« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

24 Kas

2025

Gölge imparatorluk

Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970

Binlerce yıl­dır iktidar­ların saraylar­da kurulduğunu kralların, pa­paların, devlet adamlarının al­tın varaklı oda­larında dünyayı şekillendirdiği­ni izledik. Saray benzeri malikaneler bu yü­ce yöneticilerin gücüne güç katan mekanlar; giydikleri yedikleri içtikleri ise zihin­lerimizdeki “onlar bizden, yani sıradan fanilerden ola­maz” ayrıntısını kodlayan detaylardı. Yöneten ve yö­netici arasında sadece ordu­lar, korumalar değil aynı za­manda yaşam stili ve tutum farkı olması kaçınılmaz bir durumdu. Bu hem yukarıda­kine hem de kitleye kim ve ne olduğunun farkındalığı­nı dikte eden bir yapısal ta­sarımdı. Kraliyet ya da im­paratorluk ahalisi halkına uzaydan bir yerden bakardı ve halkın dünyasıyla arasın­da bir geçişkenlik kurulması yasaktı.

Cumhuriyetlerin ve de­mokratik süreçlerin 19. yüz­yıldan itibaren gelişmeye başlaması yönetici elitlerin halka dokunmasını mecbur kıldığı gibi, sıradan faniler­le saraylar arasında bir ge­çiş kanalı da oluşturdu. Al­tın varaklı saraylardan süs­lemesiz dev binalara doğru kayış bir yandan gücün halk tarafından hissedilmesini, diğer yandan şatafatsız bir iktidar algısının pekişme­sini öngörüyordu. Kimi ül­kelerde eski saraylar yöne­tim binası olarak kullanılsa da iktidarın siyasi temsilci­leri kendi evlerinde ikamet ediyor; kendilerinin birey­sel varlığının değil yaptıkla­rı işin yüceliğini ön plana çı­kartmayı tercih ediyordu.

20. yüzyıl küresel savaş­ların ve yıkımların yüzyı­lıydı. Halkın yüce bir yöne­timden ziyade yüce bir ide­olojiye teslim olması esastı. Liderlerin dokunulmazlığı mekanlarından değil, temsil ettiği fikirlerden geliyordu. Savaş zamanıydı; düşmanlar vardı ve “sorgusuz biat” halk ile iktidar ilişkisinin temel niteliğiydi.

Savaşların ve ideolojilerin rafa kalktığı “meşhur küre­selleşme” dönemi, yani 20. yüzyılın sonları yücelik algı­sının yavaş yavaş devlet ol­mayan aktörlere, yani devlet bütçesine yakın büyüklükte­ki şirketler ve finans kurum­ları aracılığıyla ekonomik aktörlere doğru yayıldığı bir döneme işaret ediyordu. İk­tidar, üzerindeki altın işle­meli kaftanı çıkartmış, en lüks markaların ürettiği kra­vat ceketli giysileri giyerek; altınlarla bezenmese de al­tından da pahalı lüks tasa­rımlarla donanmış binala­ra, ofislere taşınmıştı. Dev devlet binalarına karşı artık göklere yükselen, sınırsız­lık ve limitsizliklerinin altı­nı mekânsal tasarımlarıyla da simgesel olarak çizen şir­ketler vardı. Küresel dünya artık onların oyun alanıydı. Devletlerin sınırları onları bağlamıyordu. Ulusal siyasi iktidarlar varlıklarını sür­dürebilmek için onların des­teğine muhtaçtı. Nitekim dünyanın her yerindeki ik­tidarların belirlenmesinde coğrafyasızlık özgürlükleri­ni sonuna kadar kullandılar ve küresel köyün inşası için büyük bir yatırım yaptılar.

Devlet ve diğer aktörlerin dansı
Küresel finansal aktörle­rin yükselişine ve etkisine karşı kadim devlet aygıtının bir şekilde kendisini koru­maya geçeceği çok da bilin­mez bir durum değildi. Dün­ya 21. yüzyılın başından iti­baren yaşadığımız 3 ayrı küresel krizle birlikte dev­letin, yani efsanenin geri dö­nüşüne şahitlik etti. 11 Eylül saldırısı bir askeri güvenlik meselesiydi; 2008-2009 fi­nansal krizi bir ekonomik güvenlik, 2019-2021 pande­misi ise bir biyopolitik gü­venlik meselesine dönüştü. Her birinde ayakta kalabil­mek adına insanlık devlet müdahalesine muhtaçtı ve kendisini muktedir sanan devlet dışı aktörler gerçek dünya ile karşılaştı.

