Her sathı müdafaa anlayışı
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
Gazi Mustafa Kemal’in 1921 yılında gerçekleşen Sakarya Meydan Savaşında söylediği “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” cümlesi yalnızca askeri bir taktik değildi. Dönem, bazı cephelerde üst üste gelen yenilgilerle morallerin bozulduğu, mücadele azminin zayıfladığı, Ankara’nın düşmesi halinde hükümetin başka bir kente taşınmasının tartışıldığı zor bir dönemdi. Ordu savaşmaya devam edebilecek miydi; Ankara hükümeti direnebilecek miydi; halk milli mücadeleyi sürdürebilecek miydi? Mühimmat yoktu, asker yorgundu ve lojistik sağlamak giderek zorlaşıyordu.
Sakarya nehrinin doğusuna çekilmek ilk bakışta bir yenilgi gibi görünse de, yeni bir mücadele anlayışının doğuşu için psikolojik bir eşiğe dönüşecekti. Türk ordusu “taktik bir ricat” ile yalnızca hattı değil, sathı yani bütün vatanı savunma anlayışına geçiyordu. Tekalif-i Milliye emirleriyle toplumun bütün kaynakları seferber edilmişti. Halk, erzak, cephane, taşıma hayvanları ve elindeki tüm imkanlarla ile ordunun yardımına koşuyordu. Savaş toplumsallaştırılmıştı. Ankara’ya 80 kilometre kala karşı tarafa verilen mesaj açıktı. “Hattı kazanmanız zafer anlamına gelmez. Mevzi düşse de savaş bitmez.”
Sakarya’da belirlenen bu strateji, yalnızca savaş anını kapsayan askeri bir refleksi değil, aynı zamanda kurulacak olan yeni devlet aklının, güvenlik anlayışının ve toplumun varoluş felsefesinin yeniden tanımlanması anlamına da geliyordu. Hattı müdafaadan sathı müdafaaya geçiş, sınırları, cephesi, düşmanı net olan bir savaş anlayışından savunmayı bütün coğrafyaya, zamana, topluma ve halkın duygu dünyasına yayma stratejisine dönmek demekti. Düşman velev ki, bir hattı geçse, bir cepheyi düşürse bile direniş sürecekti. Savunulan şey artık sadece bir toprak alanı değil, halkın kolektif iradesi, ortak hafızası ve varoluş hakkı gibi ontolojik değerlerdi. Nitekim vatan da bir toprak alanından çok daha fazlasıydı; Türk’ün son sığınağı, var oluşunun kanıtı olan kutsal bir mekandı.
Bugünün sathı nereye uzanıyor
Geçtiğimiz hafta içerisinde Dünya Gazetesi, Türk Telekom ve Halkbank’ın da katkılarıyla, Ulaştırma Bakanımız Abdülkadir Uraloğlu’nun da katıldığı “Dijital Dönüşüm Zirvesi” başlıklı çok verimli bir buluşma gerçekleştirdi. Ben de zirvenin açılış konuşması yaparken dijital dönüşümün yaratabileceği tehlike ve risklere dikkat çekerek, artık “sathı müdafaa” aşamasının da ötesinde “her sathı müdafaa” ilkesi ile hareket etmemiz gerektiğini belirttim. Zira dönüşüm dediğimiz şey somut, yani gözle görebildiğimiz toprak, ekonomi, teknoloji, askeri güç gibi alanların kapsamını aşarak, psikolojilerimizde, düşüncelerimizde, veri dünyasında, zaman, mekan ve egemenlik anlayışımızda büyük kırılmalar yaratarak şekilleniyor.
Yeni dünyanın küresel rekabeti artık belirli bir hat ya da satıhta değil, birbirine bağlı ağların ürettiği son derece karmaşık ve katmanlı bir düzlemde yaşanıyor. Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO zirvesinin ana gündemlerinden birisi de bu. Modern savaşın cephesi kara, hava, deniz ve uzayın ötesine geçerek, siber alan ve onun etki alanındaki insan zihnine kaymış durumda. NATO bunu “bilişsel üstünlük mücadelesi” (fight for cognitive superiority) olarak tanımlıyor.
