« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

05 Şub

2024

DAVA’NIN DAVASI - KURGULANMIŞ BİR DAVANIN ARKA PLANI

05 Şubat 2024

12 Eylül 1980 Darbesi ile tutuklanıp “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası” adıyla yargılanmaya başlanılan Başbuğ Alparslan Türkeş ve MHP ve Ülkü Ocakları yöneticileri hakkında hazırlanan iddia name ve savunmalar daha önce hem de olay yeni iken yayınlanmış ve o günlerde Başbuğ Alparslan Türkeş ile birlikte MHP ve Ülkü Ocakları yöneticileri hakkında ileri sürülen suçlamalar ve bu suçlamalara Başbuğ Alparslan Türkeş ile birlikte MHP ve Ülkü Ocakları yöneticilerinin yapmış olduğu savunmalarını camianın dışarıda ancak mevzua ilgi duyan bizim gibi ülkücüler tarafından okunmuş ve özellikle Başbuğ Alparslan Türkeş’in savunması olmak üzere savunmalardaki ifadeler ile davaya olan bağlılığımız biraz daha artmıştı. Bu savunmalarda her suçlamaya verilmiş ayrı ayrı cevaplar sanki ülkücü yetiştirmek için davanın ve fikriyatımızın açıklandığı Ülkü Ocaklarında verilen konferans ve seminer vazifesi görmüştü.
“Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasının esnasında mahkeme salonlarında yaşanılan olayların ışığında iddia edilen suçların ve yapılan savunmaların arka planında neler yaşandığını ortaya koyan ilk derli toplu ve hacimli bir eser. Daha önce bu konularda belki bir iki sayfalık farklı kişilerce yazılmış yazılar mevcuttu ancak MHP ve Ülkü Kuruluşlar davası sanıklarını savunan avukatlardan olan ve bu savunmanın yürütüldüğü arşiv belgelerinin toplanıp saklandığı “Akıl Dükkânı” denilen hukuk bürosunu yöneten Av. Şerafettin Yılmaz tarafından da her aşamasında kontrol ve tasvipleri ile oluşmuş ilk kitaptır.
“Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” adlı kitap prodüktör olan Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu adlı hukuk adamı tarafından yazılmıştır. Kitap 2023 yılının son iki ayı olan Kasım veya Aralık ayında Ötüken Neşriyat tarafından yapılmıştır. Kitap Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu hakkında verilen ancak her ikisinin hakkındaki bilgilerin sadece yarım sayfa tuttuğu kısa biyografik tanıtım yazılarıyla başlamakta, “İçindekiler” listesinde kitaptaki konular sıralanarak Av. Şerafettin Yılmaz tarafından yazılmış “SUNUŞ” ve Ahmet Malkan tarafından yazılmış ikinci “SUNUŞ” yazılarıyla devam edip Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu’nun yazdığı “ÖN SÖZ YERİNE” adlı yazı ile Bismillah çekilip başlanmış ve uzun uzun konuları işlendikten sonra “EK 1” de kitap için röportaj yapılanlar, “EK 2” de MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasının sanıklarının isim listesi, “EK 3” de MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasının Savunmasını İmzalayan Avukatların İsim listesini, “EK 4” de Mahir Damatlar’ın kaleme aldığı “Bir Rüya Mıydı?” başlıklı yazısını, “Kaynakça” da yararlanılan kaynakların uzun bir listesini, “Albüm” de ise Davanın görüldüğü sırada Mahkeme Salonunda çekilmiş fotoğraflar ile Akıl Dükkânı Hukuk Bürosunda yürütülen çalışmalar sırasında bu çalışmaları yürüten avukat ve büro çalışanlarının çektirdiği fotoğraflar ve nihayet “DİZİN” ile 908 sayfadan oluşmaktadır. Kitabın basımı kaliteli bir baskı ile kaliteli bir kâğıda yapılmış, sanki muhtevasının önemi gösterilmeye çalışılmıştır.
