« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

26 Şub

2022

ANILARIMIZDAKİ METİN KAPLAN YA DA MAHMUT METİN KAPLAN’DAN KALAN HOŞ BİR SEDA…

26 Şubat 2022

20.02.2020 tarihinde Covid 19 virüsü nedeniyle 20 Ocak’tan beri Bursa Şehir Hastanesinde yoğun bakımda tedavi gören Büyük dava adamlarından Ülkücü Dünya Görüşü’nün yılmaz savunucusu Ağabeyim ebedi âleme göçtü, bu dünyadan alacaklı olarak Mahmut Metin Kaplan ağabey Rahmet-i Rahmana yürüdü. Allah gani gani rahmet eylesin. Bizden yana bütün haklarımız helal olsun. Mekânı cennet olur inşallah. Bir ölünün arkasından ne yazılır, nasıl yazılır bilmem, bunu da daha önce sağ iken öğrettikleri gibi ilk kez o öğretecek bana. Dr. Hayati Bice 23.02.2022 tarihinde gece saat 22.00 gibi arayıp bu konuda yazmamı isteyince de pek becereceğimi düşünmemiştim. Ama hatalıda olsa sırf onun hatırası yaşasın diye bu yazıyı yazmaya başladım. İnşallah kendisinin razı olmayacağı bir şeyler yazıp da, hakkına girmem.

Ben 1984 yılında kazandığım Uludağ Üniversitesi İİBF-Maliye Bölümünde okurken, 1985-86 yılında KYK Arabayatağı Öğrenci Yurdundan ayrılıp geçtiğim Altıparmakta Arapşükrü sokakta Havranın bitişiğindeki Yurtoğlu apartmanında büyük ihtimal 1986 sonlarına doğru tanıdım Mahmut Metin Kaplan ağabeyi.

Yurtoğlu Apartmanı 1975 yılında Ülkücü Öğrenciler tarafından ev olarak kiralanmış Artvinli bir ailenin zemin katı süt satışı ve yoğurt imali yapılan diğer üç katı konut olarak kullanılan, bir oda ve büyükçe bir salondan ibaret olan bugünkü tabirle 1+1 denilebilecek 1975 ten beri Ülkücü Öğrenciler kalmış, 12 Eylül ihtilalinden sonra da ülkücü öğrencilerin ta ki 1999 yılına kadar kalmaya devam ettiği ve gayrı resmi Ülkü Ocakları vazifesi gören bir evdir. Kendisine hiç sormadım ancak zaman olarak müsait olduğu için aklıma geldi. Belki Yurtoğlu Apartmanının kiralanması aşamasında kendisinin de Başkan Yardımcısı olarak aralarında olduğu Ülkü Ocaklarının 1975 yönetiminin kiraya tutulmasını sağladığı bir ev olabilir.

Mahmut Metin Kaplan ağabey cezaevinden yeni çıkmış, ve yarım kalan okuluna devam etmek için Bursa’ya gelmiş, bir yere yerleşene kadar geçici olarak Yurtoğlunda kalmaya başlamıştı. Beni tanıştırırken hemşehri olduğumuzu da söyleyerek bir ağabeyimiz tanıştırdı. Ona bizim kaldığımız katın arka tarafa düşen ve iki yatak mevcut olan tek odasını vermiştik. O akşam saat 20.00 gibi gelir bir müddet biz gençlerle oturur, muhabbet eder sonra odasına geçer, kimsenin işine engel olmak istemez, hiçbir şeye de müdahale etmezdi.

Ancak davanın selameti söz konusuysa hiç kimse onu tutamazdı. Hemen doğruyu ortaya koyardı. Teşkilatçı, liderine bağlı ve davasına sadık, davayı iyi bilen, bildiğini hayatına tatbik eden biriydi. Bir gün Üniversiteden gelen arkadaşlar ile birlikte evde kaset dinliyorduk, kim koydu bilmiyorum ancak beni odaya yanına çağırdı, bu yaptığınız yanlış, kendi ellerinizle başka birinin propagandasını yapıyorsunuz dedi. Bu kasette konuşan adamı dinleyen içerideki gençler yarın şuur altına işleyen bu hareket dolayısıyla o adamı Ülkücü Hareket tarafından tasvip edilen, onaylanan bir adam olarak algılar ve tesirine maruz kalır, diyerek ikaz etti. Bu gün o adamın pozisyonu da aklıma geldikçe ne kadar haklı olduğun anlıyorum.

