ordu komutanı oldukları hakkında bilgi verdikten sonra “Türklerin başka insanlara müreccah olunmalarının (tercih edilmelerinin) birkaç sebebi vardır. Biri budur ki; Arapçadan sonra Türkçeden daha iyi ve daha heybetli bir dil yoktur. Bugün Türkçeye rağbet eski zamanlardan daha fazladır. Çünkü, emirlerin ve sipahsaların (komutanların) çoğu Türk’tür. Devlet, onlarındır. İnsanların muhtaç olduğu nimet ve servet onların elindedir.” (s.156-157) Türkçenin de Arapçadan sonra en itibarlı dil olduğu bilgisini vermektedir.
Pîr-i Türkistan diye meşhur olmuş, Türkler arsındaki ilk mutasavvıf Hoca Ahmed Yesevî (ö.1166) yazdığı lirik ve didaktik şiirlerden oluşan Divan-ı Hikmet kitabında Allah aşkı ve peygamber sevgisini işlemiş, hece vezni, dörtlük nazım birimi, yarım kafiye gibi milli şiir öğelerimizi kullanmıştır (s.157). “Şiirlerde hece ölçüsünün 4+3 ve 4+4+4+ kalıpları kullanılmıştır. Kısmen aruz ölçüsü kullanılmıştır. ‘Hikmet’lerin kafiye düzeni (abcd dddb eeeb) şeklindedir.” (s.158)
Yukarıdan beri anlata geldiğimiz destanlar ve yazılmış çeşitli kitaplar ile Türkçe yazan Hacı Bektaş-ı Velî, Ahmed Fakih, Mevlâna ve Sultan Veled, Yunus Emre Karamanoğlu Mehmed Beğ eser ve faaliyetleriyle millete Türklük şuur ve bilincini verirken gelecek nesillere Türk ahlakı ve Türk karakter yapısını aktarmakta onların nasıl yetişmesi gerektiğini, ortaya koymaktadır.
Osmanlı devleti “İlk dönemlerinde hâkim olan temel unsurun Türk olması nedeniyle Türk geleneğine uygun olarak davranmış, meşruiyetini hâkim olduğu Türk unsuru üzerinde bu şekilde sağlamaya çalışmıştır.” (s.176) Osmanlı devletinin kuruluş dönemi Türk Kimliğinin manevi yönünü İslam dinin oluşturmuş, kuruluş dönemine ait kendine has bir ‘etno-dini kimlik’ ortaya çıkarmıştır (s.176). I. Mehmet Çelebi sayesinde Timur’un dağıttığı Osmanlı Devleti birliği 1413 yılında yeniden sağlamıştır. Ancak Anadolu Türk Beyliklerinin Osmanlıya tekrar katılması Sultan II. Mehmet zamanında olmuştur. “Osmanlı Devleti, kuruluşundan 150 yıl sonra, Sultan II. Mehmet Anadolu’da Türk Birliğini yeniden sağlamıştır. Osmanlı Devlet, 1453 yılında Sultan II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) (1432-1481)’in Konstantinopolis (İstanbul) ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu yıktıktan sonra bir imparatorluk haline gelmiştir. İstanbul’un fethi, Orta Çağ’ı sona erdirmiş ve Yeniçağ’ı başlatmıştır.” (s.178) Her ne kadar Osmanlı Devleti kuruluş felsefesinde Türk kültürüne yer verse de daha sonra Fars ve Arap tesirinde kalarak Osmanlı Türkçesi adı verilen bir dil geliştirilmiş, devşirmelerin hâkim olduğu yönetim ve saray çevresinde Türk halkı “etrâk-ı bî-idrâk” olarak görülmüştür (s.186-189).
