« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

20 Tem

2026

Kod Adı: Atilla

20 Temmuz 2026

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümünde, çocukluk hafızamın en müstesna köşesinde her daim canlı kalan o günleri anımsıyorum. 20 Temmuz 1974 sabahı başlayan ve bu harekâtın kod adının "Atilla" olduğunu yıllar sonra öğrendiğim o an, zihnimde sadece bir askeri operasyon ismi değil, kadim bir devlet olma bilincinin bu topraklarda asla yok olmadığının şifresi belirdi.

Kıbrıs’ta bulunduğum günlerde bir dostum, babasının o karanlık savaş yıllarına dair iç burkan bir hatırasını paylaşmıştı: "Dua ederdik; Allah’ım, inşallah EOKA’cıların değil, Yunan askerinin eline düşelim."

İlk duyduğumda irkildim. Bir insanı, kendisiyle savaşan düzenli bir ordunun askerine sığınmayı bir "teselli" olarak görmeye iten o ruh halini idrak etmek zordu. Düşündükçe, aralarında yarım asır olan başka bir tarihe, 1919’un İzmir’ine gittim. İkisinde de ortak bir payda vardı: Nefretin, siyasi aklın önüne geçmesi.

1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktığında amaç sadece işgal değil, bu işgali dünyaya meşru kılmaktı. Atina'daki kadrolar, Türklerle gelecekte bir arada yaşanacağını bilerek askerlerine ölçülü davranmalarını söylemişti. Ancak İzmir Metropoliti Hrisostomos’un kışkırtmalarıyla nefret, tüm stratejik hesapları boğdu. Aydın’dan Manisa’ya uzanan mezalim, Yunanistan’ın uluslararası alandaki meşruiyetini kökünden sarsarken, Türk tarafında ise Milli Mücadele’nin ihtiyacı olan o toplumsal iradeyi ateşledi. İtilaf devletlerinin Amiral Bristol raporuyla kayıt altına aldığı o vahşet, aslında Anadolu’nun yeniden dirilişinin ilk harcı oldu.

Mustafa Kemal’in o zorlu şartlarda eldeki gücü korumayı seçip, her noktayı savunmak yerine savaşı kazanmaya odaklanması, stratejik bir dehaydı. İzmir’de başlayan o "nefret odaklı" stratejik hata, Anadolu’nun derinliklerinde Yunan ordusunun ikmal hatlarını tüketmesiyle büyük bir yenilgiye evrildi.

Aradan yarım asır geçti; sahne değişti ama oyuncuların zihniyeti değişmedi.

Kıbrıs’ta Rum tarafı, EOKA’nın hunhar şiddetiyle Türkleri sindireceğini sandı. Oysa bu baskı, korku üretmek yerine dayanışmayı ve "bizi" biz yapan o direnci büyüttü. Kıbrıs Türkleri, Dr. Fazıl Küçük’ün sarsılmaz sesi ve Rauf Denktaş’ın hukuki mücadelesi etrafında kenetlendi. Türk Mukavemet Teşkilatı, bu direncin örgütlü hali oldu. Rum tarafı, Türkleri yalnızlaştıracağını düşünürken aslında onları birbirine daha çok yaklaştırdı.

Makarios ile radikal gruplar arasındaki çatlak, Atina cuntasıyla birleşince 15 Temmuz 1974’te o meşum darbeyi getirdi. 19 Temmuz’da Birleşmiş Milletler’de Makarios’un kendi trajedisini anlatışı, sadece bir sızlanma değil, tarihin son uyarısıydı. Ertesi gün Türkiye, Garanti Antlaşması’ndan doğan hakkını kullanarak "Atilla" dedi.

Ve kuşkusuz o gün, diplomatik ve askeri kararlılığın halk nezdindeki sesi, Bülent Ecevit’in ağzından dökülen o unutulmaz cümleyle yankılandı: "Ayşe tatile çıksın."

Tarih bize şunu gösteriyor: Milletlerin kaderini sadece kendi başarıları değil, rakiplerinin yaptığı stratejik hatalar da belirler. İzmir’de nefret, Yunanistan’ın kurmaya çalıştığı siyasi zemini yıktı; Kıbrıs’ta ise aynı kör hırs, Türk toplumunu dağıtmak yerine onu daha da çelikleştirdi.

Kıbrıs’ta dinlediğim o dua, sadece bir korkunun dışavurumu değil, tarihin bir özetiydi aslında. Bazen tek bir cümle, kütüphaneler dolusu tarih kitabının anlattığından daha fazlasını fısıldar.

Atilla Harekâtı, sadece bir operasyonun adı değil; tarihin dersini almayanlara karşı, devletin ve milletin en somut cevabıydı. 52 yıl önce olduğu gibi, bugün de bu haklı davanın hatırası ve "Ayşe'nin tatili" ile simgeleşen o kararlılık, devlet olma bilincimizin sarsılmaz bir nişanesidir.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 310,45 M - Bugn : 54630

ulkucudunya@ulkucudunya.com