Yine meşhur ülkücü nadimlerden birinin serdettiği “milliyetçilik küfür” ve hiçbir şeye karışmayalım gibi fikri söylemleri savunan birine Bursa’ya geldiği bir gün bizim huzurumuzda itiraz etmiş, birkaç saat itiraz gerekçelerini anlatmış o kişide kendi fikrini savunmaya çalışmıştı.

Ben hakkında anlatılanları dinledikten sonra Erzurumlu Nene Hatun gibi gördüğüm, merhum annesi ve babası kardeşi Şenol Kaplan’la iki birden hapisteyken vefat ettiler. O ana ki oğlu Şenol ile tarlada tütün dikerken köye, tarlaya gelen iktidar değişikliğinden sonra dengelerin değişmesi yüzünden saf değiştirenlerin sayesinde ülkücülerin aleyhine bozulan güç dengesinden ve iktidar avantajlarından yararlanarak galebe çalmaya başlayan komünistler, Şenol’un okulda olmadığı o gün Bafra Lisesinde okuyan Ülkücülere saldırmışlar haberi üzerine, cebine parasını ve beline silahını koyan ve oğlu Şenol’a “hadi oğlum sen arkadaşlarının yanına git”. Onların sana bizden daha çok ihtiyaçları var. Tütünü biz dikeriz diyen yüce gönüllü bir annedir.

Metin Ağabey ilk tanıştığımız günlerde Grand tuvalet giyinir, kış aylarında elinde giyindiği takım elbiseye uygun baston bir şemsiyesi olurdu. Boylu poslu, bayağı yakışıklı, sporcu olması dolayısıyla atletik bir vücut sahibi fiziği düzgün yiğit bir kişiydi. Hep özenmişimdir onun giyim tarzına, hala da aklımdan çıkmaz. Hele mevsim bahardan yaza doğru dönerken giydiği kahvemsi bir bej renge çalan krem bir takım elbisesi vardı ki çorap, mendil, gömlek, ayakkabı hepsinin renkleri uyum içindeydi. Hatta bazen özel sohbetlerimizde giyinmenin usulü olduğunu, iç çamaşırlarının bile takım elbisenin tonlarında bir renkte olması gerektirdiğini söylerdi. Ben de bir zaman sonra bu renklerin üzerimde bıraktığı etiki ile takım elbisesinin renginde yazlık keten bir pantolon ve kısa kol renklerinin pantolona uyduğu bir gömlek almış, ama ayakkabı almaya param kalmamıştı. Ayakkabı problemini aynı evde kaldığımız Edirne Uzunköprülü Gündağar Manga ağabeyin ayağındaki bej renkli yazlık yeni ayakkabısını parası bir ay sonra ödenmek üzere alarak çözmüştüm. Bu kıyafetlerin üzerimde olduğu bir gün M. Metin Kaplan ağabeyin yanına uğradığımızda, o kadar hoşuna gitmişti ki “kimin hemşehrisi” diye bana takılmıştı. Ben mevzu olmaktan utanmış olacağım ki bişeyler uydurduk işte, ağabey senin kadar beceremeyiz dedim. Sonra ayakkabıların ikinci el olarak Gündoğar ağabeyden alındığını söylediğim de, “Benim hemşerim o kadar zengin ki hoşuna giden çorabına uygun takım almış” diyerek ucuz bir çorap için kaç misli olacak takım elbiseyi bile alır manasına gelen bir espri yapmıştı.

Mahmut Metin Kaplan Ağabey Yurtoğlunda kaldığı bir, bir buçuk yıl zaman zarfında belki çay hariç bizimle hiç yemek yemedi. Sofraya oturmadı. Hiç kimseye yük olmak istemedi. Her halde garip öğrencilerin aşına ortak olmak istemiyordu. Belki de asalak gibi hayatı bedavaya getiren biri olarak algılanmaktan çekindi. Ama daha sonra açtığı kitapçı dükkânında olsun evine gittiğimiz zamanlarda olsun ikramdan hiç kaçınmadı. Hatta biz yemek istemezsek ortalığı yumuşatmak, çekingenliğimizi izale etmek için “Buyurun birlikte yiyelim, bir kişini yiyeceği ile iki kişi, iki kişinin yiyeceğiyle dört kişi doyabilir.” Dediği halde hala ikna edememişse “Eğer yemezseniz kalanlar çöpe gidecek” derdi. Ben de midedeki durumu kastederek abi zaten her yediğimiz çöpe gidiyor diyerek şaklaşırdık. Tabi oturur Allah ne verdiyse yerdik. Çok sık ve hep de onların öğle yemeği zamanına denk gelen zamanda gittiğimiz içinde bunu sıkça yaşardık. Bir gün insanda bir hoşnutsuzluk ifadesi olmaz mı, onda olmazdı. Kaldı ki ben havadan nem kapan biri olarak eğer o durumu hissetsem bir daha belki yanına hiç uğramazdım.