“XIV. yüzyıl Türk edebiyatının en önemli özelliği, Türk dilinin, üç ayrı coğrafyada [Türkistan veya Orta Asya, Azerbaycan ve Anadolu], beş büyük ‘edebi lehçe’ halinde ürün vermiş olmasıdır. Bunlar doğuda Çağatayca, Harezm ve Kıpçak, batıda Azerî [Azerbaycan Türkçesi] ve Osmanlı Türkçesidir. XIV. Yüzyıl Anadolu’da Türkçenin kesin ve edebî zaferini kazandığı asırdır.” (s.191)
Endülüslü Ebu Hayyân’ın Kahire’de Türkçeyi ve Türkleri kaba gören Arap ulemaya karşı yazdığı “Kitâbü’l-İdrâk Li-Lisani’l-Etrâk” (s.191) Türkçe lügat ve gramer kitabı XIV. yüzyıl Türk dil hareketinin en öneli edebi ürünüdür (s.191). Yine Ebu Hayyân’ın öğrencisi Selahaddin Halil Aybeg es-Safedî’nin yazdığı bilinen “Et-Tuhfetü’z-Zekiyye Fi’l-Lügati’t-Türkiye” (s.192) Türkçe dil konusunda Araplara dil öğretmek için Mısırda kaleme alınmıştır.
Sakin Öner Beğ Türkçe yazan ve yazılmış eserleri sıralamaya devam eder. Katolik Misyonerler tarafından yazılmış Codex Cumanicus, Gülşehrî’nin yazdığı Mantıku’t-Tayr , Aşık Paşa’nın yazdığı Garibnâme ve Dede Korkut Hikayeleri Anadolu’da Türkçenin yerleşmesi ve yayılmasında etkili olmuşlardır.
Sakin Öner Beğ bizim gibi aceleci davranmıyor, söyleyeceğini yerli yerinde bir plan dahilinde söylüyor. Nitekim XV. Yüzyıl Türk dili uzmanı ve edebiyatçısı Heratlı şair Ali Şir Nevaî (1441-1501)’nin yazmış olduğu Muhâkemetü’l-Lügateyen (s.202) adlı Türkçenin gramer yapısını ve Farsça karşısında üstünlüklerini ortaya koyan eserini ele almaktadır. Heratlı şair Ali Şir Nevaî yazdığı Muhâkemetü’l-Lügateyen kitabı ile Türkçenin Farsçadan üstün bit dil olduğunu ortaya koymuştur.
Osmanlı hanedanı şeceresinden bahseden “Câm-ı Cem-Âyin” (s.205) adlı kitap Şehzade Cem’in emriyle Bayatî Şeyh Mahmûd Efendi tarafından II. Bayezıt zamanında yazılmıştır.
Türk mutasavvıfı ve şair Hacı Bayram-ı Velî (1352-1430), Hacı Bektaş-ı Velî gibi Türkçe yazmış (s.207), şiirlerini yazarken ‘Bayramî’ mahlasını kullanmıştır. Hacı Bayram-ı Velî’nin şiirlerinden günümüze dört şiiri ulaşmıştır (s.208).
Tasavvufî Halk Edebiyatının güçlü isimlerinden Eşrefoğlu Rumî’nin Türkçe tasavvuf şiirlerinden sonra Süleyman Çelebi (1351-1422) Vesiletü’n-Necat adlı Mevlid’ini 1409 yılında yazmıştır. Vesiletü’n-Necat adlı Mevlid İslam Dünyasındaki ilk mevlittir (s.209).
Türk-İran Safevî Devletinin kurucusu Hataî mahlasını kullanan Şah İsmail (1487-1524) şiirlerinde sade bir Azerî Azerbaycan) Türkçesini kullanmıştır (s.214).
İlk okul 3.sınıfta okuduğum “Köroğlu” ile tanışmış olduğun destan ile bugüne kadar az çok o günün destanda anlatılan Köroğlu tesiriyle bakarım hayata. Köroğlu Destanı her ne kadar Bolu’da yaşamış bir Türk Halk Ozanı (s.217) olsa da Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan ve Türkmenistan’da da “Köroğlu Destanı” veya “Goroğlu” adıyla bilinen destanlar mevcuttur (s.218).