Devlet merkezleri küre­selleşme sürecini varoluşsal bir tehdit olarak algılamaya başlamıştı. Açık toplum de­nilen şey, hak ve özgürlük söylemleri, demokratikleş­me ve liberalleşme rüzgar­ları bir anda hız kesti. Tüm dünyada sınırlar duvarlar­la örülmeye başlarken, po­pülist sağ hareketler, dev­leti kutsayan ideolojiler ön plana çıkmaya başladı. Ar­tık özgürlükten değil güven­likten, bireysellikten değil devletçilikten, özelleştir­meden değil, kamulaştırma­dan söz etmeye başlamıştık. Derken…

Tekno-oligarkların dünyaya inişi
Daha önce bilmediğimiz bir durumla karşı karşıya olduğumuz açık. Çağımızın yeni iktidarı krallarla, baş­bakanlar ya da generallerle falan tanımlanmıyor. Tek­no-oligarklar ya da Varoufa­kis’in deyimiyle “tekno-feo­daller” hayatımızın en ücra köşelerine kadar nüfuz edip bizi yönlendirebilen; ekono­mik davranışlarımızı, siyasi tutumlarımızı, dünyaya bü­tünsel bakışımızı şekillen­direbilen yeni bir toksik ik­tidar kurguluyorlar. Dijital çağın lordları bugüne kadar gördüğümüz iktidar biçimle­rinden farklı olarak bedenle­rimize değil, beyinlerimizin içindekilere talipler. Zihin­lerimiz artık bize emanet de­ğil. Kötülerimiz iyilerimiz, doğrularımız yanlışlarımız bize kalıp halinde sunuluyor. Shoshana Zuboff buna “in­san psikolojisinin kolonileş­tirilmesi” adını vermiş.

Modern ekonomi dediği­miz şey, tekno-ortaçağ ile sonuçlanacak bir döneme giriyor. Büyük platformlar kullanıcıları artık verileriy­le birlikte alınıp satılan serf­lere dönüştürmüş durumda­lar; veri malikaneleri ise lor­dun istediği gibi sürdürüp biçtirdiği arazilere benziyor. Devletler bu verilere erişe­bilmek için var güçleriyle sistemler kurmaya çalışsa da devletlerin sınırları var, onların yok; siyasiler hesap verir, onlarsa pazarlık eder; siyasi iktidar halkın desteği­ne ihtiyaç duyar, onlarsa yal­nızca veri akışına.

Sınırsızlığa karşı sınırlılı­ğın mücadelesi önümüzdeki dönemde daha belirgin hale gelecek. Epstein davası gibi bel altı vuruşlar, veriye sahip olanın elindeki büyük gücün gösterisi niteliğinde. Her şe­yimizi bilenlere karşı, her şeyi kontrol etmeye çalışan iki ayrı otoriter gücün büyük çarpışması başlamak üzere.

Dünyayı yönetmeye talip o görünmez tahtın namzet­lerinin meşruiyeti olmasa da kudretleri sınırsız. Hob­bes’un gerçek Leviathan’ı kurulmak üzere. Büyük bira­derimizle dövüşmeye ya da onu sevmeye hazır mıyız?

İdris Savaş

24 Kas 2025

Bir yönetim felsefesi olarak Cumhuriyet, özünde Ortak İrade üzerine kuruludur ve egemenliğin ulusun tamamına devredilmesini temsil eder. Bu yeni sistemin kurumsallaşması, evrensel vatandaşlık, güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü prensipleriyle sağlanmış olup, binlerce yıllık monarşik veraset sistemlerine kıyasla çoğu ülkede henüz üçüncü veya dördüncü kuşağı kapsayan oldukça yeni ve kırılgan bir yönetim deneyimidir.

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Halim Kaya

17 Kas 2025

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

03 Kas 2025

M. Metin KAPLAN

29 Ağu 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Yusuf Yılmaz ARAÇ

04 Nis 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 245,62 M - Bugn : 17078

ulkucudunya@ulkucudunya.com