Mustafa Karaca Hatay’lı olup, Bursa’da Üniversitede okurken Ülkücü Harekete katılmış olmaktan dolaya 12 Eylül Cuntacıları tarafından tutuklanmış ve işkenceden geçirildikten sonra uzun yıllar hapis yatıp beraat eden bir Ülkücüdür. Kendisi sağ ancak hastayken zannedersem ölümünden bir yıl önce bu kitabını görmüş ve telefon ederek bana bir tane imzalı gönderip gönderemeyeceğini sormuştum. Ancak kendisi konuşmamızı kitap siparişi olarak algılamadığından başka bir konu üzerinden muhabbetimiz devam etmişti. Kendisine bu kitabını yıllar sonra bulup okuyarak yeniden aynı his ve heyecan ile baş başa kaldığımız bu gün 28.06.2026 Pazar günü sabah saat 06.00’da büyük bir üzüntü ve keder ile hem de bitmeyen bir hasret ile Allah’tan rahmet diliyorum.
Mustafa Karaca gibi bende üniversiteyi Bursa’da okuduğum için ortak vasfımız Ülkücülük dolayısıyla hakkında biraz bilgim vardı. Daha sonra açık cezaevi ziyaretleri bu tanışıklığı geliştirdi ve bu kitaptan önce yazdığı “Köle” adlı romanını okuduktan sonra hiç bir zaman aklımdan çıkmaz oldu. Çünkü “Köle”nin hikâyesi ve roman kahramanları hakkında yaptığı psikolojik tahliller ben senelerdir unutamayacağım bir şekilde kendisine bağlamıştı. Mustafa Karaca “Köle” de roman kahramanı bir kız olarak ele aldığı kör kıza balkonda yetiştirdiği çiçeklere bakarken verdiği çiçekler hakkındaki bilgi ve bu kör kıza uzaktan görüp kör olduğunu bilmeden her gün balkona çıkmasını bekleyip, daha sonra - kör olduğu için uzaktan baktığını göremediği ve hiçbir sesinde kendisine ulaşması mümkün olmadığı için duyamadığı için böyle birisinin varlığından haberdar olmayan, onun yaptıklarını bilemediği için- kendisiyle ilgilenmemesine bir ikna edici sebep uydurup kendi kendine konuşarak Hukuk fakültesi öğrencisinin karşıdan karşıya yaşadığı platonik tek taraflı aşkın her zerresini birlikte yaşadığımız ve Mustafa Karaca’nın iç ses gibi bir vaziyette yapmış olduğu psikolojik tahliller ile ruhumuza işlediği romanı dolayısıyla da tanıyoruz.
Mustafa Karaca’nın o muhteşem platonik aşk kitabı “Köle” den sonra ikinci kitabı olan “Ölümün Utandığı An” adlı kitabı 2020 yılında İstanbul’da Bilgeoğuz yayınları tarafından basılmış olup 128 sayfadan ibarettir. Kitabın sonunda yazıldığı tarih olarak Mamak, 05.08.1985 yazıyor. Belli ki bu “Ölümün Utandığı An” adlı kitabı Mamak işkencehanesinde tutuklu iken yazmış. Kitabın “İçindekiler” kısmına baktığımızda “”Önsöz ve Teşekkür”, “Sunuş”, “Baba Nasihati”, “Bursa”, “Maltepe Askeri Cezaevi”, “Maltepe Askeri Cezaevi”, “Selimiye”, “Ölümün Utandığı An”, “Bursa F Tipi Cezaevi”, “Özgürlüğe Ramak Kala”, “Hayata Tutunma”, “Ala Şafak Güneşi”, “Sevginin Kavgası” başlıklarından oluşan bölümler bulunmaktadır. Kitabın içerdiği başlıklar kitap Mamak’ta yazılmış olsa da sadece Mamak’tan geçen ve yaşanan olaylardan bahsetmediğini, başka yerlerde yaşanmış olayların Mamak’ta iken kaleme alındığı izlenimi vermektedir. Ancak “Hastalığıma rağmen kızım Azade beni yazmaya teşvik etti” (s.8) ifadesinden anlıyoruz ki kitabın yazıldığı anda Mustafa Karaca hastadır.