Daha ilk başta “SUNUŞ” yazısında Av. Şerafettin Yılmaz Davanın bir düzmece dava olduğunu MHP binasından çıktığı söylenen olmayan silahlar ve fotoğraflar ile savcı ve görevli polislerin MHP binasında yapılan arama sırasında yapılmış olduğu tespit edilen tutarsızlıkları karşısındaki mahkeme heyetinin yanlı ve gayrı adil tutumları özlü bir şekilde kısaca hemen ispat edilmiştir.
12 Eylül Darbesine yapılınca asker geldi “Ölümler duracak” (S:17) diye sevinen Ülkücü ve Milliyetçiler kendilerini “emperyalizmin her rengine karşı verdikleri mücadeleden dolayı, verilmeyecek bir hesaplarının olmadığı”nı (S:18) düşünerek “ Silahlı örgütlere karşı mücadeleleri sırasında silahlı kullananlar”ın “Kanunun suç saydığı eylemlerden dolayı yargılanmaya ve cezalandırılmaya da itirazları yoktu.” (S:18) Ancak onların itirazı “bazı savcıların, işkenceci polislerin bazı cezaevi yöneticilerinin Türk Devlet anlayışına yakışmayacak zalimliklere tevessül ederek” (S:18) Ülkücülüğün, Türk Milliyetçiliğinin yargılanmaya ve cezalandırılmaya çalışılmasınaydı.
“587 sanıklı 220 idam talebi olan Davanın başlangıcında bine yakın avukat vekâlet almıştı. Duruşmalar uzadıkça duruşma salonunda savunma avukatlarına ayrılan bölüm gittikçe boşaldı. Davayı sürekli takip eden avukat sayısı bir elin parmaklarını geçmez hale geldi.” (S:18) acı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Ya davanın uzamasından, ya davanın Nürnberg Davasından sonra görülen en büyük dava olmasından, ya 220 idam istenilen bir davanın kazanılamayacağı korkusundan, ya avukatların bir kısmı parasını alamamaktan ve daha başka gerekçelerle davadan çekilmişlerdir. Aslında bu Akıl Dükkânı Hukuk Bürosundan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasının Savunmasını yapan bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda avukatın yaptıkları fedakârlık ve işin büyülüğünü göstermektedir. İsimleri çok fazla bilinmeyen ve birkaç yer dışında anılmayan Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ve eşi Merih Dönmezer, Sabri Ülker gibi emeği geçen ve zahmet çekenlerin vefat etmişlerine rahmet ve yaşayanlarına sağlık ve afiyet dileklerimizi minnet ve şükran ile sunarım. Tabi bunların yanında asıl unutulmamsı gerek bütün bunlara aracılık eden ve yerli yerine ulaşmasını sağlayan organizasyonu yapanlar Akıl Dükkânı Hukuk “Büro[su] ve Büro’nun hukuk kanadı Av. Şerafettin Yılmaz, sosyal yardım kanadı Gali Erdem” (S:19)dir.
“Türkiye 12 Eylül’e Nasıl Geldi”yi anlatarak Türkiye’deki İslamcı Komünist ve Türkçü faaliyetler hakkında bilgi vererek Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş sırasındaki siyasi ve sosyal toplumsal yapıyı özetleyen Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu TKP hakkında da aşağıdaki ifadeleri kullanmışlardır. Türkiye Komünist Partisi 1924 Anayasası ve ceza kanunlarının sıkı uygulanması dolayısıyla genişleyemedi. 1923, 1925, 1927, 1929 yıllarında TKP’liler tutuklandı. 1932 yılında Sovyetler Birliğinin diğer ülkelerde edindiği tecrübeye dayanarak TKP’si strateji değiştirerek “komünist hareketin edebiyat ve sanatı ideolojik mücadelesinde kullanma; basın-yayın yoluyla örtülü propaganda becerilerini geliştirdi. Algı operasyonları yapma, düşmanlaştırma, imaj oluşturma, hedef şaşırtma, efsane kişi ve olay yaratma, gerçeği örtme konularında tecrübe kazandılar. Yasa dışı faaliyetlerini, ideolojilerini bu yolla yayma alışkanlığı edindiler.” (S:28) 1961 Anayasasının sağladığı gevşeklik ortamında Türkiye İşçi Partisi kuruldu. 1965 yılındaki ilk seçimlerde de 15 milletvekili çıkardılar. TİP aleni olmasa da Türkiye’de kurulmuş komünist ilk yasal parti oldu (S:30). 9 nolu dipnotta verilen bilgiye göre 1928 yılında Atatürk’ün emri ile arkadaşları tarafından kurulmuş olan Komünist Parti Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu’na göre Atatürk’ün izlemiş olduğu Sovyetler Birliği politikasına hizmet ve içerdeki komünist hareketi zayıflatmak için kurulmuştu (S:30).