Çok zarif biriydi, kendi zamanında üniversitede çalışıp da hala çalışmaya devam eden memurlara dönüş işlemlerinde kendisine resmi görevlerinden fazla ilgi gösterip yol gösterdikleri için, iş bittikten sonra çiçek alırken ayrım olmasın diye o bürodaki memurların hepsine çiçek aldığına bizzat şahit oldum.

Bu arada çeşitli işler deniyor, ekonomik özgürlüğünü elde etmenin çabası içinde hayatla boğuşuyordu. Okul kantinleri işletmeciliği işi yanında Burçak Kitap Kırtasiye adı altında bir kitapçı dükkânı açmıştı, açılışa Başbuğ Türkeş bizzat gelmiş, bizde bir kere daha elini öpme şerefine nail olmuştuk. İlk gelişi cezaevinden çıktıktan sonra yapmış olduğu ilk siyasi ziyareti. MÇP il binasında Mahmut Metin Kaplan ağabeyi çağırtıp boş bir odada baş başa görüşmüştü. Benim için Başbuğla baş başa görüşmek erişilmez bir paye idi. Ama O, Başbuğa olan sadakati ve samimiyeti ile yaşadığı örnek hayat ile buna hak ederek ulaşmıştı. Hatta onun için mahalli gazeteler “Başbuğ Alparslan Türkeş’in manevi oğlu” diyorlardı. 1986-87 ve 88 yılları garip yıllardı. Herkes kendi derdindeydi. Başbuğun etrafı boşalmış, birkaç samimi insan ve öğrenciler kalmıştı. Burçak Kitabevinin açılışı çok muhteşem oldu. Bizimde belki kitaba en yakın olduğumuz zamanlar başladı. İlkokul üçüncü sınıfta başladığım okuma eylemini o zamana kadar söyleyip babama aldırdığım kitaplar ile okul kütüphanelerinden sürdürmüş, Bursa’da bulunduğum zaman zarfında Üniversite öğrencilerinin ders notlarını çoğaltmak üzere fotokopicilik yapan Rahmetli Ömer Çakır’ın Dergâh adını verdiği dükkâna getirdiği mahdut sayıda ki milliyetçi kitaplardan karşılamıştım. Ama Burçak Kitabevi artık param olmadığı zaman istediğim kitabı aldığım sonraki aylarda ödediğim, zaman zaman da 4-5 ay taksitle topluca kitap aldığım bir yer oldu. Mahmut Metin Kaplan ağabeyin ortağı Nazif Güngör ağabey’i de anmadan edemeyeceğim, Allah Metin ağabeye rahmet eylesin, Nazif ağabeye de sağlık ve afiyet versin. Mesela ben Burçak kitabevine uğrayışlarımda kitaplardan da kısa okumalar yapardım, bazen de kitabın kaldığım yerini işaretleyerek her gelişte okuyarak bitirirdim.

1975 yılında Ülkü Ocakları Bursa il Başkan Yardımcısıyken komünistlerin attıkları iftira dolayısıyla tutuklanmış, Mehmet Kutucu, Efendi Barutçu ve Mahmut Metin Kaplan suçsuz yere 10,5 yıl hapis yatmışlar ve işkence görmüşlerdir. İsnat edilen suçun failini bildikleri halde söylememişlerdir. Hem idarenin gadrine uğramış, hem de komünistlerin defalarca saldırısına maruz kalmışlar, rahmetlik Metin Ağabey şişlenmiş, olmadı olaylardan mesul tutulup cezaevi cezaevi sürgün edilerek dolaştırılmışlardır. Hatta idare onların diğer adli mahkûmlar üzerindeki tesirden çekinerek istesinler bu mahkûmlara isyan çıkarttırırlar diye itiraf ederek sürgün gerekçesi oluşturmuşlardır. O cezaevlerini okula çevirmiş yaptığı okumalarla kendini yetiştirmiş, aldığı ve yazdığı notlar ile daha sonra yayınladığı “Teşkilat ve İdare” “Ülkücü Dünya Görüşü I” ve “Ülkücü Dünya Görüşü II” kitaplarının alt yapısını, müsveddelerini hazırlamıştır. Zannederim “Ülkücü Dünya Görüşü” kitabının müsveddesinin bir kısmını bana okutmuş ve ne düşündüğümü sormuştu. Bende üslubunu beğendiğimi söylemiştim. Sanki karşısında ki ile muhabbet ediyor, sorulan sorulara cevap veriyormuş gibi kolay anlaşılır ve karşılıklı etkileşim halinde diyalektik bir metotla yazdığını, hatta biraz da Seyit Ahmet Arvasi etkisi gördüğümü söylemiştim.