Mustafa Karaca daha önsözde kurduğu “Bir milletin özünde filizlenen Allah ve millet aşkını zulümle sindirmek istediler” (s.7) müthiş cümle ile hem masumiyetini hem de Ülkücü Hareket’in gayesini kısaca ancak en samimi duygularla ifade ediyor. Bu ifadede yazdıklarını bütün vücudunun zerrelerine kadar yaşayan bir adamın ruh halini hissediyorum. “ve bunu Türk milleti adına yapmaya kalkıştılar.” (s.7) İfadesiyle de Türk milleti adına Türk milletinden bir vasıf taşımayanlar tarafından Türk milletine zülüm yapıldığını haykırıyor. Çünkü Türk milletinin töresi mazluma ve çaresize merhametle yaklaşılmasını buyurur. İşkence ve zulmü görev anlayışıyla yapanların Türk milletinden olması mümkün mü? 12 Eylül darbecilerinin en alt kademesinde görev yapan işkenceci ve cellatından tutun en üstte sözde Cumhurbaşkanlığını temsil eden Darbeci Kenan’a kadar hiç birinde merhamet yoktur.
İşkencelerde olgunlaşıp “Demire su verilen çelik” (s.7) gibi olan ülkücüler “birer Alperen oldular.” (s.7) Bursa Ülkü Ocaklarının kader mi olmuştu yoksa tutukluluk. Mustafa Karaca, 1975 yılında tutuklanan Mahmut Metin Kaplan, Mehmet Kutucu, Efendi Barutçu ülküdaşları gibi “1977’nin siyasi ve politik karmaşası içinde idam cezasına çarptırılarak cezaevine giren “siyasi mahkûm” Mustafa Karaca, hayatının parmaklıklar ardında geçen 12 yılını” hem de en güzel gençlik yıllarını sıkıyönetim sırasında terörü durdurmayarak görevlerini yapmayan, kendilerine makam mevki temini için öldürülenleri gerekçe yapanların hırsları adına, yani bir hiç uğruna işkence hanelerde harcamak zorunda kalmıştır.
Büyük ihtimalle başka bir Taşmedreseli olan Oğuzhan Cengiz’in yazdığı “Sunuş” kısmında veciz bir şekilde söylediği “yaşamın anlamının nefes almada değil inanmakta olduğu” (s.9) ifadesiyle hayatı anlamlandıran diri olmak değil, hayatı ve insanı anlamlı kılan onun inanmış bir insan olması olduğunu net bir şekilde ortay koyuyor.
Mustafa Karaca 1977 yılında tutuklanmış ve mahkemesi Ankara’da devam etmektedir. “Babam 1985 yılında rahmetli oldu. Mamak’taki mahkememizin karara bağlanacağı gün Ankara’ya gelirken Pozantı’da mola verildiği bir sırada bir kamyonun çarpması sonucu şehit oldu.” (s.17) Bir insan için bundan daha acı bir olay olabilir mi? Senin için yola çıkmış canından bir can olan baban senin yollarına düşmüş ve senin uğrunda senin yolunda ölmüş. Ailenin diğer fertlerini acısı bir yana. Tabi bu içeride yatan birisi için dışarıdakinden daha büyük bir ıstıraptır. Çünkü bütün anın geceni gündüzünü bu düşünceler doldurur. Bugünden geriye o günleri yaşayan Ülkücülere bakacak olursak işte onların bütün davranışlarını haklı kılan bu geçmişlerdir dersiniz. Demeniz lazım. Eğer sizde ülkücüyseniz, o günleri yaşamış olanları saygıyla vefat edenleri de rahmet ile anmak gerekir. Gereklilik bir mecburiyet olsa bu duyguyu yaşamanın kesinliğini ifadeye yetmez. Bu duyguyu herksin yaşamasının, kendisini mecbur hissetmesinin ölçüsü yeter şart olması bakımında zorunlu bir gereklilik hissetmemiz gerekir ki bu aynı zamanda yaşanılan zamanlarda ülkücü olmanın şartlarından sayılsa yeridir.