Türkiye’deki İslamcı ve Komünist hareketler 61 Anayasasından sonra çeviri faaliyetlerine yöneldiler. İslamcılar İran ve Mısır başta olmak üzere diğer İslam ülkelerinden, Komünistler ise Sovyetler başta olmak üzere diğer komünist ülkelerden çeviriler yapmaya başladılar. “Her iki tarafta da bilgi Türk toplumu için yorumlanmadı, yeniden üretilmedi. Bunu yapmaya çalışanlar ise kendi fikir çevreleri tarafından boğuldu.” (S:31)
1968 yılında başlayan Komünist militanların üniversite işgalleri ve okumak isteyen, okula gitmek ders yapmak isteyen milliyetçi gençleri okullara sokmama çatışmasına dönmüş ve Üniversite okul idaresinin özerkliği ve yönetim çağırmadan polisin okullara girememesi nedeniyle yaygınlaşmış ve büyümüştür. Bu hususu Nevzat Kösoğlu Türk Yurdu dergisinde yazdığı “12 Eylül 1980 ve Ülkücüler” adlı yazısında “Üniversite özerkti ve çağrılmadan güvenlik güçleri giremezdi. Üniversite de yöneticilerin katkıları yahut boyun eğmesi sonucu işgal altında olduğu için güvenlik güçleri çağrılmazdı. Yani güvenlik güçleri kapıdan içeri giremiyor ki, öğrencileri de soksun!” (S:34) bu cümlede iki durum tespiti vardır. Birincisi Türkiye’yi yöneten siyasilerin basiretsizliği ve gelişen olaylara karşı tedbir geliştirememeleri, Anayasal çerçevede bir bütün olması gereken ülkenin kurumlarının ve devletin yasalara dayanarak kurtarılmış bölge mahiyetinde parsellenmiş olmasıdır.
1978 tarihli bir CIA raporunda Türkiye’nin geleceği hakkında tahminlerde bulunulmuş ve Ecevit Hükümetinin başarısızlıkları dolayısıyla devrilebileceği ve bir dizi başarısız hükümetlerin takip edeceği, ordunun darbe yapabileceği öngörüldükten sonra “MHP gibi otoriter zihniyetli bir sivil grup parçaları toplayabilir.” (S:48) diyerek MHP’nin iktidara geleceği ve dağılmış çatışan gruplara ayrılmış Türkiye’yi yeniden derleyip toplayacağı öngörülmüştür. “ABD arşivlerinde MHP ve Türkeş’le ilgili olumsuz kanaatlerin belirtildiği birçok belge ortaya çıkmıştır. Oysa Marksistler 1960’lı yıllardan bugüne kadar MHP ve Ülkücüleri ABD’yle ilişkilendirmeye çalıştı. Ülkücülerin ABD’den destek aldığını söylediler.” (S:49) Türkeş ve Ülkücülerin 12 Eylül darbecileri tarafından işkencelere tabii tutulmaları ve hapse atılmaları bile komünistleri uyandırmamış, ABD desteği almadıklarını görmelerini sağlayamamıştır. Nitekim Dev-Sol liderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu Mamak Cezaevinin bir hücresinde birlikte yattığı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası sanığı Erdem Şenocak’a “Sizlerde yakalanan cephanenin böyle çakaralmaz birkaç tabanca olduğunu bilseydik, bugün burada sizlerle birlikte bu faşist askerler olur, gardiyanlığınızı da biz yapardık. Biz sanıyorduk ki NATO sizi eğitiyor, hepinizde makineli tüfekler, roketler var.” (S:49) şeklinde itiraflarda bulunarak ülkücüler hakkındaki silahlarının olmadığı, dış destekli ve eğitimli komünist fraksiyonla karşısında iman ve cesaretleriyle başarılı oldukları hakkındaki düşündüklerini itiraf ederek ifade etmiştir.
