Gölge imparatorluk
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
Binlerce yıldır iktidarların saraylarda kurulduğunu kralların, papaların, devlet adamlarının altın varaklı odalarında dünyayı şekillendirdiğini izledik. Saray benzeri malikaneler bu yüce yöneticilerin gücüne güç katan mekanlar; giydikleri yedikleri içtikleri ise zihinlerimizdeki “onlar bizden, yani sıradan fanilerden olamaz” ayrıntısını kodlayan detaylardı. Yöneten ve yönetici arasında sadece ordular, korumalar değil aynı zamanda yaşam stili ve tutum farkı olması kaçınılmaz bir durumdu. Bu hem yukarıdakine hem de kitleye kim ve ne olduğunun farkındalığını dikte eden bir yapısal tasarımdı. Kraliyet ya da imparatorluk ahalisi halkına uzaydan bir yerden bakardı ve halkın dünyasıyla arasında bir geçişkenlik kurulması yasaktı.
Cumhuriyetlerin ve demokratik süreçlerin 19. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlaması yönetici elitlerin halka dokunmasını mecbur kıldığı gibi, sıradan fanilerle saraylar arasında bir geçiş kanalı da oluşturdu. Altın varaklı saraylardan süslemesiz dev binalara doğru kayış bir yandan gücün halk tarafından hissedilmesini, diğer yandan şatafatsız bir iktidar algısının pekişmesini öngörüyordu. Kimi ülkelerde eski saraylar yönetim binası olarak kullanılsa da iktidarın siyasi temsilcileri kendi evlerinde ikamet ediyor; kendilerinin bireysel varlığının değil yaptıkları işin yüceliğini ön plana çıkartmayı tercih ediyordu.
20. yüzyıl küresel savaşların ve yıkımların yüzyılıydı. Halkın yüce bir yönetimden ziyade yüce bir ideolojiye teslim olması esastı. Liderlerin dokunulmazlığı mekanlarından değil, temsil ettiği fikirlerden geliyordu. Savaş zamanıydı; düşmanlar vardı ve “sorgusuz biat” halk ile iktidar ilişkisinin temel niteliğiydi.
Savaşların ve ideolojilerin rafa kalktığı “meşhur küreselleşme” dönemi, yani 20. yüzyılın sonları yücelik algısının yavaş yavaş devlet olmayan aktörlere, yani devlet bütçesine yakın büyüklükteki şirketler ve finans kurumları aracılığıyla ekonomik aktörlere doğru yayıldığı bir döneme işaret ediyordu. İktidar, üzerindeki altın işlemeli kaftanı çıkartmış, en lüks markaların ürettiği kravat ceketli giysileri giyerek; altınlarla bezenmese de altından da pahalı lüks tasarımlarla donanmış binalara, ofislere taşınmıştı. Dev devlet binalarına karşı artık göklere yükselen, sınırsızlık ve limitsizliklerinin altını mekânsal tasarımlarıyla da simgesel olarak çizen şirketler vardı. Küresel dünya artık onların oyun alanıydı. Devletlerin sınırları onları bağlamıyordu. Ulusal siyasi iktidarlar varlıklarını sürdürebilmek için onların desteğine muhtaçtı. Nitekim dünyanın her yerindeki iktidarların belirlenmesinde coğrafyasızlık özgürlüklerini sonuna kadar kullandılar ve küresel köyün inşası için büyük bir yatırım yaptılar.
Devlet ve diğer aktörlerin dansı
Küresel finansal aktörlerin yükselişine ve etkisine karşı kadim devlet aygıtının bir şekilde kendisini korumaya geçeceği çok da bilinmez bir durum değildi. Dünya 21. yüzyılın başından itibaren yaşadığımız 3 ayrı küresel krizle birlikte devletin, yani efsanenin geri dönüşüne şahitlik etti. 11 Eylül saldırısı bir askeri güvenlik meselesiydi; 2008-2009 finansal krizi bir ekonomik güvenlik, 2019-2021 pandemisi ise bir biyopolitik güvenlik meselesine dönüştü. Her birinde ayakta kalabilmek adına insanlık devlet müdahalesine muhtaçtı ve kendisini muktedir sanan devlet dışı aktörler gerçek dünya ile karşılaştı.
Devlet merkezleri küreselleşme sürecini varoluşsal bir tehdit olarak algılamaya başlamıştı. Açık toplum denilen şey, hak ve özgürlük söylemleri, demokratikleşme ve liberalleşme rüzgarları bir anda hız kesti. Tüm dünyada sınırlar duvarlarla örülmeye başlarken, popülist sağ hareketler, devleti kutsayan ideolojiler ön plana çıkmaya başladı. Artık özgürlükten değil güvenlikten, bireysellikten değil devletçilikten, özelleştirmeden değil, kamulaştırmadan söz etmeye başlamıştık. Derken…
Tekno-oligarkların dünyaya inişi
Daha önce bilmediğimiz bir durumla karşı karşıya olduğumuz açık. Çağımızın yeni iktidarı krallarla, başbakanlar ya da generallerle falan tanımlanmıyor. Tekno-oligarklar ya da Varoufakis’in deyimiyle “tekno-feodaller” hayatımızın en ücra köşelerine kadar nüfuz edip bizi yönlendirebilen; ekonomik davranışlarımızı, siyasi tutumlarımızı, dünyaya bütünsel bakışımızı şekillendirebilen yeni bir toksik iktidar kurguluyorlar. Dijital çağın lordları bugüne kadar gördüğümüz iktidar biçimlerinden farklı olarak bedenlerimize değil, beyinlerimizin içindekilere talipler. Zihinlerimiz artık bize emanet değil. Kötülerimiz iyilerimiz, doğrularımız yanlışlarımız bize kalıp halinde sunuluyor. Shoshana Zuboff buna “insan psikolojisinin kolonileştirilmesi” adını vermiş.
Modern ekonomi dediğimiz şey, tekno-ortaçağ ile sonuçlanacak bir döneme giriyor. Büyük platformlar kullanıcıları artık verileriyle birlikte alınıp satılan serflere dönüştürmüş durumdalar; veri malikaneleri ise lordun istediği gibi sürdürüp biçtirdiği arazilere benziyor. Devletler bu verilere erişebilmek için var güçleriyle sistemler kurmaya çalışsa da devletlerin sınırları var, onların yok; siyasiler hesap verir, onlarsa pazarlık eder; siyasi iktidar halkın desteğine ihtiyaç duyar, onlarsa yalnızca veri akışına.
Sınırsızlığa karşı sınırlılığın mücadelesi önümüzdeki dönemde daha belirgin hale gelecek. Epstein davası gibi bel altı vuruşlar, veriye sahip olanın elindeki büyük gücün gösterisi niteliğinde. Her şeyimizi bilenlere karşı, her şeyi kontrol etmeye çalışan iki ayrı otoriter gücün büyük çarpışması başlamak üzere.
Dünyayı yönetmeye talip o görünmez tahtın namzetlerinin meşruiyeti olmasa da kudretleri sınırsız. Hobbes’un gerçek Leviathan’ı kurulmak üzere. Büyük biraderimizle dövüşmeye ya da onu sevmeye hazır mıyız?