Bursa; Recep Ekici, Mehmet Taştan, İbrahim Tokgöz bizimde kendileriyle 1984’ten sonra Bursa’da bulunduğumuz 1994 yılları arası zamanlarda cezaevinden çıktıklarında tanıştığımız Ülkü devleriydiler. Mustafa Karaca, Recep Ekici ve Mehmet taştan ağabeylere Allahtan gani gani rahmet diliyorum. Mustafa Karaca tutuklanıp cezaevine konulunca “Cümle kapısında Mehmet Taştan ve İbrahim Tokgöz karşıladı, arkadaşlar da oradaydı.” (s.24) Bir şehir bu kadar Ülkücüyü nasıl ve niye cezaevine salmıştı? Yukarıda da isimlerini zikrettiğimiz 1975’lerin Bursa Ülkü Ocakları başkan ve yöneticileri Mahmut Metin Kaplan, Mehmet Kutucu, Efendi Barutçu, Mustafa Karaca, Recep Ekici ve Mehmet Taştan ağabeyler şimdilik isimlerini zikredebileceğimiz Ülkü devleri. Sırası geldikçe diğerlerini de zikretmeye devam edeceğiz belki vefa borcumuzu böylece bir nebze öderiz….
Ben bazen bu günleri yaşamış ülkücüleri düşününce böyle büyük ve zor mücadeleleri canlarını feda edercesine ortaya koymuş olmalarına rağmen sessizce zamane ülkücülerinin hallerini seyretmelerine bir anlam veremiyorum. Ama sonra o günleri yaşamış olanların birbirlerine öz kardeş gibi yaklaşımını anlamlandırma çalışırım. Ancak o zaman derim ki “zaman her şeyin ilacı derler” ya demek ki zaman ve çekilen çile kadir kıymet bilmeyi, ülküdaşlarını kırmamayı, incitmemeyi öğretiyor. Ve bunlara o işkence günlerinde cezaevlerinde anne-babadan, kardeş ve yâr’dan uzak soğuk buz gibi koğuşlarda birbirlerinin işkenceyle kırılmış kemiklerini açılmış yaralarını sarıp sevgiyle tedavi etmeyi öğretmiş ki birbirlerine saygılı davranıyorlar diye düşünüyorum.
“Mehmet taştan dışarıdayken Ülkü Ocakları ikinci başkanıydı. Ben de onunla birlikte çalışırdım. Suç ortakları Sabri Sancaktutan ve dayı dediğimiz Mehmet Emin idi.” (s.25) Dursun Erol, Aytekin Yılmaz’da Bursa Ülkü Ocaklarından tutuklananlar arasındadır. Hayretin Akbaş ülkücülük adına yaralanarak gazi olmuş, Taner Kalkancı Ülkücü şehitlik mertebesine ulaşmış, ülkücülerdir (s.26).
Sabahattin Akbaş Bursa’daki Ülkücü Mücadelede Mustafa Karaca’nın aklından çıkmayan ülkücülerden olmuş, İlhami Karaçin, eczacı Kamil İmrekoğlu, İsmail Çalışır ve İsmail Ak, Mustafa Engin, romanlardan Refik Bayıroğlu, Fazıl Taştan, Fatih Coşartekin, Yurttaş Kıyak (s.28), İlhan Sucu (s.29) Emin Kaya (s.30) da Bursalı tutulu ülküler arasındadır. İnsan yukarıdan beri saydığımız bu isimlerin bazısı ile bizzat tanışmış olmanın bazısıyla da sosyal medya aracılığıyla bilişmenin vermiş olduğu hüznünle yaşanılanların ne büyük bir zülüm olduğunu ruhunun derinliklerinde hissettiriyor. Ve bugün Mustafa Karaca’nın anlattığı samimiyetten mahrum kalmanın ezikliğini yaşıyoruz.
Mustafa Karaca ülkücülerin cezaevin bambaşka bir âleme çevirmelerini bakın nasıl anlatıyor. “Öğrenme ve yaşama isteği son noktadaydı. Sanki günahtan arınmış bir dünya idi. İşte ülkücü devleti bu olmalıdır. İnsanların mutlu ve geleceğe dair umutlu olmalıdır.” (s.29) Sanki cezaevinde ülkücü devlet modelinin uygulamasın yapmaktadırlar.