Beyin artık yalnızca bir silah değil, aynı zamanda bir hedef; savaş da artık askeriden ziyade “bilişsel savaşa” dönüşmekte. Nitekim bir savaşı kimin kazandığı bile antlaşma masasında değil, sosyal medya ortamındaki algı dünyasında belirleniyor. Milyarlarca insan hakiki olan ile sahteyi, doğal ile manipüle edilmiş olanı, temiz ile kirletilmiş bilgiyi ayırt edemez hale geliyor. Bu yeni savaş türünde cephe evlerimizin içinde; ekranlarımızdan bizlere, çocuklarımıza, torunlarımıza doğru genişleyen bir çerçevede duygu ve düşünce dünyamızı, ruhumuzu, kimliğimizi, kişiliğimizi, aidiyetlerimizi hedef alıyor. Bu yüzden vatan savunması, evlerimizin içinden başlamak durumunda.
O satıh ekosistemin bütünüdür
Küreselleşme süreci, “sathı müdafaa” anlayışımızı “vatanın” sınırlarının dışına taşırıp “o satıh bütün dünyadır” aşamasına getirmişti. Vatan savunması adına tüm dünyada siyasi süreçlere dahil olmak, ekonomik ve kültürel araçlarımızın etkinliğini küresel boyutlara taşımak, askeri varlığı sınırların dışına doğru genişletip anavatanın korunmasını ulusal alanın ötesinden başlatmak gibi yeni konseptlere gereksinim duyulmuştu. Yine de savunma anlayışımız somut ve lineerdi, yani derinliği yoktu; katmanlı ve soyut düzleme yönelik olarak şekillenmemişti. O zamanın ruhunun gereği oydu.
Şimdi ise yeni bir dünya kuruluyor ve onun içerisinde ulusal egemenliğimizi, bağımsızlığımızı ve hatta varlığımızı sürdürebilmemiz için çok katmanlı düşünmemiz elzem. Ulusal egemenlik konseptimizi ve vatan savunmamızı yalnızca sınırlar, stratejik materyaller, jeopolitik önemi haiz coğrafyalar, enerji ve ticaret rotaları vs. üzerinden değil her satıhta, her ağda, her platformda ve her bilinç katmanında tasarlamak durumundayız. Vatan, üzerinde yaşayanların zihin dünyaları, psikolojileri, bilişsel çerçeveleri üzerinden de müdafaa edilmesi gereken bir varoluş mekanı. O mekanın üzerinde sadece yaşamıyoruz, aynı zamanda düşünüyoruz, hissediyoruz, birlikte anlam üretiyoruz. Mahremiyetimizi, verimizi, psikolojik direncimizi, ortak hafızamızı, dilimizi, korumak zorundayız. Hakikat algımızı, güven duygumuzu, bilişsel güvenliğimizi müdafaa etmeliyiz.
Şimdilerde “her satıhta savunma doktrini” kaçınılmaz bir gerçeklik. Üstelik sadece devletler arasındaki rekabet için değil, devletlere rağmen yükselen tekno-oligarşiye karşı da bu anlayış geçerli. Kanımca onlar çok daha tehlikeli bir biçimde küresel düzeni sarsmaya başladılar bile. Dikkatimizi savaşlara, krizlere, kimlik savaşlarımıza doğru sevk ettiğimiz bu günlerde, kurtlar sofrasını sırtlanlar sofrasına dönüştürme hevesindekilerin, ortamdaki kan kokusunu sevinçle karşılamaları konusunda da farkındalığımız artmalı.
https://www.dunya.com/kose-yazisi/her-sathi-mudafaa-anlayisi/828517