XVII. yüzyılı II. Viyana kuşatmasının yenilgiyle sonuçlanması sonucu imzalan 1699 Karlofça Antlaşmasıyla büyük toprak kaybına sebep olduğu halde edebiyatta bir yükselmenin devam ettiğini ancak Arapça ve Farsçanın hakimiyet kurduğu ve Türkçenin sadeliğini tamamen kaybettiği yazı dilinin konuşma dilinden tamamen uzaklaştığı Osmanlı Türkçesinin denilen dilin yüksek zümre dili haline geldiğini ifade eden Sakin Öner Beğ “XVII. yüzyılda Osmanlı sahasında; (Bahtî) mahlasıyla mistik şiirler yazan Birinci Ahmet (1590-1617) ve (Muradi) mahlasıyla şiirler yazan Dördüncü Murat (1612-1640) ve Nabî (1642-1712) gibi büyük şairler, Halk Edebiyatı’nda Karacaoğlan, Gevherî, Âşık Ömer ve Kayıkçı Kul Mustafa gibi güçlü saz şairleri, Itrî gibi musikişinaslar, Namiâ (1655-1716) ve Katip Çelebi (1609-1657) gibi ilmî neşriyat yapan kültür adamları yetiştirmiştir. XVII. yüzyılda, Türklük gururunu her vesileyle Seyahatnâme’sinde ortay koyan Evliya Çelebi (1611-1682) de, milliyetçi bir kültür adamı olarak zikredilebilir.” (s.121-222) kısaca özetlemektedir. Orta Asya [Türkistan] ve Azeri [Azerbaycan] Türk Edebiyatının XVII. yüzyılda gerilediğini ancak Hive Hanı Ebülgazi Bahadır Han gibi önemli bir şahsiyeti çıkardığını XVII. yüzyılın milliyetçilik tarihi bakımından incelenecek iiki eseri olduğunu bunlardan birsinin Hive Hanı Ebülgazi Bahadır Han Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türk adlı eserleri ile Vanî Mehmet Efendi’nin Arais-ül Kur’an-Nefais-ül Furkan isimli eserleri olduğunun da bilgisini ayrıca vermektedir (s.222). Her ne kadar gerileye başlasa da Türkler XVII. yüzyılı; Koçi Bey Risalesi, Evliya Çelebi Seyehatnâmesi, Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-Zunûn’u ve Cihannümâ’sı, Hive Hanı Ebülgazi Bahadır Han Şecere-i Terâkime’si ve Şecere-i Türk’ü, Vanî Mehmet Efendi’nin Arais-ül Kur’an-Nefais-ül Furkan’ı, Karacaoğlan, Gevherî, Âşık Ömer, Ercişli Emrah, Kayıkçı Kul Mustafa, Özbek Türk’ü Allahyâr gibi Türk ozanları eserleriyle süslemeyi bilmiş kültür, dil ve Türklük şuurunu diri tutmuştur.
XVIII. yüzyılda Türkistanda Türkmen Türkü Mahdumkulu’nun yetişmesi Osmanlıda Nedim ve Şeyh Galip’in mahallileşme (yerlileşme) akımıyla sade bir Türkçe kullanmalarını, Konyalı Üveysî, Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Paris Sefaretnâmesi, matbaanın getirilmesi Turquerie ve Türkoloji Hareketi, Fransız İhtilali ve Milliyetçilik akımının başlaması Türklük şuuruna tesir eden olaylardan en önemlileridir. “Türkler ise Johannes Guterberg’in 1450’de ilk matbaayı icadından 277 yıl sonra 1727 yılında kurmuştur. Fransa’ya babası Yirmisekiz Mehmed Çelebi ile giden oğlu Sait Mehmet Efen orada matbaayı görmüş ve ülkeye gelince matbaanın kurulması için İbrahim Müteferrika ile görüşmüştür. Matbaanın açılması konusunda Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa onlara desteklemiş, ulema ancak dinî olmayan eserler basmak şartı ile izin vermiştir.” (s.244)
Sakin Öner Beğ çok doğru ve yerinde bir tespit ile XIX. yüzyıldaki Osmanlı Devleti’nin problemlerine “Batı ile ardadaki farkın, giyim-kuşam, ordu ve devlet teşkilatı, hayat tarzı gibi şekle ve kültüre dayalı unsurlarda olduğu kanaatine varılmış, ıslahat ve düzenleme hareketleri buna göre yapılmıştır. Avrupalı ile arasındaki asıl fark ilim, teknik ve sanatta olduğu gerçeği kavranamamıştır. Teşhis yanlış konulunca, tedavi de yanlış yapılmıştır.” (s.249) şeklinde teşhis koymaktadır. Sakin Öner Beğ’in burada dikkat çektiği huşu batılılaşma ifadesi ile modernleşme ifadeleridir ki Batılılaşma ifadesi bir medeniyet değişikliği önerirken modernleşme ifadesi sadece kendisinde eksik olanları alarak ihtiyaçlarını görecek ilim ve tekniğin kendisine sürdürülebilir bir adaptasyonundan bahsetmektedir.