Ülkücüler Sadece Mamak’ta mıydı, Maltepe askeri Cezaevi’de ülkücülerle doldurulmuştu. Mustafa Karaca buraya nakledilince Yunus Meral ve Türk İntikam Tugayı mensubuymuş gibi lanse edilen gazetelerin Bombacı Cengiz dedikleri [Ali] Oğuzhan Cengiz (s.31) ve Cengiz Ayhan’da burada Mustafa Karacayı karşılayanlar arsındaydı (s.32). Mustafa Karaca Cengiz Ayhan’ı güvenilir bulmazken, Oğuzhan Cengiz’i mütevazı ve olgun bulmaktadır. Birde Sıddık Polat var ki onun da kibirli ve kabadayı görünmekte biraz palavracı olmasından dolayı İstanbul Üniversitesinin bombalamaktan kendi konuşmaları gözaltına alınıp tutuklandığını ifade etmektedir (s.32). Bu güne kadar okuduğum ülkücü hatıratlarda Mustafa Karaca kadar açık kişiler hakkındaki kanaatini belirten, özellikle de olumsuz kanaatlerini söylemekten çekinmeyen başka bir hatırat yazan ülkücü okumadım.
İsmet Şahin ve Ömer Şahin kardeşler (s.33) yanlış hatırlamıyorsam Ülkücü bir olay yüzünden değil de adi bir suçtan içeri girmişler ve ülkücülerle kalmaya başlamışlardır. Ve dolayısıyla da ülkücülerin arasında ülkücüleşmişlerdir. Adli olaylar yüzünden idam edilmiştir.
Ferhat Türysüz’den (s.34) de bahseden Mustafa Karaca onun vefat ettiğini söylüyor ki bu ifade bu kitabı Mustafa Karaca’nın cezaevinden çıktıktan çok daha sonra yazdığını alametidir. Çünkü Ferhat Tüysüz cezaevinden çıktıktan çok seneler sonra 8 Aralık 1995’te hastalanarak vefat etmiştir. Cezaevinde idamla yargılan Ferhat Tüysüz dostluk kurduğu bir askerin yardımıyla kaçmayı planlarken elbisenin olmaması nedeniyle firar edememiş, ancak elbisenin uyduğu Mehmet Ali Ağca cezaevinden firar etmiş (s.35). Veli Can Oduncu, İstanbullu ülkücülerin cezaevindeki lideri pozisyonundaydı (s.37).
“Bir de İstanbul’da çok fazla gasp olayı vardı. Kimileri gerçekten zaruriyetten yapmış ve zor durumda olan arkadaşlara yardım etmiş olsa da kimileri de keyfiyet için yapmışlardı. Bu tipler pek normal sayılmazdı ve aramızda değer görmezdi. Aslında bu kişiler ülkücülüğü kullanmış oluyorlardı. Adeta ülkücülüğün yüz karalarıydı.” (s.37) Mustafa Karaca’nın böyle satır aralarına sıkıştırdığı tespitlerinden yola çıkarak hakiki samimi ülkücüler ile çıkar için menfaat için ve ailesinin adli vakasını ülkücülük adı altında çözmeye çalışmış insanların bir analizin yapmak mümkün oluyor Ayrıca anlıyoruz ki büyük ve kozmopolit yerlerin kültür farklılıkları da böyle şehirler de yaşayan ülkücülerin ahlakını ve dünyaya bakış açısının homojenitesini bozmakta, farklı uygulamalara ve davranışlara sebep olmaktadır. Ancak Mustafa Karaca cesaretle bu özeleştirileri yaparak ülkücü hareketin içinde aslında işlenen suçlar konusunda bir teşkilat organizasyonu olmadığını hatta herkesin kendi kültür ve meşrebine göre farklılaştığını da göstermektedir.
Bursa Ülkü Ocağına mensup ülkücülerin kültür yapısını ve dünya görüşünü ise “Ramiz Ongun, Efendi Barutçu gibi önde gelen idareciler Türk İslam geleneği neyse onu işlemiler. Sonrasında da Mehmet Kutucu başkan ile biz de bu terbiyenin çevresinde büyüdük” (s.38)
Mustafa Karaca “17 ay ceza almıştı. Sanki boyu posu çökmüş gibi, yüzü sapsarı ve bitik bir haldeydi. Yüzü boyununa gömülmüştü ve cübbesi ona mezar olmuştu adeta.” ve “İşte bunlar böyle imana sahipti, inançlarında bir sahtekârlık vardı. Hareketlerinde bir yapmacıklık vardı.” (s.39) ifadeleriyle cübbe giyip bir tarikatın en makbul müritlerinden olup, ülkücülerin de İslam’ı iyi bildiğini düşünerek kendisini cezaevinde namaz kıldırması için imamı seçtikleri kişi ile amelde eksik dedikleri ülkücüleri kıyaslamak için kullanıyor. Tarikatçı mürit 17 ay hapis cezası alınca “bebek gibi” ağlıyor ama idam cezası alıp müebbede dönen ve cezası müebbetten de 24 yıla dönen ülkücülerin ise metanetle karşılıyor. Mustafa Karaca hoca kılıklı tarikatçı ile ülkücülerin arasındaki fark hakkındaki nihayi hükmünü “Bizimkilerde de iman vardı, sözde onda da. İslam’ı iyi biliyor olabilirdi, neticede bir Hristiyan, bir Yahudi de [İslam] dinin gereklerini bilebilirdi ama kişisel menfaatlerini ön planda tutabilirlerdi. Bu insanlar Allah için fedakârlık yapmazlardı. Zaten inanmadıkları için ağlıyorlardı. Ülkücünün imanı onun [hoca kılıklı tarikatçının] imanında kat kat fazlaydı.” (s.39) şeklinde vermektedir.