1980 yılının Mart ayında CIA üst düzey yöneticisi Ruzi Nazar Almanya’dan Alparslan Türkeş’e gönderdiği haberde Türkiye’de Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından bir darbe yapılacağını bildirir. Haberin sonunda “Türkiye’ye yeni bir sistem getirecekler, asıl hedef sizsiniz, yani MHP” der. (S:56) Bu da MHP ve Ülkücülerin ABD destekli olmadığının delillerinden birisidir. 12 Eylüle giden yolda sadece MHP “1 Genel Başkan Yardımcısı [Bakan] (Gün Sazak), 1 Senatör adayı, 3 parti müfettişi, 1 Belediye başkanı, 17 İl Başkanı, 43 ilçe Başkanı, 220 parti yöneticisi ve binlerce [2300 Ülkücü Genç ] mensubu”nu (S:57) şehit vermişti. Askeri Doktor Selim Kaptanoğlu bir subay arkadaşından 10 Eylül 1980 günü ihtilaldan iki gün önce aldığı “12 Eylül günü Kenan Evren ve kuvvet komutanları ihtilal yapacaklar.” (S:57) bilgisini Alparslan Türkeş’e verdiğinde yurt dışına çıkmasını istemiş ancak Alparslan Türkeş “Hayır evladım hayır. Kaçmak diye bir şey söz konusu olamaz. Bu vatanda kaderimiz neyse onu yaşayacağız.” (S:57) diyerek cevap verir.
Alparslan Türkeş 14 Eylül 1980 Pazar günü misafir olarak kaldığı Halil Şıvgın’ın evinden ayrılıp kendi evine geçmiş ve şafak sökmeden yetkilileri arayarak teslim olmuştu (S:69). 15 Eylül 1980 de beri kendisinin, 19 Eylül 1980 den beri ailesi ile birlikte gözaltında tutulduğu Uzunada’dan 9 Ekim 1980 tarihinde Ankara Dil okuluna nakledilmiş (S:77), 11 Ekim 1980 günü Mamak savcılığına götürülür (S:79). Gözetim altında tutulmasına son verilerek “Devleti yıkmaya, vatanı bölmeye çalışmak” suçlamasıyla tutuklanmasına karar verilmiştir. 9 Nisan 1985 yılına kadar 4,5 yıl sürecek tutukluk hali başlar (S:80). Kimileri gözaltındayken Ülkücülük davasından vazgeçerken Alparslan Türkeş’in kontenjanından Genel İdare Kuruluna giren Prof. Dr. Lütfü Ülkümen Hoca “Arkadaşlar niye üzülüyorsunuz? Biz yüz kızartıcı bir suç işlemedik, vatana ve millete ihanet etmedik, biz Türk milliyetçisiyiz, biz Türklük mücadelesi yaptık, bizim bunun için tutukladılar. Bu bizim için büyük bir şereftir.” (S:81)
Mehmet İhsan Karaçam 1919 yılında Tokatta doğmuş Maltepe Askeri Lisesi ve Harbiye’de okudu. 1973 yılında 15. Dönem MSP Sivas milletvekili olarak meclise girdi. Necmettin Erbakan ile yaşadığı sorun yüzünden partiden ihraç edildi.16. dönemde MHP Ankara milletvekili olarak meclise girdi. 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklanmadı hiçbir şekilde yargılanmadı. “MHP’nin bütün yöneticileri, milletvekilleri, senatörü tutuklanmışken İhsan Karaçam hakkında hiçbir işlem yapılmaması da ilginçtir.” (S:83)
MHP ve Ülkücüler için peşin hükümlü davranan Darbeciler ve Askeri savcı Nurettin Soyer hiçbir parti aranmazken sokak elektrik direğine tank çarptırılarak ışıklar kesildikten sonra hiçbir MHP yetkilisi olmadan aranmış diğer partiler birkaç gün sonra ancak aranmıştır. Aramada olmayan silahlar bulunmuş ve resimlenmişti. “Nurettin Soyer’in MHP hakkında soruşturma açabilmek için darbenin ilk günlerinde ‘MHP Genel Merkezinde bulunan silahlar’ diye Milli Güvenlik Konseyine sunduğu silah resimleri ve listesi … Konseye sunulan liste o günden sonra hiçbir mahkemede dosyada yer almadı. Avukatlar tarafından Nurettin Soyer’e 7 yıl boyunca bu liste soruldu, cevap verilemeyen soru olarak kaldı.” (S:90) Bulunduğu söylenen silahlar da silah listeleri ve resimleri de uydurma olup sadece