« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

Yayına hazırlanan "1980 Öncesi Ülkü Ocakları Başkanları Başbuğ Türkeş'i Anlatıyor" isimli kitabımız için kapak resmi olarak okuyucular yukarıdaki resmi seçmiş bulunuyor; teşekkür ederiz...

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

AH O ESKİ RAMAZANLAR!

08 Tem 2014

SONRAKİ YAZI

"GELECEĞİN TARİHİNE YAZILMIŞ MEKTUPLAR"

08 Kas 2010

Nurullah KAPLAN

30 Haz

2014

NEREYE?

30 Haziran 2014

"Ben neyim, kimim, nereden geldim nereye gidiyorum" sorusu her ferdin, her toplumun, her milletin cevap bulmak zaruretinden kaçamadığı, her daim muhatap olduğu bir varoluş sorudur. İlk insandan, ilk peygamberden, kadim filozoflardan bugüne, her din – her ekol – her ideoloji bu soruya cevap vererek başlamış ilk adımını atmaya. Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e, Sokrat'tan Fromm'a, Marks'tan Weber'e bütün inanç ve fikir tarihi bu kaçınılmaz suale verilen cevaplarla doludur.
Zannımca bu sualin muhataplığından kurtulmanın yegane yolu, insanlıktan firar etmek olmalı... İnsan olmaktan vazgeçmek.. insanlıktan istifa etmek.. insanlık hakikatine karşı kör ve sağır olmak mümkünse şayet, suali cevapsız bırakmakta ancak mümkün olabilir.
İnsan suretinde yaratılmış olup da, hilkat ve fıtrata ihanet etmeyen hiç bir ademoğlu bu muhataplığa bigâne kalamaz. Peki, insan bu kadar nankör olabilir mi? Şu yeryüzünde halife olarak yaratılan ademoğlu, böylesi bir nankörlüğü kuşanıp da, insan olmanın hakikatine sırt çevirebilir mi? Bu mümkün müdür? Kur'an-ı Kerim'de insanın vasıfları sayılırken en çok nankörlüğüne atıfda bulunulduğu nazar-ı itibara alınırsa, elhak mümkündür. Evet, şu devranda yaşadıklarımız dahi, bize ayn-el yakin gösteriyor ki, böylesi nankörlük mümkün ve bu nankörlüğün tabii sonucu olarak insan suretinde hayvanca bir hayat yaşanabilir! Kur'anî tabirle belhüm adal...
Kendilerini İslâmcı tesmiye edenlerin sıklıkla kullandığı bir tabirdi belhüm adal. Ne hazindir ki, on küsur yıldır yönettikleri bu toplum hiç bu kadar yaklaşmamıştı hayvandan da aşağı bir hayata. Katkılarından dolayı ne kadar övünseler haklarıdır(!). Pek hazzetmedikleri Türk milletinin cehennemlik olduğuna inanıyor olmalılar ki, yönetmekle iktifa etmeyip hükmetmeye başladıkları bu milleti cehennemin en derin kuyularına göndermeye çalışıyorlar(!).
Ramazan ayı, malum oruç zamanı. Oruç tutmak, nefse gem vurmanın, onu terbiye etmenin, onu azgınlıklardan korumanın öğrenilmesi... Nereden gelip nereye gittiğimizin müstakar bir muhasebesi... Başta havuz medyası olmak üzere bütün gazete ve televizyonlarda oruçla, ramazanla ilgili programlar almış başını gidiyor. Beytül maldan aparılmış paralarla ramazan programı yapıp, nefse gem vurmayı anlatmak; bu aparılmış paralardan 600.000-tl aylık bağlanmış hocanın, sahabi hayatından örneklerle nefs-i mülhimeyi, nefs-i mutmaini salık vermesi...
Ayakkabı kutularından çıkan paralarla imam hatip açmak; para makinaları ile sayılıp, kasalara istiflenmiş, yatak odalarına saklanmış paralarla vakıflar kurmak; devlet ihalelerinden alınan avantalarla müslüman nesil yetiştirmek; sıfırlanan paraların zekât paraları olduğuna dair kanaat/kamuoyu oluşturmak; haşmetpeabın jülideyle kaseti çıkacak olursa, beline kuvvet diye tempo tutmak; başbakanın doğduğu şehri mukaddes ilan etmek; başbakanın kendileri için ikinci peygamber olduğunu mikrofonlaradan haykırmak; başbakanın Allah'ın bütün vasıflarını taşıdığını iddia etmek; ayetlerle makara geçmek...
Bütün bunlar birer kamera şakası değil; iftira, vehim, bühtan değil; herbiri hepimizin şahit olduğu, bizzat yaşadığımız gerçekler. Ve bu gerçekliğin baş rolünde bizleri kâfirlikle itham eden İslâmcılar var. Kendilerinden gayrısını müslüman görmeyen İslâmcılar...
Peki ne oldu asrı saadet menkıbelerine; Ebubekir'in sıdkına, Ömer'in adaletine, Osman'ın hilmine, Ali'nin ilmine; beytül mal için ayrı kandil, şahsî işi için kendi kandilini yakan sahabeye; Fırat kenarında kaybolan koyuna ne oldu? Hak ve adaletten ayrılmadıkça itaat edilecek, burnu halkalı köleye; mülkün temeli olan adalete; liyakat ve ehliyete; kul hakkına ne oldu? Neden hatırlamazlar bunları? İktidar bu kadar mı sarhoş eder, nefs bu kadar mı kontrolden çıkar, arzu ve iştiha bu kadar mı azgınlaşır?...
Oruç tutup, zekat veren; kıyama duran, rükuya varan, secdeye baş koyan, semaya el açıp, yalvarıp yakaran müslüman nereye gidiyoruz diye sormaz mı? Suriyede akan bunca kanın vebalinden bizim payımıza düşen nedir? Hükümetin silahlandırıp, eğittiği insanlar tavuk keser gibi müslüman boğazlıyor, Türkmen katlediyor; gavurun ektiği mezhepçilik tohumuna can suyu taşıyor, seyrediyoruz! Bu nasıl müslümanlık, bu nice insanlık? Bu yolun sonu nereye varır? Nereden geldik, nereye gidiyoruz?

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

09 Ara 2019

Bu soruya ilk cevabı Prof. Dr. Muharrem Ergin’den aktaralım: Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

16 Eki 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 56,95 M - Bugün : 5932