II. Mahmut döneminde 1828 yılında yayınlanan “Kıyafet Nizamnamesi” ile “sarık, kavuk ve biniş giyilmesini yasaklayıp ceket, pantolon ve fes giyilmesi kuralı getirilmiştir.” (s.251) Osmanlı Sultanlarının hepsini toptancı bir bakışla evliya olarak gören zihniyet bu değişikliği yapan sultana “Gavur Padişah” adını takmıştır. Her ne kadar daha sonra Cumhuriyet döneminde “Fes”in yasaklanması dolayısıyla da “din elden gidiyor” yaygarasını kopartmış olsalar da görüldüğü gibi “Fes” dini değildir ve evliya mı gavur mu karar veremedikleri II. Mahmut tarafından 1828’de uygulamaya konulmuştur.
Osmanlı’da her alanda olduğu gibi gazete çıkarma hususunda da yabancılar ve azınlıklar ilk gazeteleri 1789 tarihinde çıkarmıştır. Türkler bundan 42 yıl sonra 11 Kasım 1831’de ilk resmi Türk gazetesi “Takvim-i Vekâyi” (s.253) çıkarabilmiştir.
Ondokuzuncu yüzyılda dil konusunda en önemli olay Mütercim Âsım Efendi tarafından Fîrûzâbâdî’nin üç ciltlik “el-Kâmûsü’l-mühît” adlı Arapça sözlüğünü kelimelere Türkçe karşılıklar bularak tercüme etmesi ve “KâmusTercemesi” adıyla yayınlamasıdır (s.253). Ayrıca Türkçeyi ustaca kullanan Bayburtlu Zihni, Ruhsati, Seyrani, Erzurumlu Emrah, Âşık Dertli ve en önemlisi de Dadaloğlu bu dönemde yetişmişlerdir (s.254).
Sakin Öner Beğ “Türk Milleti, tarihi boyunca Türk kültür ve medeniyet dairesi dışında iki ayrı kültür ve medeniyet dairesine daha girmiştir. İlk karşılaştığı ve tesiri altında kaldığı kültür ve medeniyet dairesi, İslam kültür ve medeniyet dairesidir.” ve “Türk milletinin tesir altında kaldığı ikinci kültür ve medeniyet dairesi, Batı kültür ve medeniyet dairesidir.” (s.257) diyerek hali hazırda Türklerin Türk kültür ve Medeniyet dairesi, İslam Kültür ve medeniyet dairesi, Batı kültür ve medeniyet dairesi karışımından bir kültür ve medeniyet anlayışlına sahip olduğunu zımnen söylemektedir. Çünkü Türkler ne kendi Türk kültür ve medeniyetlerinden ne İslam Kültür ve medeniyetinden ne de Batı kültür ve medeniyetinden vazgeçememektedirler. Bu karmaşayı ancak Batı’nın ilim ve teknolojisini alıp artık kendisi ilim ve teknoloji üreterek Batı medeniyetine ihtiyaç hissetmeyecek ilimi ve teknik seviyeye gelmesiyle aşabilir. Sakin Öner Beğ kültür ve medeniyet hususunda yaşanılan problemin manevi dünyamız, inanç sistemimizle ilgili olduğunu bu yüzden de batılılaşma denilen batı kültür ve medeniyetini tercihimiz sebebiyle son üç yüz yıldır bir kültür buhranı yaşadığımızı ifade etmektedir (s.258). Buradan çıkarılacak netice problemin Türklerin Batı’nın inanç ve manevi hayatını kabul ederek mi, yoksa sadece ilim ve tekniğini alarak mı yoluna devam edeceğine karar vermemiş olmalarıdır.
