« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

İdris Savaş

09 Şub

2026

Evren 25

09 Şubat 2026

Bu yazıyı yazma ihtiyacı, son yıllarda toplum olarak yaşadığımız hızlı dönüşümün bıraktığı zihinsel ve ahlaki yükten doğdu. Çalışmanın, emeğin ve sabrın anlamını yitirdiği; ödül ile çaba arasındaki ilişkinin bulanıklaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu süreçte yaşananların sadece ekonomik dalgalanmalar ya da geçici krizler olmadığını, daha derin bir toplumsal çözülmeye işaret ettiğini düşünüyorum. John B. Calhoun’un “Evren 25” adıyla bilinen deneyi, bu çözülmeyi anlamlandırmak için güçlü bir metafor sunuyor.

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı etolog John B. Calhoun’un 1950’li yıllarda gerçekleştirdiği ve özellikle “Evren 25” adıyla bilinen meşhur fare deneyi üzerine sarsıcı bir makale okudum. Bu deneyin ortaya koyduğu tablo ile bugün toplum olarak içinde bulunduğumuz durum arasındaki benzerlikler, nüfus krizinin ve ahlaki aşınmanın ardındaki bazı temel dinamiklere ürkütücü bir ayna tutuyor. Bu aynadan yansıyanları, abartıya kaçmadan ve yanlış anlamalara yol açmadan paylaşmak istedim.

Deneyin kurgusu, fareler için her türlü hayati ihtiyacın sağlandığı; yiyeceğin bol, avcıların ve hastalıkların olmadığı, sözde kusursuz bir ortam yaratmaktı. Başlangıçta popülasyon hızla arttı. Ancak fiziksel alan genişliğini korusa da sosyal yoğunluk arttıkça toplumsal yapı çözülmeye başladı. Calhoun’un “davranışsal bataklık” olarak tanımladığı bu aşamada, yerleşik sosyal roller bozuldu ve toplumsal düzen giderek işlemez hâle geldi.

Yuvalarını ve rollerini terk eden bireylerin yerini, nedensiz saldırganlık sergileyen ve zayıfları dışlayan gruplar aldı. Sürekli baskıya maruz kalan ve sistemin dışına itilen bireyler oluştu. Normal sosyal ve üreme davranışları düzensizleşti; eşleşme ritüelleri anlamını yitirdi. Bu bozulma, türün devamı için gerekli olan temel davranış kalıplarını da zayıflattı.

En çarpıcı sonuçlardan biri, ebeveynlik davranışlarının çökmesiydi. Dişiler yavrularını korumakta başarısız olmaya, bazı durumlarda ise saldırgan tepkiler göstermeye başladı. Bunun sonucunda, yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayan, sosyal ilişkilerden ve üreme davranışlarından çekilmiş bireyler ortaya çıktı. Doğum oranı giderek sıfıra indi ve deney, popülasyonun tamamen yok olmasıyla sona erdi.

Bu deneyin günümüzle kurduğu benzetme, özellikle “hak edilmemiş konfor” kavramı üzerinden anlam kazanıyor. Farelere sunulan bu ideal ortam, onların kendi çabalarının ürünü değildi. Benzer şekilde, toplumların dış kaynaklı ve emekle desteklenmeyen bir refah dönemine girmesi de uzun vadede ciddi yapısal sorunlar doğurabiliyor.

İnsanlar kendi mücadeleleriyle bir refah inşa ettiklerinde, bu konfor genellikle sorumluluk, ölçülülük ve güçlü bir ahlak anlayışıyla birlikte gelir. Ancak dışarıdan, hazır bir paket gibi sunulan bolluk; emek ile değer arasındaki bağı zayıflatır. Bu bağ koptuğunda, adalet duygusu ve toplumsal denge de kaçınılmaz olarak zarar görür.

Yakın geçmişte, çeşitli küresel gelişmeler ve ekonomik koşullar nedeniyle ülkemize yoğun bir sermaye ve ucuz kredi akışı yaşandı. Bu kaynaklar çoğu zaman üretimi artırmak, teknoloji geliştirmek ya da kalıcı değer yaratmak yerine; tüketime ve spekülatif alanlara yöneldi. Bankalar geniş çaplı kredi imkânları sundu, insanlar henüz kazanmadıkları gelirleri bugünden harcamaya başladı.