MHP’yi karalamak ve hakkında dava açabilmek için Nurettin Soyer tarafından icat edilmiş olmasına rağmen MHP’li yetkililer de bu suçlamalara gördükleri baskı ve işkenceler dolayısıyla cevap veremiyordu. Hatta dışarıda özgür basın denilen gazeteler bile MHP ve Ülkücü kuruluşlar hakkında asılsız uydurma haberler yapıyorlardı. Bu haberler eğer MHP ve Ülkücü düşmanlığından değilse muhakkak Darbecilerin istek ve baskıları dolayısıyla yapılmaktaydı. Kafatası hariç işkencede bütün kemikleri kırıldığı için vücudunun geri kalan bütünü alçıya alınmış yatan Yılma Durak ağzından “Ankara’daki üst düzey yöneticilerin haberi ve bilgisi olmadan biz eylem yapamazdık. Bizde hiyerarşik düzen vardı.” (S:94) gibi Darbe konseyinin baştan beri bütün ülkücü tutuklulardan almayı istediği cevap olan ifadelerle Milli Güvenlik Konseyi adını kullanan Darbeci Kenan Evren ve cuntasının talep ettiği haberler yapıyorlardı.
Devlet adına hareket eden 12 Eylül darbecileri “Hakikati aramak yerine iki tarafı birbirine kırdırma basiretsizliğini gösterdi. ‘Bu gün gösterdiğim gücü, bu zamana kadar niye göstermedim’ demeden, gençliğe, Ülkücü, Marksist, bölücü ayrımı yapmadan, adaletle (!) zulmetti.” (S:99) zulümde adalet sağladı, ayırmaksızın herkese aynı muameleyi uyguladı. Ülkücülerin sorgusu Karakolu emniyet binalarında değil Askeri Garnizon’un içinde sıkıyönetim savcılığının yanı başında, TKP ve Dev-Yol örgütlerine çalıştığı mahkeme kararıyla tescilli, meslektaşına tecavüz ettiği, devletin gizil belgelerini çalıp Dev-Yol’a verdiği için Emniyet teşkilatından atılan bozuk ahlaklı bozuk tıynetli bir adama Başkomiser Zeki Kaman’a ve Pol-Der’li polislere verilmişti. (S:99) Bu Karakol daha sonra C-5 diye ünlenecektir. “Şimdi aradan bunca yıl geçmesine rağmen, işkence odalarında yaşananları yazmak bile işkence.” (S:101) Dürüst Oktay (S:327) ve Alper Yaz (S:335) da Pol-Der’li bir polisler olarak Askeri Garnizon içinde Nurettin Soyer tarafından kurulan C-5 Askeri karakolunda sorgulamalara girmiş ve işkenceler yapmıştır.
“Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, 1 No’lu Askeri Mahkemesi savcılarının, 12 Eylül 1980 öncesi anarşik olayların tarafı olarak gördükleri Ülkücülerin olaylardaki rolünü araştırması doğaldı. Kanunlara aykırı eylemlerde bulunanları tespit etmeye, silahlı eylemlere karışanları belirlemeye çalışması son derece normaldi. Kendisi de, soruşturmayı yapan ekibi de kanun çerçevesinde kalsa ve gerçekten hakikati arasaydı bu normaldi. Oysa askeri savcılar ve Savcılık Karakolu gerçeği aramadı, kendilerinin kurguladığı bir suç şablonunu gerçek diye kabul ettirmek için C-5’te işkence yaparak kanunları yok saydı. C-5 cehennem karakolunda ve İstanbul Harbiye, Samsun, Kastamonu karakollarında da aynı şekilde işkenceyle alınan ifadelerle iddianame yazıldı.” (S:102)
MHP yöneticilerine ve Ülkü Ocakları yöneticilerine yapılan işkence ve istenilen yazılmış ifadeleri imzalamaları baskısıyla amaçlananı “Aslında bu kanunsuz soruşturma yöntemleriyle 1965-1980 aralığında Türkiye’de yaşanan siyasal cinayetlerin üzeri örtüldü, karartıldı. Devlet kendi hatalarından kaynaklanan sorunlarla yüzleşemedi.” (S:103) cümlesinde ifade edilen cinayetlerin karartılmasıdır. Çünkü Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olayları Ülkücülerin iş değildi Ökkeş (Kenger) Şendiller’in de yazdığı gibi bir istihbarat işiydi.