Başkalarının işine de kendi işi gibi önem verirlerdi. Hatta ben sadece bize bir doktor ayarlamasını, “illa ki büyük şehirlerdeki bir doktor da görsün” düşüncesinde olan Samsun’dan gelecek akrabam genç bir kızın doğuştan ortopedik problemli parmağını göstereceğimi söylediğimde sadece doktoru telefon ile arar ve durumu söyledikten sonra bizi ona gönderiri diye düşünürken 25-30 km’den de belki fazla yolu belediye otobüsüyle giderek bizi orada beklemiş ve bizzat bizimle birlikte doktor arkadaşının yanına girerek durumu takip etmişti. Benim bu âlicenap davranışı karşısında mahcupluk hissettiğimi anlayınca bana genç bir kızın hayalleri için burada olduğunu söylemişti.

Hele biraz daha özel anım şöyle, bir gün kaplıcaya giderken dedi ki hadi sen de gel. Üç veya dört kişi gittik. Ben hemen kendimi tas tas su dökerek ısladım ve sabunu aldım tam kafamı sabunlayacaktım ki “dur, hemen sabunlanma, biraz kirin yumuşasın, su dökünmeye devam et, terle” dedi. Dediklerini yaptım, yeterli olduğuna kendisi kani geldikten sonra kesemi aldı beni güzel bir keseldi. Hiç yüksünmedi veya çıkan kirden tiksinmedi. Ben de kendisini keselemek istediğimde buna müsaade etmedi, kendi kendini keseledi ve işimiz bitince kaplıcadan ayrıldık. O güne kadar defalarca arkadaşlarla veya yalnız halde kaplıcaya gitmiştim ama bir hamamda banyo yapma usulü olduğunu ondan öğrenmiştim. Ne zaman havuza girilir, ne zaman terleme odasına gidilir, ne zaman kurna başında yıkanılır hangi sıra takip edilir hep o göstermişti.

Mağdur olmuş ülkücülerle ilgilenir, mağduriyeti sürenlere mümkün olduğu kadar mağduriyetlerinin giderilmesinde ve resmi problemlerin çözülmesinde yardımcı olur, elinden geleni yapmaya çalışırdı. Kendide mağdurdu, hatta zaman zaman bunu dile getirmek için seçme ve seçilme hakkım yok derdi. Hanımı Samsun’a annesine gezmeye gönderdiğimden haberi vardı. Bir gün beni aradı ve dedi ki evde kim var. Ağabey hanım ve ben varım. Hayırdır ne oldu, dediğimde bana önce bir şey yok dedi. Ancak ben biraz ısrar edince 12 Eylül’de Yurtdışına çıkmış arkadaşlardan 3’nün yarın saat 10’da mahkemesi var. Mahkemeden önce tutuklanmamaları için yarın sabaha kadar kalacak sakin bir yere ihtiyaç vardı, senin orayı düşünmüştük. Ama yenge hanım gelmiş senin orası olmaz, dedi. Abi olsun siz yine gelin dediysem de gelmediler. Ertesi gün büyük ihtimal pazartesiydi mahkeme görüldü ve gelen arkadaşlar beraat ederek serbest kaldılar.

Partiden kitle halinde ayrılışın olduğu gün Başbuğun yanında olmuş, hatta yanlış anlamadıysam Başbuğa hemen şimdiye kadar illerde Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmış olanlar ile kendiliğinden öne çıkmış ülkücü fikir önderlerinden gelecek olan ne kadar kişi varsa Ankara’da toplamasını ve fikir teatisi yapmasını hatırlatan, ayrıca toplantı anında salonda da konuşma yaptığını kendisinden duyduğum birkaç kişiden birisiydi. Bu toplantı sonucunda Ankara’dan memleketlerine dönen toplantıya katılanların aldıkları tavır ile MHP ve Ülkücü hareket yeniden toplanmaya başlamıştı.