Ortaya çıkan tablo, gerçek üretime dayanmayan bir zenginlik algısıydı. Değer artışları, emekten ve yenilikten bağımsız şekilde gerçekleşti. Bu durum, toplumda “çalışmadan da kazanılabilir” düşüncesini yaygınlaştırdı. Emek ile kazanç arasındaki kutsal bağ zedelendi; borçlanarak tüketmek sıradan bir yaşam biçimine dönüştü.

Sanal zenginlik, parlak ama kırılgan bir yanılsamadır. Kaynak akışı sürdüğü sürece refah hissi devam eder; ancak bu akış kesildiğinde geriye ağır borçlar, güvensizlik ve yıpranmış bir toplumsal ahlak kalır. Yaşanan da büyük ölçüde buydu: Üretmeden tüketmenin geçici rüyası ve ardından gelen sert uyanış.

Bu süreçten herkes eşit şekilde etkilenmedi. Bazı kesimler hızla zenginleşirken, sabit gelirliler artan hayat pahalılığı altında ezildi. Ancak sanal bolluk iklimi, kazanan ya da kaybeden ayrımı yapmaksızın, toplumun tamamı üzerinde ciddi bir psikolojik ve ahlaki baskı oluşturdu.

Geleneksel anlayışımızda emek kutsaldır. Ancak bu dönemde, uzun yıllar çalışan ve üreten insanlar, bir gecede spekülatif kazanç elde edenlerle kendilerini aynı hatta daha geride bir noktada buldu. Bu durum, adalet duygusunu derinden yaraladı ve dürüst emeğe olan inancı zayıflattı.

Sistemi suistimal edenlerin “başarılı”, ilkeli kalanların ise “fırsatları kaçırmış” olarak görülmesi, bir toplum için en tehlikeli kırılmalardan biridir. Güven duygusu sarsıldı, insanlar birbirlerinin kazancını sorgular hâle geldi. Toplumu bir arada tutan görünmez bağlar çözülmeye başladı.

Bu ahlaki ve ekonomik aşınmanın sonuçları, nüfus yapısında da kendini göstermektedir. Gelecek kurma isteği ve sağlıklı bir aile oluşturma motivasyonu zayıflamış; belirsizlik duygusu baskın hâle gelmiştir. Bu ortamda, ilkeli duruşunu koruyan kesimler bir dönem dışlanmış ya da küçümsenmiş olsa da, bugün onların toplumun elinde kalan en sağlam dayanaklar olduğu daha net görülmektedir.

Calhoun’un çalışması bize, bir toplumun ayakta kalması için yalnızca maddi kaynakların yeterli olmadığını; bu kaynakların emek, adalet ve anlam duygusuyla desteklenmesi gerektiğini hatırlatır. Hakedilmemiş konforun yarattığı çöküş, her zaman hakedilmiş bir mücadelenin sağladığı huzurdan çok daha hızlı ve yıkıcı olur. Eğer yeniden sağlıklı bir toplumsal yapı kurmak istiyorsak, sanal rüyalardan uyanmak zorundayız. Bunun yolu; kısa vadeli kazançların, kolay paranın ve başkasının ürettiği refahın peşinden koşmak değil, yeniden emekle değer üretmeyi merkeze alan bir toplumsal bilinç inşa etmektir. Adalet duygusunu onarmadan, emeği yeniden saygın kılmadan ve geleceği birlikte kurma iradesini canlandırmadan kalıcı bir iyileşme mümkün değildir.

Evren 25 bize şunu hatırlatır: Konfor tek başına kurtuluş değildir. Anlamdan, sorumluluktan ve hakedilmişlik duygusundan kopmuş bir konfor; toplumları sessizce içten çökerten bir tuzağa dönüşür. Gerçek refah, zor olanı seçme cesaretinde ve o zorluğu birlikte aşma iradesinde yatar.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 265,75 M - Bugn : 74460

ulkucudunya@ulkucudunya.com