Biraz yukarıda Türkler ile “Batı ile ardadaki farkın, giyim-kuşam, ordu ve devlet teşkilatı, hayat tarzı gibi şekle ve kültüre dayalı unsurlarda” olmadığını Avrupalı ile arasındaki asıl fark ilim, teknik ve sanatta olduğu” teşhisini doğru olarak koyan ve hemen yukarıda yazdığımız gibi medeniyet dünyamızda yaşanılan problemin “maneviyat dünyamız ve inanç sistemimiz” ile ilgili olduğu teşhisinden sonra “Batı ile aradaki medeniyet farkının nasıl kapatılacağı meselesi” (s.261) ve “Batı ile aradaki medeniyet farkı” (s.261) ifadelerinin kullanılması kavram kargaşasına sebep olmuştur. Çünkü bizim Sakim Öner Beğ’in tespitlerine göre Batı’nın dini inancını ve Hristiyan kültürünü değil ilim ve tekniğini almamız gerekmektedir. Nitekim Sakin Öner Beğ gibi medeniyet konusunda Prof. Dr. Erol Güngör ve Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar batılılaşma ve kalkınma ile ilgili de Ahmet Güner Sayar, Mehmet Genç gibi ilim adamlarımız İslam dini içinde kalarak batının ilmini ve tekniğini almayı, Alparslan Türkeş de “çağlar üzerinden sıçrama tezi” ile ilim ve teknolojiyi aldığımız noktadan sonra kendimizin geliştirmemiz gerektiğini önermekte ve ileri sürmektedirler. “Halbuki, XVIII. yüzyılın ilk yarısında başlayan Batılılaşma hareketinin asıl hedefi, Batı’nın ilim ve teknikteki gelişmelerini takip ederek, toplumumuzu Batı’nın bu yolda aldığı mesafeye ulaştırmak olmalıydı. “Yunan felsefesi, Roma hukuku ve Hristiyan dini”nin ortak ürünü olan Batı Kültürü ile Türklüğün ırkî ve İslamiyet’in dini hususiyetlerinin sentezinden ibaret olan Osmanlı kültürü arasında, derin ve köklü farklar bulunmak”dır. “Zaten kültür unsurları, her milletin milli ve manevi bünyesinden doğar ve o milletin milletler ailesi içindeki milli kimliğini belirler.” (s.264) Sakin Öner Beğ’in “ilim ve teknik gibi insanlığın ortak malı olan medeniyet unsurlarının rahatça alış-verişi yapılabilir.” ifadesinden de anlaşıldığı gibi Sakin Öner Beğ medeniyeti ilim ve teknik olarak görmektedir. Ancak bugüne kadar en mantıklı kültür ve Medeniyet modeli tarifini Prof. Dr. Yılmaz Özkapınar yapmış olup Türk kültürünün İslam dininin inanç akidelerinin tesirinde Türkler tarafından milli bir üretimi olduğunu, medeniyetin ise İslam dinine inan milletlerin ortak değeri olduğunu ve bu yüzden de İslam Medeniyeti ve Batı veya Hristiyan Medeniyeti denilebileceğini ifade etmişlerdir. İslam Medeniyeti Batı veya Hristiyan medeniyeti, Hinduizm’den mütevellit Hint Medeniyeti gibi her dini havza ve çevrenin ayrı bir medeniyeti olacağını ifade etmişlerdir.
Tanzimat dönemini hazırlık Safhası, I. Tanzimat nesli, II. Tanzimat nesli olarak üçe ayıran sakin Öner Beğ Tanzimat döneminde yetişen şiar ve yazarlar hakkında şu bilgileri veriri. “Hazırlık Safhası’nda dikkati çeken şair ve yazarlarımız şunlardır: Sadık Rıfat Paşa, Münif Efendi, Yusuf Kâmil Paşa, Âkif Paşa, Ethem Pertev Paşa” bu yazarların dil ve edebiyatta milliyetçilik alanında bir çalışmamaları olmadığını da ifade eder (s.274). “Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı I. Nesli içinde yer alan başlıca şair ve yazarlar şunlardır; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi, Emin Nihad, Şemsettin Sami, Ahmet Vefik Paşa, Ali Süavi, Sadullah Paşa, Ahmet Cevdet Paşa. Bu şahsiyetlerin çoğu eserleriyle dil ve edebiyat alanında milliyetçiliğe önemli katkılar yapmışlardır.” (s.275) ve “Tanzimat Edebiyatı II. Nesli içinde yer alan başlıca şair ve yazarlar şunlardır: Abdülhak Hâmid (Tarhan), Recaizâde Mahmut Ekrem, Muallim Naci, Samipaşazâde Sezaî, Nâbizâde Nâzım, Mehmed Murad, Ebbüzziya Tevfik, İsmail Safa, (Direktör) Ali Bey, Beşir Fuad. Bu şahsiyetler içinde özellikle Abdülhak Hâmid (Tarhan) ve Muallim Naci, eserleri ve fikirleriyle dil ve edebiyat alanında milliyetçilik yapmışlardır.” (s.275) Namık Kemal’in 1876’da yazdığı “İntibah” ilk Türk romanı olarak kabul edilir (s.278).