Başbuğ bir ara kendisi ile Ankara’da yaptığı bir görüşme sırasında “Oğlum seni Ülkü Ocakları Genel Başkanı yapacağım” dediğinde kendi ekonomik özgürlüğünü alacak kadar bir birikim sağlayamadığı ve geçinmesi için çalışması gerektiğini, bu durumdayken kabul etmesi halinde Ülkü Ocaklarına faydalı olamayacağını söyleyerek Ülkü Ocakları Başkanlığını kabul edemeyeceğini söylediğinde de Başbuğun kendisine “bir iş ayarlarız” dediğini ancak yine de kabul etmediğini Ankara dönüşü bize söylediğinde benim tepkim abi keşke kabul etseydin, sen temsil noktasında gerekeni yapardın, diğer işleri senin göstereceğin ve işaret ettiğin gibi biz yürütürdük demiştim.

Metin abinin her zaman bize söylediği bir söz vardı. Ankara’da yönetimler de bulunan kişiler sizden daha iyi yetişmiş değildir, sizden daha kaliteli insan değildirler, sizden daha çok samimi değillerdir, Onların tek avantajları sadece Ankara’da ikamet etmeleridir. Eminim siz de Ankara’da ikamet etseniz o kişilerin çoğunun yerinde siz olursunuz.
Yine zaman zaman bize hatırlattığı öğütlerinden biri de sakın kimseye cezaevinde yatmış olduğu için, ya da yaşı büyük oluğu için söylediklerini kabul edip ağabeycilik yapanların peşine takılmayın, bakın söyledikleri Ülkücü fikriyata, doktrine uyuyorsa kabul edin, o minval üzere itibar edin. Davanızın adamı olun kimsenin adamı olmayın derdi. Hatta kendini de dahil ederek konuşurdu. Benim söylediklerim davaya uygun değilse dikkate almayın derdi.

O sırtlandığı davayı dağın zirvesine taşıyan nadir kişilerden biriydi, Bu dünyadan ve vefasızlardan alacaklı gitti. Yavuz Koca’nın dediği gibi bu dünya öyle bir dünyadır ki “davaya fedakârlık edenler değil de daha çok sesi çıkanlar nimetlerden daha fazla yararlanırlar”

Ülkücü Harekete leke sürülmesine hiç müsaade etmedi.1987 yılında o günkü Ülkü Ocakları yönetimiyle birlikte beş altı kişilik 12 Eylül öncesi Ocak yönetici ve başkanlarından oluşan bir kurulun hazırladığı bir mektup bildiriyi içinde Tercüman ve Türkiye gazetelerinin de olduğu bütün gazetelerin Bursa temsilciliklerindeki bürolara bizzat ben dağıttım. Bildiride Ülkücülerin Çek Senet Mafyası denilen kesimle ilgisinin olmadığı gibi bunların ülkücü de olamayacaklarını, aksi iddiası olanlar ile bundan sonra mücadele edileceği yazıyordu. Ertesi gün sadece Cumhuriyet Gazetesi “Ülkücüler Mafyaya karşı” diye haber yapmıştı, diğer gazeteler hiçbir şekilde yer vermemişlerdi.

