« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

ADAM GİBİ ADAM…

15 Eki 2008

SONRAKİ YAZI

ÜLKÜCÜLER-SOLCULAR AYNI POTADA MI?

18 Eyl 2008

Nurullah KAPLAN

09 Eki

2008

ELVEDA…

09 Ekim 2008

Hicri 1429 yılının Ramazanını da geride bıraktık. Hicretin ikinci yılında farz kılınan oruç bin dört yüz yirmi sekiz Ramazan ayıdır ifa ediliyor. Kültürümüz içinde yer edinen geleneklerimizle diğer Müslüman milletlerden bir hayli farklı "Ramazanlar" yaşamışız… Ancak, farklılıklarımız küreselleşmeyle, daha doğrusu modernleşen "reel hayat" dayatmasıyla aynileşip, kaybolmakta. Gelenekten modernliğe geçiş, eski alışkanlıkları, kökleşmiş gelenekleri hayatımızdan silip attıkça, eski günler - eski bayramlar - eski ramazanlar bir özleyiş içerisinde dilimize persenk olmakta.

Eskiyi özleyiş yaşlanmanın işareti midir, yoksa yaşanmış güzelliklerin geriye döndürülmeyişine hayıflanmak mıdır ? Geçmiş, bugünden yeğ midir, yoksa ademoğlunun fıtratında var olan pişmanlığın her daim kendini izhar edeceği bir sığınak mıdır eskiyi özleyiş? Evet veya hayır demek öyle pek de kolay değil! Felsefenin çetrefilli konuları kadar münazara ve münakaşaya açık!

Sorunun cevabı ne olursa olsun, yine de eski Ramazanlardan geriye fazlaca bir şey kalmadığına dair kanaatim değişmeyecek. Minarelerde parıldayan "Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan" ya da "Elveda Ey Şehr-i Ramazan" mahyaları; Ramazan'ın ilk yarısında "Hoş geldin…" son yarısında "Elveda.." okunan teravih münacatlarını hatırlayan yanık sesli müezzinlerle halen karşılaşıyor musunuz? Eğer karşılaşabiliyorsanız kendinizi gayet bahtiyar saymalısınız. Ama insanları bedbaht kılan sadece eski alışkanlıkların unutulması, eski geleneklerin terk edilmesi olmamalı… Asıl üzücü olan bu "elvedaların" alışkanlılarla birlikte öz ve esasa dair pek çok değeri de alıp götürmesi değil midir?

Ramazan boyunca yazılı ve görsel basın eski yıllara nazaran daha fazla "Ramazan Programı" sahneledi. Yazılı veya görsel her etkinlik, istisnasız seyre ve temaşaya davet eden, göze hitap eden bir "sahne" formatındaydı. Siyasal hayatta kendilerini İslâmcı tesmiye edenlerin iktidar dönemini yaşadığı, medya ve iş dünyasında onların rüzgârının estiği nazar-ı dikkate alındığında dini değerlerin sosyal hayat içerisinde ağırlığının artması beklenir. O cepheden bakıp, orada saf tutanlar bu istikamette iddialar da ileri sürebilirler… Lâkin belediyelerin kurduğu iftar çadırları, bu çadırlarda program yapan BDDK ve özelleştirme İdaresi'nin işbirliği ile el değiştiren medya organları; siyaset erbabınca organize edilen dernek ve vakıfların hayır-hasenat yardımları; belediye, valilik, müdürlük, müsteşarlık, vekillik, bakanlık destekli organizasyonlar "göz" dolduracak kadar artmış olsa da samimiyet ve maksad-ı halisane noktasından "gönül" tatmin etmekten çok uzak.

Bu kanaat, her şeye siyaset pencedresinden bakan, iflah olmaz bir muhalifin perspektifindeki görüntü müdür acaba? Keşke öyle olsa… O zaman aldanan ve üzülen sadece ben ve benim gibi düşünenler olacaktır. Ama bu bakış açısı haklılık payı taşıyor ise… İşte o zaman ümmet-i Muhammed'in rağbet gördüğünü, dertleri ile dertlenenlerin muktedir olduğunu, bu "göz" dolduran gayretlerin görüntüde olduğu kadar sahih olduğunu zanneden ve dahi vehmeden nice saf, gayretkeş, biçare insanımız pek büyük bir aldanışın içinde sekr halindedir.

Bütün bu aldanışların sebebi olarak mevcut iktidarı ya da o düşünceyi görecek ya da gösterecek ve bütün yaşananları bu gerekçeye irca edecek değilim elbette. Ya da küresel güçlerin ılımlı İslâm politikasını, ABD'nin BOP projesini v.s… program-proje-taktik-stratejiyi işaret ederek "işte sonuç bu" diyecek de değilim.

Ahvalimizi izah edecek daha sahih, daha sade ama deruni ve de kendimizden, içimizden esbab-ı mucibeler olduğunu bilerek, onlara yönelmek hem dertlerimizin tespiti hem de deva arayışımızı kolaylaştıracaktır. Maddiyattaki zenginleşmeye mukabil maneviyattaki zayıflama, dünyaya bağlılığın artışı, ukbadan giderek uzaklaşma sadece modernleşmeyle, kapitalist tüketim alışkanlıkları ile izah edilebilir mi? Hz.Ömer'in "Yoklukla, kıtlıkla denendik sabrettik; bollukla, refahla denendik sabredemedik" sözleri, Asr-ı saadet döneminde başlayan iç çekişmeler iman zafiyetinin kaçınılmaz sonuçları değil midir?

İman zaaafiyeti baş gösterince, inancın tayin edici gücü zayıflayıp, harekete-eyleme sevk eden motor kuvveti azalmaya, yetersiz kalmaya mahkûm oluyor. İman ile hayatın, fiil ile kavlin, esas ile görüntünün arası açılıp, tezatlara esaret başlıyor. İnanç maluliyetine duçar kalan din, fikir veya ideoloji hayatiyetini kaybedip, basma kalıp sloganlarda, klişe kelimelerde ölümü yaşıyor. Hayatın hakikatlerine "elveda" deyip, boyanmış gözlerin, kalıplaşmış sözlerin yalanla örülü dünyasına "merhaba" diyor… Samimiyete, fedakârlığa, paylaşmaya elveda… Hakikate, sonsuzluğa, bekaya elveda… İnançlara, ülkülere, dâvalara elveda… Ötelere, ötelerin ötesine, onunda ötesine elveda…

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

09 Eyl 2019

Türk Tarihçiliği ve Türk Milliyetçileri iki büyük değerini 19 Ağustos ve 29 Ağustos’da arka arkaya kaybetti. Değerli tarihçi, kültür adamı, hizmet adamı, devlet adamı, TC.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

03 Eyl 2019

Nurullah KAPLAN

02 Tem 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 54,34 M - Bugün : 2858