Tanzimat devrinde dini hassasiyeti olmayan pozitivist Beşir Fuad haricindeki yazarların çoğunluğu milliyetçi vatan sever, İslamiyet’e saygılıdır. Bu dönemde yazılan şiir, hikâye, roman, tiyatro eserlerinde ve çıkarılan gazete ve dergilerde işlenen konular “vatan, millet, devlet, adalet, hak, kanun, hürriyet ve meşrutiyet” fikirlerini işlemiş, halk için meydana getirilmiş, “Edebiyat yoluyla millet yükseltilmeye, eğitilmeye, eğlendirilmeye ve dertlerine çareler bulunmaya çalışılmıştır.” (s.285) Bu dönemin yazarları “Osmanlıcılık” çerçevesinde milliyetçidirler, daha çok vatan sevgisini dile getirirler, özellikle Namık Kemal “Osmanlı” kavramını “Türk” anlamında kullanmıştır. “Ahmet Vefik Paşa, Ali Suavi ve Şemsettin Sami gibi sanatçılar, çalışmalarında Türk dili üzerinde ilk ciddi çalışmaları yaparak Türkçülük akımının ilk adımlarını atmışlardır.” (s.286)
Sakin Öner Beğ acı ama acı olduğu kadar da gerçek bir problemimizi “XIX. yüzyılın başlarına geldiğimizde dil alanında, halk dili ve konuşma dili dışında, üç ayrı dilin varlığı göze çarpmaktadır. 1- Resmî Dil, 2- İlmî Dil, 3- Edebî Dil” (s.288) şeklinde tespit etmiştir. Konuşma dili ve Halk Dili iki ayrı dili değil Halkın konuştuğu dili ifade etmek için kullanılmıştır. Resmi dil, Arapça, Farsça, Türkçe karşımı bugün yanlış bir isimlendirme ile Osmanlıca denilen Osmanlı Türkçesi kastedilmektedir. İlmî Dil; Arapça, Edebî Dil; Farsça anlamlarına gelmektedir.
“Tanzimat döneminde, dilin her alanında milliyetçilik yapıldığı gibi alfabe ve imla konusunda da milliyetçilik yapılmıştır. 1860’lı yılların başından itibaren Türk aydınları arasında, Arap harflerinin ıslahı veya Latin harflerinin kabul edilmesi ve imla huşuları tartışılmaya başlanmıştır.” (s.319) Sakin Öner Beğ’in bu tespitinden hareketle şöyle diyebiliriz; Alfabenin değişimi sadece Cumhuriyet döneminin kısa bir değerlendirmesiyle yapılmış hesapsız bir değişim değildir. Osmanlı devletindeki aydınlarımız yaklaşık yüz yıl bu konuyu tartışmışlardır. Mustafa kemal Atatürk de laf değil icraat yaparak değişimi gerçekleştirmiştir. Yüz yıldır tartışılan bir meselede devekuşu misal kafasını kuma gömerek görmezden gelememiştir. Bugün Alfabenin değişimi konusunda Atatürk’ü eleştirenler Osmanlı aydınlarına hiç atıf yapmamaktadırlar. Ha bu demek değildir ki onları da eleştirsinler. Asla! Burada aklıselim bir problemi olduğunu işaret etmektedir. Bu probleme de neşter vurulmuştur. Bugün geldiğimiz noktada Ortak Türk Alfabesine geçilmesi karaları alınmış ve mevcut Alfabeye de beş harf eklenmesi önerilmiş ve kabul edilmiştir. Eklenen (Q, N [N üzerinde kısa bir çizgi vardır], A[A üzerinde yan yana iki nokta vardır], X, Û/W) harfleriyle 29 olan Türkiye alfabesi 34 harfe dönüşmektedir. Namık Kemal Türkçe Alfabe hakkında “madem ki, elifbayı Arapçadan almışız ve mademki lisanımızda bu kadar Arabî kelimât (kelimeler) mevcuttur, anın haliyle ipkasından (kalmasından) başka çare olmadığını itiraf ile andan sonra Türkîde zait (fazla) olan harfleri aramak lazım gelir.” (s.326) hareke yoluyla Arap alfabesinin düzeltmenin de yetmediğini sesleri karşılayacak yeni harflerin Türkçe Alfabeye eklenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Sakin Öner Beğ’in İran, Osmanlı ve Azerbaycan aydınlarının tartışmalarından aktarımlarından anlaşıldığı üzere kullanılan Arap Alfabesinin alfabenin ıslah edilmesi, hareke ve yeni harflere karşılı gelecek sesler ile yazım kurallarının düzenlenmesiyle problemin çözüleceği önerilmiş, Latin alfabesine geçilmesi durumunda bin yıldır yazılan kitapların âtıl kalacağı hususları tartışılmıştır.