Metin Kaplan ağabeyim Uludağ Üniversitesi kampusu içindeki öğrenci Yurdunun kantinini çalıştırıyordu. O Zamanlarda Bir gün İİBF Maliye Bölümündeki dersim bitince iş yerine yanına uğradım. Bir müddet sohbet edip çay içtikten sonra ağabey ben müsaade isteyim deyince, dur biz de Bursa’ya şehre merkeze gideceğiz seni de bırakırız dedi. Ancak onun o vakitler ehliyeti yoktu, daha sonra aldı mı, bilmiyorum. Biraz sonra yanında çalışan bir işçi arkadaşa, “bizi şehre bırak” dedi. Yine yanında çalışan başka bir arkadaş daha 4 kişi hep birlikte çıktık. Kartal marka araca bindik, gidiyoruz. Ben, araçta Metin abiden başkasını tanımıyorum. Tanımadığım o iki kişi kantin ve yemekhanede çalışan işçilerdendiler. Tesadüf buya o gün o an Karacabey-Bursa yolunda Bursa istikametinde bir ihbarı değerlendiren polisler, yolda bekliyorlar. Siyah renk ve marka olarak kartal otomobili ile yanlarından geçerken, araç içerdeki kişi sayısını da kalabalık görünce peşimize takıldılar, bizi takibe başladı. Ben oturduğum arka koltuktan polislerin telaşla arabalarına binip bizi takibe başladıklarını görünce hemen “ağabey polisler bizi takip ediyor” dedim. Ben bu sözü söyler söylemez şoför heyecanlandı ve panikleyerek gaza bastı, bir an da sebep yokken öyle bir hal oldu ki biz kaçıyoruz polisler kovalıyorlardı. Tam Türk filmlik bir pozisyon. Metin ağabey de şoförün bu anlamsız paniğine ve yaptıklarına kızmıştı ki şoförün o an “üzerimde silah var” dediğini her halde duyar gibi oldum, ama ben bu arada hem arkadan gelen polislere bakıyor, hem de aramızdaki kalan mesafeyi tahmin ediyor herkese söylüyordum. Bir komutla şoför hemen yol kenarındaki Nilüfer belediyesinin prefabrik binasının önüne saptı, bahçede binanın arkasından dolanıp, “u” dönüşü yaparak hemen durdu. Hızlıca şoför arabadan indi kaldırıma çıkıp yürüyerek polislerin yanından geçip gitti. Arabadaki tanımadığım dördüncü kişi direksiyona geçti. Polislerde bizi sardı. Sanki terörist muamelesi yaparak bizi arabadan indirdiler, arabaya yaslayıp bacaklarımızı yanlara açtırdılar. Ellerimizi arabaya dayandırdılar. Ellerindeki otomatik silahları sırtlarımıza dayadılar. Üstlerimizi aramaya başladılar. O arada da emniyet müdürlüğü ya da karakol ile telsizle temas kurup arabanın içinde kaç kişi olduğunu, renk ve markasını söylüyor, karakol ya da emniyetten onay alıyorlardı, ancak plakaya gelince karakol ya da emniyetin söylediği plaka ile bizim plaka tutmadı, bir de telsizden araçtakiler “roman vatandaş mı” diye sordular. Değil deyince bizi bıraktılar. Bu zaman zarfında Metin ağabey hiç ağzını açıp bir şey söylemedi. Sorulan sorulara ben ve diğer arkadaş cevap veriyordu. Soğukkanlılığını muhafaza etti. Ben eğer bir şey olacaksa Metin ağabeyin bizi kurtaracağını düşünüyordum. Onun başına bir olay geldiğini haber alan etkin arkadaş çevresi sahip çıkar diye tahmin ettiğimden her zaman helecanlı biri olmama rağmen o gün gayet dingin, sakindim. Biz üç kişi sonra arabayla oradan ayrılıp gittik ancak şoför nasıl geldiyse kendisi geldi.

En son görüşmemiz de Efendi Barutçu ağabeyin cezaevinden yazmış olduğu mektuplardan seçtiği bazı mektuplardan oluşan “Mahbesten mektuplar” adlı kitabı için yazdığım yazıyı Efendi abinin kendisine göndermesi üzerine okumuş ve beni arayarak çok güzel bir yazı yazdığımı ve böyle yazılardan Ülkücü Dünya Görüşü internet sitesine de yazmamı istedi. Ben arada yazdığımı devamlı yazamayacağımı söylediğim zaman. Yazının Mehmet Kaplan Hocanın şiir ve hikaye tahlillerinden oluşan kitaplarını bilip bilmediğimi söyledi. Bildiğimi söyleyince de beni cesaretlendirmek için hak etmediğim şekilde “o analizlerden daha iyi olduğunu” ifade etti. Metin abi her zaman çevresindekileri daha iyiye daha güzele teşvik ederdi. Hatta bir gün Burçak kitabevinde Metin abi Meclisin ilk tutanakları yayınlanmış alıp okumak lazım, kim ne yapmış görürüz dediğim de, “ne işin var dedikoduyla sen ilmi kitap okumaya bak” diyerek yapmamız gerekenin ilmi yönde okumak olduğunu göstermişti.

Bir ülkü devi idi ama kendisini dev aynasında gören, ağırdan satan, insana yukarıdan bakan, ya da emrederim işlerimi yaptırırım diyen biri değildi. Mütevazı, cömert ve bizim gibiydi.

Allah Metin ağabeye gani gani rahmet eylesin. Peygamber efendimize komşu eylesin. Haklarımız varsa helal olsun.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 80,05 M - Bugn : 16101

ulkucudunya@ulkucudunya.com