“Yusuf Has Hâcip, Kutadgu Bilig’de ne güzel söyler: 'Bilgeliğin ilk şartı gönül adamı olmaktır. İnsan gönlünü çıkarıp, avucuna koyarak, başkaları önünde mahcup olmadan dolaşabilmelidir. Gönülsüz insan yalnız bir şekil ve kalıptan ibarettir; gönülsüz insan adını kaybeder.'
Bugün Gönül Kırdın Mı? Namazını Kıldın Mı?
Hisar Ardı Medresesi’nde her sabah olduğu gibi rahlelerin başından yükselen ilim uğultusu, pencerelerden süzülen Afyonkarahisar’ın taze kuşluk güneşiyle karışıyordu. Abdürrahîm Mısrî Hazretleri, talebelerinin fıkıh ve kelâm derslerindeki gayretini memnuniyetle takip etmekteydi. Onun eğitim anlayışı, kuru bir ezberciliğe değil; talebelerini araştırmaya, derin derin tefekkür etmeye ve akletmeye yöneltmeye dayanıyordu. Bir bilginin zihne zorla kazınmasındansa, kalple idrak edilerek keşfedilmesini yeğlerdi.
İşte böyle bir dersin hitamında, medreseye henüz yeni kabul edilmiş genç bir talebe, çekingen adımlarla kürsüye yaklaştı. Zihni belli ki büyük bir tezatla çalkalanıyordu. Edeple eğilerek sordu:
— "Şeyhim, müderrisimiz Yusuf Efendi bugün bizlere ehemmiyetle vazetti; 'Sakın gönül incitmeyin, zira gönül Allah'ın evidir' dedi. Lâkin benim kafam kelâm derslerinde öğrendiklerimizle karıştı. Biz biliriz ve inanırız ki Yüce Allah mekândan, zamandan, cihetten münezzehtir. Mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk’ın hiç evi olur mu? Göğsümüzdeki o bir avuç et parçası, O’na nasıl meskenlik eder?"
Abdürrahîm Mısrî Hazretleri, gencin bu sualindeki samimiyeti ve sorgulama iştiyakını görünce mütebessim oldu. Aradığı tefekkür penceresi tam da buradaydı. Konuyu hemen orada kestirip atmak yerine, medresedeki tüm talebelerin duyabileceği bir sesle ilân etti:
— "Evlatlarım! Bu genç kardeşinizin suali, kuru lafza takılıp kalanların değil, hakikati arayanların sualidir. Ben bu sualin cevabını size şimdi hazır bir lokma gibi vermeyeceğim. Madem akletmek ve tefekkür etmek istersiniz; her biriniz kütüphâneye, lügatlere, âyet ve hadîslerin derununa ineceksiniz. Önümüzdeki cuma gününe kadar mühlet: 'Gönül nedir? Gönül adamı kime denir ve mekândan münezzeh olan Allah'ın evi nasıl olur?' Bu konuyu hakkıyla araştırıp bana sunacaksınız!"
Medresede tatlı bir telâş başlamıştı. Genç talebeler kütüphânedeki el yazması eserleri inceliyor, Arapça ve Farsça şerhleri karıştırıyor, kadim Türk kültürünün izini sürüyorlardı. Nihayet beklenen cuma günü geldiğinde, tüm talebeler avluda rahlelerinin arkasında saf tuttu. Abdürrahîm Mısrî Hazretleri kürsüye buyur ettiğinde, araştırma heyetinin sözcüleri sırasıyla söz alarak buldukları hakikatleri anlatmaya başladılar.