“C5… Cehennem Karakolu” (S:98) başlıklı yazıda C5’in nerede kurulduğundan tutunda kimlerin hangi işkenceyi nasıl gördüğüne kadar anlatılarak C5’de işkence yapıldığı ispat edilmiş, daha sonra işkencelerin neyi amaçladığı ve yapılan işkencelerin hangi Psikolojik işkence türüne girdiği “Psikolojik İşkenceler” (S:113) başlıklı yazıyla anlatılmaya çalışılmış ve en sonunda işkenceler kişilerden, zaman ve mekândan soyutlanarak ana başlıklar altında toplanarak “Fiziki İşkenceler” (S:115) olarak “Uykusuzluk”, “Aç ve Susuz Bırakma”, “Filistin Askısı”, “Elektrik Verme”, “Çelik Dolapta Elektrik Verme”, “Falaka”, “Vücutta Açılan Kesikler”, “Açılan Yaraya Tuz Basma”, “Tazyikli Su”, “Kasap Askısı”, “Şişe-Cop vs. Vücuda Sokma”, “Ameliyat Masası” şeklinde sıralamışlardır.
C5 denilen yerde işkenceler yapılırken tutukluk kararı verilmediği için çünkü “Dönemin kanunlarına göre avukatlık faaliyetleri ancak tutuklanmadan sonra başlayabilirdi.” (S:118) ülkücü hiçbir kişinin avukatı olmadı. Dolayısıyla da C5 ve Türkiye’nin diğer şehirlerindeki askeri savcılar tarafından kontrol edilen Pol-Der’li polislerin görevlendirildiği askeri garnizon içindeki karakollarda neler yapıldığı takip edilemedi. Ancak tutukluluk kararları verildikten sonra avukatlar Ülkücü tutuklulardan vekâlet almışlardır. İsimleri unutulmamsı gereken “Av. Şehabettin Homriş, Av. Talat Köseoğlu, Av. Kaya Alp Kartal, Av. Mehmet Voyvoda Develioğlu, Av. Mehmet Refet Eke” (S:119) ve “Av. Sadık Avundukoğlu, Av. Sırrı Erkuş, Av. Faruk Keskinkılıç, Av. İsmail Hakkı Yılmaz” gibi ismi burada sayılmayan daha nice vefakâr ve cefakâr avukatlar Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının daha doğrusu MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının avukatlıklarını almışlardı. Avukatlar dışında Hukuk Bürosunda çalışacak insanlara ihtiyaç vardı, büroda “Talat Altaylı, Ümit Muhterem Asil, Ali İhsan, Raşit Demirtaş, İsmail Yıldırım, Vahit Türk, Arslan Küçükyıldız, İsmail Vayvaylı, Abdullah Şalcı, Görevli Gazi Dayı” (S:122) fedakâr bir şekilde hizmet etmişlerdi. Hukuk Bürosunun Avukat ve diğer çalışanlarından bu gün ahrete göçmüş olanlara Allah’tan rahmet kalanlara da sağlık ve afiyet dileriz. Bundan sonra Avukatlık Bürosu ve burada çalışmaya başlayan Avukatlar ki “Turan Koçal, bu avukatların sayısının 600’ü geçtiğini söylemektedir.”(S:124), Ülkücü Tutukluların vekâletini almış gönüllü Ferdi Avukatlar ve Ailelerin çocukları için tuttuğu Avukatlar (S:119) savunma hizmetini yürütmeye çalışmışlardır. Ancak bütün bu çabalara rağmen “Ama şurası da bir gerçekti ki tutuklanmış bütün ülkücülere yetişemediler. Ülkücü sanıklardan avukatsız kalanlar da oldu.” (S:118) Hazinde olsa bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gün avukat tutamayanlara Baro’dan avukat görevlendirilerek savunma sağlanmaktadır. “Görevlendirilmiş büro bütün gayretlerine, samimiyetlerine rağmen uzun ömürlü olmadı. Mahkemelerin başlamasından bir süre sonra işlevini yitirdi. Oraya bağlı olarak çalışan avukatlar faaliyetlerini kendi bürolarından yürütmeye devam etti.” (S:124)
