« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

13 Tem

2026

Deniz Çekilince: Memleketin Ahvali

13 Temmuz 2026

Son günlerin en çok konuşulan isimlerinden biri stand-upçı Deniz Göktaş. Doğrusu daha önce kendisini sosyal medyada hiç takip etmemiştim; hakkında neredeyse hiçbir bilgim yoktu. Son gösterisi etrafında kopan tartışmalar gündemi öylesine kapladı ki, ben de merak edip gösterisini baştan sona izledim.

Yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim; Deniz Göktaş'ta bu işin bir kumaşı, sahneye yakışan bir yetenek var. Yaşı genç ama rekabet ettiği isimler güçlü. Böyle bir ortamda öne çıkmak isteyen birinin risk alması şaşırtıcı değil. Gösterisinin adı bile bunun işaretini veriyor. Bunun tamamen bireysel bir tercih mi yoksa profesyonel bir stratejinin parçası mı olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak ortaya çıkan etkinin tesadüfi olduğunu söylemek de kolay değil.

Ne var ki aynı gösteriyi defalarca sahnelemiş birinden daha güçlü, daha rafine bir mizah bekliyor insan. Kendi siyasal ve kültürel çevresiyle de dalga geçmesi ilk bakışta cesur görünse de sonuçta yine büyük ölçüde alıcısı hazır olan bir kitleye sesleniyor. Bu nedenle ortaya çıkan risk, dışarıdan göründüğü kadar büyük olmayabilir.

Benim asıl itirazım ise başka bir yerde başlıyor. Meselem mizah yapılması değil, mizahın yöneldiği zemindir. Bu toprakların harcını oluşturan ortak değerlerin ve kutsalların kolayca tüketilebilecek birer sahne malzemesine dönüştürülmesini doğru bulmuyorum. Bu benim için estetikten önce ahlaki bir meseledir. Çünkü ortak değerler aşındığında yalnızca inançlar değil, toplumun birlikte yaşama iradesi de yara alır.

Elbette benim beğenip beğenmemem belirleyici değil. Salonları dolduran binlerce insan var. Dolayısıyla burada konuşulması gereken şey bir komedyenin başarısından çok, bu ilginin bize memleket hakkında ne söylediğidir.

İzlediğim gösteriden bana kalan izlenim, bugünkü stand-up anlayışının büyük ölçüde sınırları zorlamak, dokunulmaz kabul edilen alanlara temas etmek ve buradan görünürlük üretmek üzerine kurulu olduğuydu. Bu yöntem dünyada da yeni değil. Ancak Türkiye'de bunun toplumsal karşılığı daha sert oluyor; çünkü burada mizah, siyasetin ve kültürel kutuplaşmanın tam ortasında duruyor.

Bununla birlikte Deniz Göktaş'ı memleket sevgisinden yoksun biri olarak yaftalamayı da doğru bulmuyorum. Hakkında adli süreçlerin başlayabileceğini öngörebilecek durumdayken Türkiye'ye dönmesi ve burada yaşamaya devam etmek istediğini söylemesi dikkate değer bir tercih.

İşte benim anlamakta zorlandığım nokta tam da burada. Bir taraftan toplumun önemli bir kesiminin kutsal kabul ettiği değerlere sert biçimde dokunmayı tercih etmek, diğer taraftan da bunun doğurabileceği sonuçları göze alarak bu ülkede yaşamayı istemek ilk bakışta kolay açıklanabilecek bir tablo değil.

Belki bunun sebeplerinden biri Türkiye'nin geleceğine dair taşıdığı umut. Belki de mevcut siyasal düzenin bir gün değişeceğine inanıyor. Elbette bunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak bugün bu ülkede kalmayı tercih eden pek çok insanın benzer bir beklentiyle yaşadığı da inkâr edilemez.

Kanaatimce mevcut iktidar da toplumun önemli bir kesiminde böyle bir beklentinin bulunduğunu görüyor. Bu da iktidarı, bulunduğu mevziyi ne pahasına olursa olsun koruma refleksine biraz daha yaklaştırıyor. Muhalif kesimler de aynı şekilde mevcut düzenin kalıcı olmadığına inanıyor. Böylece siyaset, tarafların birbirini yalnızca rakip değil, varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü bir iklime dönüşüyor. Bugünkü sert kutuplaşmanın temelinde biraz da bu karşılıklı güvensizlik yatıyor.

Madalyonun diğer yüzünde ise salonları dolduran insanlar var. Türkiye uzun süredir ekonomik sıkıntılarla, gelecek kaygısıyla, adalet tartışmalarıyla ve bitmeyen siyasi gerilimlerle yaşıyor. İnsan bazen neye güldüğünü değil, biraz olsun gülebilmeyi önemsiyor. Mizahın gördüğü yoğun ilginin önemli sebeplerinden biri de bana göre bu toplumsal yorgunluk.

Bu ruh hâli içinde insanlar, yapılan işin niteliğini ya da kullanılan yöntemi her zaman sorgulamayabiliyor. Çünkü öncelik, kısa süreliğine de olsa hayatın ağırlığından uzaklaşabilmek oluyor. Ben bunu bilinçli bir tercih olmaktan çok, toplumsal bir yorgunluğun doğal sonucu olarak görüyorum.