İlk Kürsü: Lügat ve Kur'an-ı Kerîm Açısından Gönül
İlk sözü alan kıdemli bir talebe, kelimenin aslına ve Kur'ân'daki izlerine dair bulgularını serdetti:
— "Sultânım, hayretle gördük ki; 'gönül', genel olarak 'kalp' bazen de 'nefis' anlamına gelen, Türkçemizin deyim ve terim geliştirmede en güçlü, en üretken kelimesidir. Kadim dilimizde 'kalp, fikir, istek, tefekkür, arzu ve ülkü' anlamındaki 'köngül' kelimesi, Türk dilinin ilk yazılı metinlerinden itibaren kullanılagelmiştir. Dilimizde gönül bağı, gönül almak, gönül koymak, gönül birliği gibi yüzden fazla deyim türemiştir. Gönül kelimesinin diğer dillerde tam karşılığı olmasa da benzerleri olarak Arapça 'kalp', Farsça ise 'dil' yer alır.. Nitekim Kur'an-ı Kerîm’deki: 'Kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalplerdir' (Hac, 46) âyetinde anlatılan tam olarak 'gönül körlüğü'dür. Gönül, iman nuruyla aydınlanan kalptir. Genellikle iman nuruyla dolan kalbe 'gönül'; inkâr, küfür ve kötü isteklere meyleden kalbe ise 'nefis' denir. Eğer bir kalp iman nurundan mahrum kalırsa, Kur'ân'ın ifadesiyle; kararır, taşlaşır, mühürlenir, perdelenir, kilitlenir, hastalanır ve en nihayetinde ölür."
İkinci Kürsü: "Allah'ın Evi" Sırrı ve Kalp Kırmanın Hükmü
Sualin asıl can damarı olan kısım için hadîs ve tasavvuf grubu talebeleri söz aldı ve kafa karışıklığını giderecek o muazzam nakilleri paylaştılar:
— "Efendimiz, kardeşimizin sorduğu mekân meselesini araştırdığımızda, Türk töresine ve maneviyatına göre gönlün neden Yüce Tanrı’nın evi dendiğini bir Hadîs-i Kudsî ile fehmettik. Yüce Allah buyurur ki: 'Ben yere göğe sığmam fakat Mümin kulumun kalbine sığarım.' İşte bu sığış cismânî değil, tecellî ve muhabbetledir. Onu kıran ve inciten, o kalpteki tecellîyi, dolayısıyla Allah’ı incitmiş olur.
Büyüklerimizden öğrendiğimize göre: 'Kalb, Allahü Teâlâ’nın komşusudur. Mümin olsun, kâfir olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. Çünkü asi olan komşuyu da korumak lazımdır. Allahü Teâlâ’yı en ziyade inciten küfürden sonra, kalp kırmak gibi büyük günah yoktur. İnsanların hepsi Allah'ın köleleridir; bir kimsenin kölesi incitilirse efendisi nasıl gücenirse, kul incindiğinde de mülkün sahibi olan Efendi öyle gücenir.'"
Başka bir talebe araya girerek Ebü'l-Hasan Harakânî Hazretleri’nin o sarsıcı sözünü nakletti:
— "Bir din kardeşini incitmeden sabahtan akşama çıkan bir mümin, o gün akşama kadar Resûlullah ile beraber yaşamış gibidir. Eğer bir mümini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul etmez." Hatta eskiden dergâh ve tekkelerde iki soru sorulurmuş sultânım:
Bugün gönül kırdın mı?
Namazını kıldın mı?
Birinciye cevap 'Evet' ise, ikinci soru hiç sorulmazmış! Bizim Karahisarlı dervişlerin pîri Yunus Emre de buna ne güzel cevap vermiş:
Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil!
Yetmiş iki millet dahi,
Elin yüzün yumaz değil…
Gönül Çalap’ın tahtı, Çalap gönüle baktı.
İki cihân bedbahtı kim gönül yıkar ise.
Büyük şeyhler, gönül kırmanın nefse sahip çıkmakla alâkalı olduğuna işaret ederek; "Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, sen nefsine yan çıkma"; "Sakın incitme bir canı, yıkarsın arş-ı Rahmân'ı..." diyerek mühürlemiştir.
Üçüncü Kürsü: "Gönül Adamı" Kime Denir?
Son olarak ahlâk ve karakter kısmını araştıran grup, günümüzde canını ve malını Allah’a adayan, gönlünü Gönüller Sultânı’na veren "gönül adamı"nın vasıflarını birer birer saydı:
İncitmez ve İncinmez: Gönül adamı bir sevgi abidesidir. Yunus’un dediği gibi; "Yaratılmışı hoş gördük yaratandan ötürü" der. Kötülüğü iyilikle savuşturur.
Önce Kendini İnşa Eder: Başkasını düzeltmeden evvel inandığı gibi yaşar. Bilir ki, inandığı gibi yaşamayan insan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Değeri yetiştirdiklerinin kalitesiyle ölçülür.