Görevlendirilmiş Hukuk Bürosunun işlevsiz kalmasından sonra Av. Şerafettin Yılmaz’ın bürosu bu görevi üstlenmeye başladı. Avukatlığı bırakmış, İstanbul’a yerleşmiş ancak Ankara’daki Hukuk Bürosunu kapatmamış olan Av. Şerafettin Yılmaz daha önceden avukatlıklarını yaptığı kendisinde vekâletleri bulunan “Alparslan Türkeş, Cengiz Gökçek, Nevzat Kösoğlu, Sadi Somuncuoğlu, Necati Gültekin ve Namık Kemal Zeybek”i (S:125) Dil Okuluna ziyarete gelmiş ve o geliş 7 yıllık bir avukatlık sürecini de başlatmıştır. Av. Şerafettin Yılmaz Hukuk Bürosu MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası merkez bürosu olmuş ve “Av. Galip Erdem, Av. İsmail Hakkı Yılmaz, Av. Şerafettin Özdil” Av. Şerafettin Yılmaz’ın bürosuna dâhil olmuşlardır (S:125).
12 Eylül 1980 darbesinden sonra Askeri Savcı Nurettin Soyer, Mamak Garnizonu içindeki askeri karakol amiri başkomiser Zeki Kaman, Mamak Cezaevi Komutanı Raci Tetik vs. gibi isimler zulüm yapmak hususunda haddi aşmaları dolayısıyla tarihin kara sayfalarına kayıtlarını yaptırmışlardır. Zulmüm yaptıkları insanların haklarına girdikleri ve beddualarını aldıkları gibi hatıralarını yazan tutuklular sayesinde kıyamete kadar isimleri okunacak, bilinecek ve her zaman lanetle anılacaklardır. Kendilerinin dünya ve ahret hayatlarını yaptıkları zulüm ile karartan bu işkenceci kişiler evlatlarına ve ailelerine de utanılacak bir şöhret bırakmışlardır.
İşkence ile görevlendirilen askerler acemi birliğinden sonra içi güvenlik eğitimi adı altında işkence eğitimi alıyor, işkence eden erlerin başında da subay ve astsubaylar bulunuyordu. Albay Raci Tetik kızdığı zaman koğuşları tarıyor, işkencenin başladığını ilan ettiği gün dövülen Mustafa Yalçın daha sonra aldığı yaralar sebebiyle vefat ediyordu (S:144). “Bu eğitimden sonra askerler kendilerine anlatılan olaylardan sonra intikam hissiyle hareket eden insanlara dönüşüyorlardı. Bizleri insan olarak değil de birer cani olarak görüyorlar ve o şekilde acımasızca işkence ediyorlardı. Askerlerin cezaevine gelmeden önce bu şekilde eğitim aldıklarını ben kendilerinden bizzat diledim. Hatta Bingöl’ün Genç ilçesinden Ali Güleli bu şekilde almış olduğu eğitimi bize anlattığı için tutuklanarak asker koğuşuna konulmuştu.” (S:144) Osman Başer Beyaz gazete internet sayfasında kendisi ile 13.12.2012 tarihinde yapılan röportajda işkence eğitimi gören askerin tutuklandığını ifade ederek askerlere işkence eğitiminin gerçekliğini kanıtlamaktadır. İşkence insanlık suçu olmasına ve resmi makamların insan hakları çerçevesinde hareket etmeleri kanunlar ve uluslararası sözleşmeler ile kayıt altına alınmış olmasına rağmen insanlıktan çıkmış yaratıklardan insanca muamele beklemek de ancak saflığın alameti olur. Herkes tıynetine uygun davranmıştır. Halk Ozanımız Neşet Ertaş bir türküsünde “İnsandan doğan insan olur. / Hayvandan doğan hayvan olur.” diyerek bu yaratılış gerçeğine dikkat çekmiştir. Kendilerine işkence