İşin bir de kuşaklar arası dikkat çekici bir tarafı var. Babasının geçmişte sol hareketler içinde yer aldığı, ciddi bedeller ödediği biliniyor. Elbette hiç kimse babasının geçmişi üzerinden yargılanamaz. Ancak burada dikkatimi çeken başka bir kırılma var. Eski kuşakların hangi ideolojik çizgide olursa olsun mücadele anlayışında ciddi bir adanmışlık ve kutsiyet duygusu vardı. Bugün ise aynı geçmişler zaman zaman sahnede mizah malzemesine dönüşebiliyor. Bana göre kuşak değişiminin en belirgin göstergelerinden biri de bu.

Gelelim en çok tartışılan tutuklanma meselesine...

Bir kişinin sahnede söylediği sözler nedeniyle tutuklanmasını doğru bulmuyorum. Kutsal değerlere yönelik ifadelerini ahlaken yanlış bulmam, buna devlet eliyle hapis cezası verilmesini doğru bulduğum anlamına gelmez. Ahlaki itiraz ile hukuki yaptırım arasındaki çizgi kaybolduğunda hem adalet zarar görüyor hem de söylenen sözler hiç hak etmedikleri ölçüde siyasi anlam kazanıyor.

"Kutsal değerlere hakaret ettiği için tutuklandı." demek bana göre resmi fazlasıyla basitleştiriyor. Basına yansıyan sorgu tutanaklarından anlıyoruz ki, mesele yalnızca dini değerlere ilişkin ifadelerden ibaret değildi. Cumhurbaşkanı hakkında kullandığı "diktatör" ifadesi de sorgulamanın konuları arasındaydı. Ancak bana göre dosyanın ağırlık merkezini yalnızca burada aramak da eksik kalır.

Kamuoyunda daha az konuşulan fakat göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimal daha var. Yıllar önce Cumhurbaşkanı'nın oğlunun karıştığı ölümlü trafik kazasına yaptığı gönderme, siyasal bakımdan en hassas başlıklardan birine temas etmiş olabilir. Bunun soruşturmadaki etkisinin ne ölçüde olduğunu dışarıdan kesin olarak bilemeyiz. Ancak dosyanın seyrinde bunun da rol oynamış olabileceğini düşünmek bütünüyle temelsiz bir değerlendirme değildir.

Belki de asıl sorun, hangi sözün daha belirleyici olduğundan ziyade, kamuoyuna çok katmanlı bir dosyanın tek bir başlık altında sunulmuş olmasıdır. Tartışma kısa sürede "dini değerlere hakaret" eksenine sıkışınca, dosyanın diğer boyutları görünmez hâle geldi. Böyle olunca hem hukuki süreç sağlıklı biçimde tartışılamadı hem de toplum meseleyi bütün yönleriyle değerlendirme imkânını kaybetti.

İşte asıl paradoks da burada başlıyor. Bir tarafta daha fazla görünür olmak uğruna toplumun ortak değerlerini hoyratça tüketen bir kültürel anlayış; diğer tarafta ise buna kültürel olgunluk ve ifade özgürlüğü bilinciyle cevap vermek yerine tutuklama yolunu tercih eden bir devlet refleksi...

Böyle yapıldığında yalnızca bir kişi tutuklanmış olmuyor; aynı zamanda devlet, farkında olarak ya da olmayarak onu daha geniş kitlelerin gözünde bir mağduriyet sembolüne de dönüştürüyor. Üstelik ağır suçlarla ilişkilendirilen pek çok dosya kamuoyunda tartışılırken, sahnedeki sözler nedeniyle tutuklama yoluna gidilmesi adalet duygusunu daha da örseliyor.

Bu yüzden kendimi ne ortak değerleri hoyratça tüketen bu kültürel anlayışın içinde bulabiliyorum ne de buna verilen hukuki karşılıkta gerçek bir adalet görebiliyorum. İki taraf da kendi haklılığını büyütüyor; memleket ise bu kutuplaşmanın yükünü taşımaya devam ediyor.

Aslında mesele Deniz Göktaş da değil.

Mesele, ortak değerlerle özgürlük arasında makul bir denge kuramayan kültürel iklimimizdir. Mesele, eleştiriye hukukla değil güçle cevap verme alışkanlığıdır. Mesele, birbirini sürekli besleyen iki aşırılığın memleketi nefessiz bırakmasıdır.

En büyük bedeli ise yine bu memleketi seven, hiçbir kutba bütünüyle ait hissetmeyen insanlar ödüyor. Çünkü memleket, en çok da iki tarafın birbirini besleyen yanlışları yüzünden yıpranıyor.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Halim Kaya

13 Tem 2026

Mustafa Karaca Hatay’lı olup, Bursa’da Üniversitede okurken Ülkücü Harekete katılmış olmaktan dolaya 12 Eylül Cuntacıları tarafından tutuklanmış ve işkenceden geçirildikten sonra uzun yıllar hapis yatıp beraat eden bir Ülkücüdür.

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

13 Tem 2026

İdris Savaş

13 Tem 2026

M. Metin KAPLAN

15 Haz 2026

Kemal Girgin

08 Haz 2026

Yusuf Yılmaz ARAÇ

26 May 2026

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 308,01 M - Bugn : 335472

ulkucudunya@ulkucudunya.com