En Büyük Örneği Muhammedü’l-Emîn’dir: İnsan ilişkilerinde çevresine güven verir. Dinî anlamda Mümin; kendisine güvenilen ve güven veren insan demektir. Efendimiz (s.a.v.) daha pengamberlik gelmeden evvel gönülleri fethettiği için bu adı almıştır. Gönül adamı otoriter, karizmatik ve buyuran değil; anlayan ve kavrayandır. Gönlü, sofrası ve kapısı herkese açıktır.
Ayıp Örtücüdür ve Fedakârdır: Kusur aramaz ve azarlamaz. Mevlânâ’nın dediği gibi ayıp örtmede gece gibi olur. Gülün kokusunu dikene katlanmasına borçlu olduğunu bilir. Hz. Ali’ye bir dostu 'Bana kusurlarımı söyle' dediğinde; "Sen benim dostumsun, her hâlin bana hoş görünüyor, git kusurlarını başkasına sor" demiştir.
Ağuları Şeker Eder: Sultânım, sizin de yakın arkadaşınız olan Hacı Bayrâm-ı Velî’nin halifesi Eşrefoğlu Rûmî’nin dediği gibi; "Ol dost içün ağuları şeker gibi yutmak gerek" düsturuyla yaşar. Dil ve dudak deprenmeden hâlden, bakıştan anlar.
Ülkü Adamıdır: "Ben" kelimesini lügatinden çıkarıp "Biz" der. İncinmez, kırılmaz, darılmaz; her işi Allah rızası için yapar ve kimseden taltîf beklemez. Ülkü denen bir nazlı geline gönlünü kaptırmıştır, plansız ve hedefsiz yaşayamaz.
Talebeler sözlerini Yunus Emre’nin o muhteşem aşksız gönül tasviriyle bitirdiler:
İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer
Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer
Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer.
Talebeler sunumlarını bitirip derin bir edeple sustuklarında, Abdürrahîm Mısrî Hazretleri’nin gözleri gurur ve feyiz gözyaşlarıyla dolmuştu. Ezberletmek yerine araştırarak buldurduğu bu hakikat, talebelerinin yüzünde birer nûr gibi parlıyordu. Kürsüden doğruldu, o ilk soruyu soran genç talebeyi yanına çağırıp elini omzuna koydu ve tüm avluya hitap etti:
— "Mâşâallah evlatlarım! Akletmiş, aramış ve hakikati bulmuşsunuz. Yusuf Has Hâcip, Kutadgu Bilig’de ne güzel söyler: 'Bilgeliğin ilk şartı gönül adamı olmaktır. İnsan gönlünü çıkarıp, avucuna koyarak, başkaları önünde mahcup olmadan dolaşabilmelidir. Gönülsüz insan yalnız bir şekil ve kalıptan ibarettir; gönülsüz insan adını kaybeder.'
İşte işin aslı budur evlatlarım. Bizim aziz milletimiz, bu muazzam devletleri ve medeniyetleri topla, tüfekle, kaba kuvvetle değil; Ahmed Yesevîlerin, Derviş Yunusların, Hacı Bektaşların gönül almasıyla, gönül vermesiyle ve gönülleri fethetmesiyle kurmuştur. Gönül, mekândan münezzeh olan Allah’ın muhabbet, iman ve rahmet nazarıyla tecelli ettiği tahtıdır! Cenâb-ı Hak kuluna şah damarından yakındır; kalp O’nu anmakla huzur bulur ve her dâim Allah ile olan o kalp 'gönül' adını alır. Mevlânâ’nın buyurduğu gibi: 'Allah ile olunca ömür de hoştur, ölüm de.' Bugün de yarın da Türk dünyâsının ve İslâm dünyâsının en büyük ihtiyacı, gönlünü Allah’a, milletine ve insanlığa adamış bu gönül adamlarıdır. Sualin cevabını kendi emeğinizle buldunuz; şimdi gidin ve ömrünüz boyunca emrolunduğunuz gibi dosdoğru birer gönül adamı olarak yaşayın!"
O günden sonra Hisar Ardı Medresesi’nde hiçbir talebe Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin mirasçıları olarak lafza takılıp kalmadı; hepsi birbirinin gönlünü Arş-ı Rahmân'ın birer nişanesi bilip, incitmeden ve incinmeden ilim yoluna devam ettiler.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.