« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

11 May

2026

Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe

11 Mayıs 2026

Dost meclislerinde konu ne zaman siyasete gelse, nezaketin yerini çoğu zaman sertlik alıyor. İnsanlar artık birbirini dinlemiyor; herkes ya savunuyor ya suçluyor. Geçenlerde bir arkadaşım, artık arkadaş ortamında siyaset konuşmadığını söyledi. Bu bir kaçış değildi. Daha çok bir yorgunluktu. Çünkü mesele siyaset konuşmak değil, konuşmayı becerememek.

Aslında bu yorgunluğun sebebi sadece siyasi kutuplaşma da değil. İnsanlar artık aynı olaylara bakıp aynı adalet duygusunda buluşamıyor. Kimin haklı olduğundan önce, kuralların gerçekten herkes için geçerli olup olmadığı sorgulanıyor. Bu da konuşmayı zorlaştırıyor, çünkü ortak bir zemin kalmıyor. Bizim sohbetimiz de tam burada dönüp dolaşıp aynı soruya geldi: Gerçekten bir “devlet aklı” var mı? Varsa nerede duruyor, kimlerden oluşuyor ve bugün yaşanan liyakatsizlikleri, adaletsizlikleri, kurumların yıpranmasını görmüyorsa ne işe yarıyor?

Bu soruya en iyi cevabı verecek kişi ben değilim. Ben sadece dışarıdan bakan, devlet aklının varlığına ihtimal veren sıradan biriyim. Ama ortada görmezden gelinmesi zor bir çelişki var: Bir yanda günlük siyasetin karmaşası, tartışmalı atamalar ve ekonomik sıkışmışlık; diğer yanda uzun yıllara yayılan büyük dönüşümler ve stratejik hedefler… Bu iki tablo yan yana durduğunda insan ister istemez bunun nasıl birlikte yürüdüğünü sorguluyor.

Son yirmi–yirmi beş yılda bu ülkenin güç dengeleri ciddi şekilde değişti. Vesayet mekanizmaları geriledi, devlet ile toplumun bazı kesimleri arasındaki mesafe azaldı, savunma sanayiinden kamusal alana kadar önemli adımlar atıldı. Bunları yok saymak gerçekçi olmaz.

Ama aynı süreç ağır bir maliyet de üretti. Güç yeniden dağıtılırken kurumlar yıprandı, liyakat zedelendi, kayırmacılık sıradanlaştı, hukuk duygusu aşındı. Orta sınıf zayıfladı, asgari ücretli kesim sıkıştı, toplumda belirgin bir yorgunluk oluştu. İnsanlar artık sadece ekonomik olarak değil, zihnen de yoruldu.

Üstelik uzun süren iktidarlar zamanla sadece güç üretmez; aynı zamanda kör alanlar da oluşturur. Denetim zayıflar, alışkanlıklar kemikleşir, bazı yapılar kendini sorgulayamamaya başlar. En güçlü sistemler bile uzun süre kendi içinde kaldığında hata üretmeye başlar.

Türkiye’de son 20–25 yılda bazı alanlarda inkâr edilemeyecek büyük işler yapıldı. Ancak bu ölçek ve süreklilik, sadece görünen siyasi aktörlerle açıklanabilir mi, bundan emin değilim. Bu yüzden akla ister istemez şu soru geliyor: Bu süreçler sadece siyasi iradenin ürünü mü, yoksa devletin kendi kurumsal devamlılığı ve bir tür “devlet aklı” dediğimiz mekanizma da bu işleyişin içinde mi?

Bugün toplumun hissettiği şey tam olarak bu: biriken bir yorgunluk ve bir temizlik ihtiyacı.

Son dönemde yürütülen operasyonlar ve yeniden açılan dosyalar da bunun bir yansıması gibi görünüyor. Ancak bu süreç ağırlıklı olarak muhalefete yöneldiğinde toplumda doğal olarak bir soru oluşuyor: Bu gerçekten adalet mi, yoksa sadece güç mü yeniden düzenleniyor?

Çünkü hukuk sadece rakibe çalıştığında güven üretmez. İnsanlar bugün seçici değil, bütüncül bir adalet görmek istiyor. Muhalefete gösterilen hassasiyetin iktidara da aynı şekilde uygulanmasını bekliyor. Tam da burada “devlet” dediğimiz yapının ağırlığı hissedilmek zorunda. Devlet dediğimiz şey sadece operasyon yapan değil, kendi içindeki çürümeye de mesafe koyabilen yapıysa anlam taşır.

Mesele artık yalnızca toplum meselesi de değil. Bu uzun süreç devlete de sirayet etti. Kurumların refleksi değişti, denge zayıfladı, bazı alanlarda kalite düştü. Eğer bu birikmiş sorunlar gerçekten temizlenmezse, mesele sadece halkın memnuniyetsizliği olmaktan çıkar; devletin işleyiş sorunu haline gelir.

Ama öte yandan bu sürecin kontrolsüz bir hesaplaşmaya dönüşmesi de tehlikeli. Çünkü toplumda biriken öfke, doğru adımları bile intikam görüntüsüne çevirebilir. Bu yüzden ihtiyaç duyulan şey rövanş değil; denge, hukuk ve güven duygusudur.

Bugün geldiğimiz noktada belki de en acı gerçek şu: Bu süreç herkesi aynı şekilde etkilemedi. Birileri süreç içinde akıl ve tecrübe kazandı ama bu sırada insanların ömrü tükendi. Çırak sonunda usta bir berber oldu belki; fakat o ustalığın bedelini, kafasında yara izi taşıyan müşteriler ödedi.

Bugün toplumun ihtiyacı yeni sloganlar değil; adaletin gerçekten hissedildiği, liyakatin gerçekten uygulandığı bir düzen. Çünkü devlet, varlığını anlatılarla değil; vatandaşın günlük hayatında hissettiği adaletle ispat eder.

Ve artık mesele şudur: Bu ağırlık gerçekten hissedilecek mi, yoksa bu boşluk büyümeye devam mı edecek?

İşte tam da bu yüzden:
Ya devlet vakarla başa, ya kuzgun leşe.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 290,43 M - Bugn : 3051

ulkucudunya@ulkucudunya.com