Ülkücülerin Paşakapısı “Cezaevi başkanı Hasan Yeşildağ idi.” (s.39) Sırf bu bilgiyi Ülkücü bir ismin unutulmaması, Mustafa Karaca zikredip andığı için benim de anmam gerektiğini düşündüğüm için aktarıyorum. Aman Bursa’da tanıma fırsatı bulduğum Hikmet Barış ile Yusuf Yalçın (s.41) da tutuklanarak Bursa cezaevine gelmişlerdir.
12 Eylül olmuş üç dört gün sonra Başbuğ teslim olmuş, Mustafa Karaca’nın Başbuğ da ihtilalı yapanların içindedir beklentisi ve düşüncesi çökmüş, İlk önce umutlandıkları ihtilalın rengi Mustafa Karaca’nın zihninde değişmiştir. “Ülkücüleri tek tek toplamaya başladır, arkasından Mustafa Pehlivanoğlu’nu idam ettiler.” (s.44) ve “Artık İhtilalın rengi belliydi. Ülkücülere karşı yapılmış bir ihtilaldi bu. Sonra toptan ülkücüler farklı cezaevlerine sevk edilmeye başlandı.” (s.44)
Maltepe Cezaevinde de beraber yattıkları ve Mustafa Karaca’nın şovmen diyerek sevmediği Cengiz Ayhan’da yeni sevk edildiği İstanbul Selimiye cezaevindeydi. “Cengiz Ayhan itirafçı oldu. İdam etmeyeceklerine söz verdiler ve başka cezaevine sevk ettiler.” (s.51) Mustafa Karaca’nın bu kitabı yazılana kadar hatıralarını yazanlar tarafından cezaevinde itirafçı olanlar hakkında hep müphem ve üstü kapalı bilgiler verilmiştir.
Koğuş başkanı Osman Keskin ve Erdoğan Sarışen İstanbul Selimiye cezaevinde ülkücülerin koğuşunda Mustafa Karaca’yı hücreden gelişinde karşılamışlardı (s.53). Daha sonra Tamer Durmaz, Üzeyir Ülüm, Şenol Turan, Yıldırım Emen, İhsan Barutçu, Ali Bilir (s.53) gibi ülkücülerle tanışmıştı.
Mustafa Karaca tekrar Maltepe Cezaevine sevk edilince işkence uygulamaya başladıklarını şahit olur (s.54). Burada da Mustafa Verkaya, Şenol Turan, Çek Sebo, Sabahattin Civelek, Mustafa Gürgel, Kazım Ayaydın, Recep Öztürk, Mehmet Kapı adlı ülkücülerle tanışmışlar ve aynı koğuşta kalmaktadır (s.55).
“Bizi 2 no’lu cezaevine götüreceklermiş. 2 no’lu cezaevi dağın tepesinde, ağır mahkûmların kaldığı yermiş.” (s.59) Ömer durmaz, Vedat Kasımlar, Adnan Necipsever, Vahap Koçer, İsmet kamar, İhsan Barutçu, Sabahattin Çiverek Hüseyin Baştar adlı ülkücüler Mustafa Karaca ile Maltepe Cezaevinin 2 no’lu cezaevi denilen koğuşuna birlikte götürülmüşlerdir. Biraz yukarıda Sebahattin Civelek olarak geçen isim muhtemelen burada yazım hatası dolayısıyla Sabahattin Çiverek olarak yazılmıştır.