Sakin Öner Beğ, Sultan II. Abdülhamit Han’ın hatıratından aktardığı “Ulemamızın ifrat (aşırı) derecede muhafazakâr olmasından dolayı, yüksek mekteplerimizi modern hale getirmek çok güçtür.” sözlerine istinaden alfabe değişikliğini ve zorluğunu algılayabilecek bir fikri seviye teşekkül etmediğini, dini endişelerden ve yeniliklere karşı olanlardan korkulduğu için Osmanlı devletinde alfabe değişikliğinin yapılamadığını ifade etmektedir (s.335).
Sakin Öner Beğ’in “medeniyet değişimi” ifadesindeki medeniyetin din merkezli bir değişim ifade etmesi dolayısıyla yanlış bir ifade tarzı olduğunu düşünmemize rağmen “Tanzimat dönemi, Türk toplumunda en büyük ‘kültür ve medeniyet değişimi’nin yaşandığı dönemdir.” (s.337) ifadesi göstermektedir ki bugün İslamcıların Cumhuriyeti kuran kadronun Batılılaşma çabaları dolayısıyla karşı çıktıkları medeniyet değişikliğini kendilerinin aşırı sahiplendiği ve bugün eleştirmek için kriter olarak kabul ettikleri -bizim de geçmişimiz ve devletimiz olarak sahip çıktığımız- Osmanlı yapmıştır. Yani Osmanlı devleti Tanzimat fermanı ile “Batı medeniyetinin etki alanına girmiştir.” (s.337)
Birçok ilklere imza atmış olması dolayısıyla Tanzimat Edebiyatı döneminin milli bir akım halini almasını başlatan ilk edebiyatçısı diyebileceğimiz şahıstır. “İlk özel Türk gazetesini çıkarmış, ilk makaleyi, ilk tiyatro eserini yazmış, Trük nesrinde ilk noktalama işaretlerini kullanmış, atasözlerini derlemiş ve Türkçenin ilk sözlüğünü meydana getirmek için göster”miş (s.347) olan Şinasi (1826-1871) Sakin Öner Beğ’e göre Tanzimat döneminde yetişmiş ilk Türk Milliyetçisidir. Sakin Öner Beğ Şinasi hakkındaki bu düşüncesini Yusuf Akçura’nın “dil ve edebiyat sahsında Türkçülüğü ilk sezmiş Osmanlı Türk’ü” ve “ilk şuurlu milliyetçi” (s.347) ifadelerine dayndırmaktadır.
