Savaş tamtamları
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
Antik Roma geleneğinde “Havoc” komutu verildiğinde, asker yağmanın başlayabileceği savaş köpeklerinin salınabileceğini iznini aldığını bilirmiş. Bu, savaşın fiilen başladığının ve geri dönüşü olmayan noktaya varıldığının bir işaretiymiş. ABD-İran geriliminde henüz bu noktaya varmasak da savaş tamtamları çalmaya başlamış durumda.
Savaş tamtamı kavramı mecazi değil; binlerce yıllık insanlık tarihinin en eski geleneklerinden birisi. Somut antropolojik kanıtlar Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan kabilelerinden Orta Asya bozkırlarının göçebe topluluklarına, Amerika kıtasının yerlilerinden Osmanlı akıncılarına kadar tüm savaşçıların savaş öncesinde davul, boru ya da ritmik vurmalı çalgılar kullandığını gösteriyor. Bu sesler bir yandan karşı tarafa “geliyoruz, kaçın” mesajını verirken diğer yandan da kendi savaşçılarında coşku ve savaşma azmi uyandıran bir psikolojik enstrüman olarak kullanılıyordu. Tamtamların çalmaya başlaması artık “Havoc” noktasına varıldığını ve eşiğin geçildiğini dosta düşmana ilan eden bir zihinsel seferberliğin zirve noktasına işaret ediyordu.
Bugünlerde Trump ve Hamaney’in karşılıklı açıklamalarıyla bir gerilip bir dinen Basra Körfezi’nde duyduğumuz şey tam olarak bu. Tamtamların sesi henüz çok yüksek değil ama çalıyor. Uluslararası politikada uçakların ve füzelerinden sesinden önce duyduğumuz sesler duyulmaya başladı bile. Böyle dönemlerde henüz savaş başlamamış olsa da tamtamların ritmi değişir; diplomasi anlamsızlaşır; piyasalar huzursuzlanır, liderlerin dili sertleşirken, haritalar yeniden konuşulmaya başlanır.
ABD’nin İran çevresine yaptığı milyarlarca dolarlık bunca yığınak, savaş gemileri, uçaklar, askerler bir anlam taşıyor. “Masada tüm seçenekler var” uyarısı klasik anlamda bir savaş ilanı olmasa da 21. yüzyılın tamtam sesi bu.
Bu sesi duymaya başladığımızda günümüz dünyasında “Havoc” aşamasına geçmeden, önce tehdit dilinin nasıl normalize edildiğini görürüz. Her iki taraf da karşı tarafı yakıp yıkma potansiyelini ortaya koymaktan kaçınmayan açıklamalar yapmaya başlar. Sonrasında tarafların askeri kapasitelerinin sergilenmesi aşamasına geçilir. Sevkiyatlar, uçakların rotaları, savaş gemilerinin dalgalar arasında süzülüşü, füzelerin kapasiteleri tahribat güçleri herkes tarafından izlenebilecek şekilde sosyal medyada ve hatta dostlar arası mesajlaşmalarda paylaşılmaya başlar.
Ekonomik aktörler, hızla pozisyon almaya yönlenirken, piyasalardaki dalgalanma batışlar ve bitişlere yol açacak ölçüde barış döneminin değer varlıklarından uzaklaşarak savaşı satın almaya başlar. Küresel bir aktör savaşa girme eğilimine girdiğinde trilyonlarca dolar sistemde bir anda buharlaşır. Artık hem tarafların kamuoyları hem de dünya sathındaki izleyiciler savaşı beklemeye ve gerilim atmosferine alışmaya başlamıştır.
Bu bir uzun savaş mı?
Amerikan stratejik literatüründe epeydir kullanılan ve bir süredir Trump’ın da dilinden düşmeyen bir kavram olan “uzun savaş” (Long War) belirli bir cephede kazanılacak kısa süreli bir savaş anlamına gelmiyor. Aksine, yıllara yayılan, düşük yoğunluklu ama sürekli baskı üreten bir mücadele biçimine atıf yapıyor. Soğuk savaş döneminde SSCB’yi 11 Eylül sonrasında ise El Kaide üzerinden İslami radikalizmi hedef alan bu strateji düşmanı yenmek yerine yıpratmak ve büyük süreci yönetmek üzerine inşa edilmiş. Bu stratejinin bel kemiği askeri, ekonomik, psikolojik ve diplomatik tüm araçların en sert biçimde masada tutulmasını ve arada gri alan bırakmayacak biçimde dostun düşmanın netleşmesini talep ediyor.
Bugün ABD-İran hattında da tam anlaşılamayan şeyler var. Örneğin bir savaş çıkması halinde “zafer” olarak tanımlanan şey ne olacak? Zira rejim değişikliği için doğrudan bir işgal düşünülmediği hem eylemde hem de söylemde açıkça görülüyor. Karşı taraf sürekli ekonomik, askerî ve psikolojik basınç altında tutulsa da bölgeye yapılan yığınağın büyüklüğü başka bir şeye işaret ediyor. İran’ı tamamen yıkmak ve milyonlarca insanı öldürmek dışında bunca savaş gemisi ve uçağının ne işe yarayacağı bilinmiyor. Karşılıklı büyük bir yıkım hamlesine girilecekse İran’ın İsrail dışında birkaç ABD üssünü vurmanın dışında çok zarar üretmesi mümkün değil. En fazla bazı ABD içindeki sivil yaşam alanlarını tehdit edebilecek terör eylemleri söz konusu olabilir.
ABD’nin elindeki koz, yüzlerce yıldır en büyük avantajı olan dünyanın karasal merkezine olan jeopolitik uzaklığı. Bir savaş başladığında Rusya ve Çin devrede olmadığı müddetçe, ki olmayacaklar, yine küçük müttefikleri dışında hasar alacakları bir durumları yok.
Peki, ne oldu da onlarca yıldır devam eden bu gerilim bugün bir savaş aşamasına kadar geldi? 12 gün savaşına pek de gönüllü olmadan müdahil olan ABD bugün neden savaşın iki tarafından birisi. İsrail’in sesini bile duyan yok bu aralar. Bugün gördüğümüz savaş da, yığınak da başka bir şeye işaret ediyor. Mesele haritadan toprak kazanmak ya da genişlemek değil akışı kontrol edebilecek yeni bir düzen inşa etmek.
Dünya ekonomisi devasa görünse de özünde birkaç dar geçide bağımlı bir dolaşım sistemi gibi çalışıyor. Hürmüz ve Bab-ül Mendep boğazları dünya ticaretinin ve enerji taşımacılığının ana akış noktası. Ticari güzergahların ve rotaların değişmesi ise sistemin değişmesi anlamına geliyor. Bu yüzden ABD donanmasının bölgedeki varlığı askeri olmaktan çok sistemik; yapılan/yapılacak askeri şov da İran’a değil tüm dünyaya yönelik.
https://www.dunya.com/kose-yazisi/savas-tamtamlari/815940