Bursa F Tipi Cezaevi “Yanımızda cezaevi başkanları Yunus Meral, Şahin Gül |[ya baskı hatası ya da dah sonra yazdığı için Mustafa Karaca hatırlayamadığından (Gül) olarak yazmış, ben cezaevi görüşlerine ve açık görüşlere gittiğim için Şahin Gür biliyorum] Ömer Girgeç vardı.” “Biz Bursalı arkadaşlar olarak hep birlikteydik. Alt katta Şadan Korkmaz [daha sonra Bursa F Tipi cezaevinde neredeyse kendini peygamber ilan etmiş (s.81)], Hüseyin Kaymaz, Metin Doğrusöz ile birlikte iki kişi kalıyordu. Ben aydın Özhan, Şenol Çevik, Hayri Yılmaz, Reşat Çağlayan, İsmail Fuat Tarhan, Hasan Araz, Nurettin Özdemir ile birlikte üst katta kalıyordum.” (s.80) Yıl 1987, miydi yoksa 1988 miydi şimdi tam hatırlamıyorum ama Bursa MÇP ve Ülkü Ocaklarının görevlendirmesi ile Hasan Aras’ın Bursa Kestel’de oturan ailesini ziyaret etmiş, annesi ile bir sata kadar konuşmuştum. Teyzemiz elinde leğende çamaşır yıkıyordu. Partinin ve Ülkü Ocaklarını verdiği görevi yerine getirip dönmek isteyince müsaade etmemiş, oturmamı söylemişti de teyzeyi kırmadığım için oturmuştum.
“Sonra B bloğa geçtik. Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Mehmet Gül, Aydın Eryılmaz, Mustafa Kaplan, Adnan Madak, Mehmet Kaya, Ramazan Çepni ve daha çok arkadaşlar kalıyordu.” (s.80) Aslında 1986-1987 yıllarına gelince tahliye olanlar olmuş, uzun ceza alanlar ile idam ile yargılananlar Bursa F Tipi cezaevinde toplanmışlardı.
“İki ay sonra Yunus başkan Şahin Gür, Vecdet Ersoy ve Ömer Girgeç idare ile anlaşmışlardı. Bloklar yer değiştirecekti. Biz solcuların yerine gittik, solcular da bizim yerimize geldi. Böylece tüm ülkücüler bir araya gelmiş oldu. (…) Biz F Bloğa yerleştirilmiştik.” (s.82) “Zihni Açba tekli hücrede kalıyor ve beni her sabah kahve içmeye çağırıyordu. (…) Mustafa Uca ile de iyi anlaşırlardı.” (s.83) Hizbullahçılar tarafa kaymış olan Mehmet Sümbül’de Bursa F Tipi cezaevinde konuştuğu kişilerdendi. Osman Tüfekçi, Emir Kuşdemir, Hüseyin Çıran E blokta kalıyordu (s.84).
“Cezaevinde “Dergâh” adında bir dergi çıkarmaya başladık. Dergi tamamen cezaevinin katkılarıyla çıkıyordu.” (s.84) dergini dışarıdaki dağıtımını Bursa Ülkü Ocaklarından bizler yapıyorduk. İlk sayısını ne sevinçle dağıttığımız hatırlıyorum.
“Benim ilk kitabım çıktı. 12 hikâyeden oluşan bir kitaptı bu. Kitabın üzerinde [Mahmut] Metin Kaplan ve Nazif Güngör’ün katkıları büyüktü.” (s.84) “Aynı koğuşta Vecdet Ersoy ve Şaban Kılıç kalıyordu.” (s.84) Şaban Kılıç ağabey ile Bursa F Tipi Cezaevinde iki samsunlu olarak havalandırmada kol kola girerek hem volta atmış hem de sohbet etmiştik. Şaban ağabey bana nasihat ediyor, okumama dikkat etmemi istiyor, hem de o sırlar yeniden başlayan sol örgütlenme ve eylemlerden dolayı teröre bulaşmaktan uzak durmamızı salık veriyordu.