Tanzimat dönemi şair ve yazarlarında Namık Kemal “Türk edebiyatının ilk edebi romanı olan intibah ve Türk edebiyatının sahnelenen Batılı tarzdaki ilk tiyatro eserlerinden olan Vatan yahut Silistre eserleriyle ünlüdür.” (s.352) Sakin Öner Beğ’e göre “Namık Kemal, bir edebiyatçı olmakla birlikte, bir dava, inanç ve ülkü adamıdır. Ateşli bir vatansever, büyük bir hürriyet aşığı ve samimi bir milliyetçidir.” (s.353)
Tanzimat Edebiyatı döneminin diğer önemli şahsiyeti Ziya Paşa’dır. “Nihad Sami Banarlı, Ziya Paşa’yı, ‘Avrupai Türk edebiyatının ikinci mühim siması’ saymıştır.” (s.366) Sakin Öner Beğ’e göre “Ziya Paşa, şiire Şinasi’den sonra sosyal kavramları sokan, toplum ve devlet hayatındaki aksaklıkları ve rahatsızlıkları açıklıkla eleştiren ve geri kalış nedenlerimizi cesaretle ortaya koyan ikinci adam olmuştur.” (s.370)
Tanzimat Edebiyatı döneminde yetişmiş Arnavut asıllı büyük milliyetçi Şemsettin Sami “Osmanlı Türklerinin söylediği Türkçeye ‘Lisan-ı Osmanî’, Mevaraünnehir’de ve Çin’deki ‘hemcinslerimiz’ dediği Türklerin Türkçesine de ‘Çağatay’ unvanlarını uygun görmeyerek, onlarınki için ‘Türkî-i Şarkî’, bizimkiler için ise ‘Türkî-i Garbî’ unvanlarını kullan”acak (s.388) kadar isimde bile farklılığı uygun görmeyecek, ‘ittihad-ı etrak” (Türklerin birliği) ve ‘Bütün Türklük’ düşüncesini savunacak samimiyette döneminin milliyetçilerinde ileride bir milliyetçidir.
Tanzimat Edebiyatı döneminin Türkçü aydınlarından birisi olan Ali Süavi, Tanpınar’a göre “İslam âleminin son müçtehitlerinden biri veya böyle olmak istiyordu.” Ancak Sakin Öner Ali Süavi’nin “İslam içinde milliyetlerin realitesini kabul etmiş, onun için hutbenin mille dilde söylenmesini istemiş ve bunu bir zaruret olarak görmüş” milliyetçi, milliyetçi olduğu kadar -İslam aleminde son müçtehit olmak istemesiyle İslam ilimlerinde de kendini yetkin görmesi dolayısıyla- da İslamcı bir aydındır. Bu iki vasfı birleştiren bir aydın olarak da günümüz İslamcı aydınlarının milliyet fikrini küfür gören anlayışlarında kendilerini düzeltmeleri için örneklik teşkil eden bir yapı arz etmektedir. Günümüz İslamcılarından selefi anlayışı savunanların ilk fikir babalarından Cemalettin Efgani bile Ali Suavi’den etkilenmiş ve Arapçayı İslam’ın dili olarak kabul etmiş, ibadetin Arapça yapılmasını savunmuştur (s.393).
Sakin Öner Beğ yazdığı “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1” ve “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 2” eserleriyle Türklük şuurunun oluşumuna tesir eden yazarlar ve şairler ile onların yazdıkları eserlerinin tarihini yazarak dil ve edebiyat alanındaki milliyetçi tarihi yazmış bulunmaktadır. Şimdi bu yazar ve şairlerin ortaya koyduğu eserlerindeki fikri söylemlerinin ele alınmasıyla Milliyetçi fikir sisteminin tarihi seyrini, değişim ve gelişimin ele alan bir eserin yazılması gerekmektedir.
Yazının başından beri ismi geçen yazar ve şairlerden başka bugün Türk klasikleri denilecek eserlerin sahibi olan ancak sadece bu yönleriyle bildiğimiz daha başka yazar ve şairlerin de Türkçü ve milliyetçi olduklarını Sakin Öner Beğ’in yazdığı “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1” adlı kitabından öğreniyoruz.
Sakin Öner Beğ’in yazdığı “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1” adlı kitabı dönemler ve yüzyıllar itibarıyla Türklük şuurunu besleyen, Türk kültürünü yaşatan, Türk dilini ve gramerini nesilden nesile aktaran yazarlardan ve bu yazarların yazmış olduğu konusu Türk tarihi, Türk kültürü ve Türk dili olan eserleri inceleyerek sekiz bin yıllık Türklük şuurunun oluşumuna destek olan eserleri inceleyen özelliğiyle daha şimdiden incelediği eserlerin kıymetine ulaşmıştır.
Sakin Öner Beğ’in yazdığı “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 1” adlı kitabı hakkında okurken zihnimizde oluşan düşünceleri acizane aktarmaya çalıştım. İnşallah bu kitabın devamı olan Sakin Öner Beğ’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi 2” adlı kitabını da bu sütunda değerlendireceğim.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.