Açık görüş olan “Bayramın birinci günü Muhsin Kahya diye bir ülkücü arkadaşımız ziyaretçilerin içine girip firar etti. (…) Muhsin de bir hafta içinde yurt dışına çıkmış.” (s.87) “İstanbul davasından Hüseyin Yurdakul diye bir arkadaşımız vardı.” (s.88) Yeni Düşünce gazetesinde dini sorulara cevaplar verdiği bir köşesi vardı. Bursa Sağlık Müdürlüğünde beraber çalıştığımız Erdal Şen diye bir arkadaş yeni doğacak çocuğuna Yunanca bir kelimeyi isim olarak vereceğini söylemiş ben kendisine uygun bir isim olmayacağını dilim döndüğünce dini ve milli bilgilerle izah ettim. Ancak ikna olmayan Erdal Şen gazetede bu konu ile ilgili bir yazı yazılırsa ikna olur diye Yeni Düşüncede yazan Hüseyin Yurdakul’un gazetede verilen cezaevi adresine yazarak cevaplamasını istemiştim. Böyle yaparak dışarıdaki ülkücüler olarak içeridekilerle mektuplaşmak suretiyle onları hayata bağladığımızı da düşünüyorduk. Ertesi hafta Hüseyin Yurdakul bu konuyu işlemiş ben de Erdal Şen’e bak bu konuyu gazete bile yazmış diyerek okumuştum. Ancak Erdal Şen yine ikna olmamış olacak ki onu daha sonra alıp Bursa müftüsüne götürmüş ve bu ismin uygun olmadığını anlattırmıştım. Hüseyin Yurdakul’un gazeteden kestiğim o cevabını hala saklarım. Ancak Hüseyin Yurdakul’un Başbuğu liderliğine karşı çıktığını ve Muhsin Yazıcı oğluna lider olması teklifinde bulunduğunu (s.88) Mustafa Karaca’nın “Ölümün Utandığı An” adlı bu kitabından öğrendim. Benim için Başbuğun liderliğini tartışanlar en sevdiğim insan bile olsa kıymeti harbiyesi yoktur. Nitekim Üniversite yıllarında Ülkü Ocaklarında birlikte olduğumuz arkadaşlar bana muhafazakârlığa biraz daha fazla önem vermem ve hayatımda dini yaşantıya dikkate etmemden dolayı Muhsinci derlerdi ancak MHP’den istifa ettiği gün benim için başka bir siyasi gruba bağlı dürüst birisi olmaktan başka anlam ifade etmiyordu.
Bursa F Tipi Cezaevinde el-işi yapıp kargo ile dışarıya gönderiyor, kuran yazılı bakır levhaları akrabaları satıp parasını mahkûmlara gönderiyordu. Mustafa Karaca bu kargo kaslarının içinde firar etmeyi sadece kendisinin düşündüğünü sanıyor. “Birlikte yattığımız Hayri Yılmaz’a ima ettim. Meğerse o da aynı şeyi düşünüyormuş. Reis böyle böyle bir olay var fakat tehlikeli, bende izliyorum dedim. Meğerse bir çok arkadaşım bunu düşünüyormuş ama kimse birbirine söylemiyormuş. (…) İdam alan arkadaşlarla bir araya toplandık saatlerce istişare yaptık. Kimisi yanaşmadı. Ben, Mustafa Uca, Hayri Yılmaz, Aydın Özhan kara verdik.” (s.93) Kamyon aksilik ya çalışmamış, geriye kayınca da sandıklar kasılmış ve içinde insan olması dolayısıyla da şişkinlik oluşmuş. Asker fark edince de kapıları kapatıp firar var diye alarm vermiş. Yakalnmışlardı. Bir çavuş “(Bizi mahvedeceksiniz. Sizin yerinize bizi yatırırlardı) vurmaya çalışınca elini tutup ittim. ‘Ne vuruyorsun?’ dedim. ‘Biz kaybettik. Siz kazandınız. Ben idam mahkûmuyum. Ben kaçacağım siz tutacaksınız, bu kadar basit’ dedim.” (s.96)
İdam mahkûmu Mustafa Karaca 12 yıl yattıktan sonra Alparslan Pehlivanoğlu’nun çıkarttırdığı af ile tahliye olmuş, askere gitmiş, İstanbul’da bir kulüpte müdürlük yapmış, bir Türken kızı ile evlenmiş, hastanede hayat küsmüş belden aşağısı tutmayan Ahmet Kaleli ile tanışmış, ortak olarak tekstil atölyesi açmışlar, iflas edip Hataya dönmüşler, Alperen adlı bir oğlu ve Azade adlı bir kızı olmuş, hanımı kalp krizinden erken denecek yaşta vefat edince iki çocuğuyla baş başa kalmış ve bir gün Ahmet Kaleli’nin hastaneden çıkarak evlendiğini öğrenmiş ancak bir müddet sonra vefat haberini Ahmet Kaleli’nin eşi Mustafa Karaca’ya vermiş hayat Mustafa Karaca için herhalde fazla teferruatlı değildi ki kısaca bunların hepsini bir solukta anlatmaktadır.
Ancak Mustafa Karaca ‘Köle’ romanında işlediği konular gibi 550 sayfada anlattığı gibi uzun edebi sözlerde söyleyebilecekken ideolojik yönden “Bir dava kendisine inanan kişilerin direnişiyle ayakta kalır. Dava, kişisel ahlaki ve ruhani muhakemeyle ispat edilerek savunulduğu müddetçe ideal olur. Korkak ve pısırık davaların kısa sürede eriyip yok olduğu görülür.” (s.117) çok kısa sözler ile dünyaları da ifade eder.
Mustafa Karaca anlatmak istediğini berrak bir Türkçe ile akıcı ve anlaşılır ama kısa öz halinde karşısındakilere aktarma becerisini gösteren ender kalem ehlinden birisiydi. Ülkücülüğün suçsuz yere yargılanmasını anlattığı “Al Şafak Güneşi” (s.117) adlı kurmaca mahkeme de yargılan ülkücülüğü temsil eden mahkûm bir kadın ve mahkemenin hâkimi arasındaki diyalogda “Türküm diyen insanların Türklük adına ülkücülere nasıl zulmettiklerini haykırıyordu.” Ve “Bak kızım senin beyin de solcular tarafından öldürülmüş” diyen hâkime diyor ki “Öldürülmedi efendim.” ve ekledi “Şimdi sözde vatanı kurtaranlar bir zamanlar eğlenirken o bu vatan için şehit oldu.” (s.120) Evet o karmaşa günlerinden vazifesin yapmayan, vatanına ve milletine sahip çıkmayan, ancak görevi vatanı ve milleti koruyup kollamak olan zamanın darbecilerinin ihmal ve beceriksizliklerinden dolayı binlerce ülkücü şehit edilmişti.
Mustafa Karaca davanın büyüklüğünü ve dava adamının vakur duruşunu, kurtulmak için dalkavuk etmeyişin bir çırpıda anlatmış“Al Şafak Güneşi” (s.117) adlı kurmaca hikâyesinde ama aslında o geçmişin büyüklüğünü değil geleceğin dava adamının karakterinin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu. Beraat eden ülkücülük davasını temsil eden kadın olmasıyla da davanın kadın gibi zarafet sahibi ve narin, nazenin, nazik olmasının yanında dava adamı için bir namus olduğunu ortaya koyuyor. Asıl mesajı da dünyada zulmeden bütün zalimlere haykırıyor “Çin askerlerine esir düşmüş Aybala’nın vakurluğu vardı üzerinde” (s.122) diyerek Doğu Türkistan’ın bu gün gördüğü Çin işgal ve işkencesini anlatmakta cazgırlık yapmadığını ancak dünyanın da sessiz bu Türk yurdunun insanlarının sessiz çığlığını duymadığını hür dünyaya nakşediyor.
“… Onlar sevginin kavgasını verdiler ve asıldılar. Asılıp giderken de eskiyi ve yeniyi kucaklayıp Hakk’a doğru yürüdüler.” (s.127) her ne kadar Mustafa Karaca böyle bir kıyaslama yapmamış olsa da biz yine soralım. Sadece asılanlar mı, ya komünist kurşunlara hedef olan binlerce masum ülkücü… Onlar vatanını milletini sevmekten, ekmeğine aşın bakmaktan, bir lokmanın mücadelesini vermekten başka bir istekleri yoktu bu dünyadan… Ama kahpe komünist kurşunlara hedef oldular. Vatanına sahip çıkmayan, görevlerini bihakkın yapmayan görevliler yüzünden genç yaşta Hakk’a yürüdüler… Cümle şehitlerimizden ve onların mücadele arkadaşları Taşmedreseli ülkü devlerinden Allah razı olsun. Şehit olmuş ve ahrete intikal etmiş, bütün ülkücülere minnettarız.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.