yapmak için zorlanan askerlerden Doğan Eşlik 4.2.2012 tarihinde Habertürk gazetesinde “İşkence yaptıklarım haklarını helal Etsinler” başlıklı bir habere konu olmuş ve 1982 yılında Mamak Cezaevi A Blokta askerlik yaptığını ve kendisinin zorla işkence yapmaya zorlandığını, işkence yapmayınca dayak atıldığını söyleyerek zamanın Mamak Cezaevi Yöneticileri hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. (S:145) “1982 sıralarında hazırlandığı anlaşılan yazıya göre, 16 kişinin işkenceden öldüğünün belirlendiği, 33 kişinin doğal nedenlerle, 25 kişinin intihar sonucu, 14 kişinin kaçarken, 71 kişinin çatışmada öldüğü kaydedildi. 60 ölüm olayının ise soruşturulduğu belirtildi. Aynı yazıda cezaevindeki ölüm olayları için de 2 kişinin işkenceden, 25 kişinin doğal nedenlerle, 14 kişinin intihar, 7 kişinin açlık grevi sonucu öldüğü ifade edil”miştir (S:146). Şöyle diyebiliriz, 1980-1982 yılı arasında toplamda 267 kişinin öldüğünü ancak bunların 58 kişini doğal yolla eceli gelerek öldüğü, ancak 209 kişinin sorgulama sırasında ve cezaevinde yapılan işkence ve insan hakları ihlalleri dolayısıyla öldüğünü söyleyebiliriz. Ki bu da anarşinin hukukilik adı altında devam ettirildiğini göstermektedir.
Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu bir ülkücünün gözaltına alınıştan cezaevi koğuşuna gelene kadar olan safayı detaylı olarak yazmalarına rağmen en kısa ve en hafif olarak “Aslında sanıklar, gözaltına alınıştan koğuşa kadar geçen sürede devletin polisine, savcısına, hâkimine, komutanına emanetti. Bu emanete ne kadar sahip çıkıldığı da ortada. Aileler ve avukatlar ancak müvekkili koğuşa geldikten sonra görüşebiliyordu. Avukatlar müvekkillerinin yalnız olmadıklarını göstermenin ötesinde hukuki olarak çok da bir şey yapamıyordu. Onlar da öyle yaptılar. Avukat ziyaretinin cezaevinde yatanlar için ne ifade ettiğini onlardan başka kimse bilmezdi. Avukat ziyareti büyük moraldi ama bir yandan da görüş yerine gidip gelirken yaşadıkları, yedikleri coplar dolayısıyla bir eziyetti.” (S:151) şeklinde ifade etmişlerdir. Varın insanlığın görülmediği Mamak Cezaevini siz tahayyül edin, edin ancak sakın kendinize bir kâbus peyda etmeyin. İçerdekile en şiddetli zülümü görürken darbeci generaller ziyaretçilerin bütün yasak ve kısıtlamalara rağmen edindiği ve dışarı yansıdığını düşündükleri bilgilerden dolay aleyhlerinde bir kamuoyu oluştuğunu düşünerek Milliyet gazetesine 2,5 ay sonra 6 Aralık 1980 tarihinde izin verip 5 günlük haber yapmaları ancak içerinin güllük gülistanlık olduğu imajını vermeleri sağlanmıştı (S:151).
Hicabi Koçyiğit meşhur olmuş bir ajan idi ve hemen hemen ülkücü herkes devlet kolluk kuvvetlerine istihbarat sağladığını duymuştu. Emin Çölaşan’ın komünistleri koruyan ülkücüleri suçlayan 6 Aralık 1980 tarihli yazısı bir haini daha ortaya çıkarmıştı. “Ülkücü tutuklular hakkındaki suçlamaları yazarak; ajan Ömer Tanlak’ın ülkücülere yönelik iftiralarına yer vererek” (S:153) kendisinin de ülkücülere karşı olduğunu gösteriyordu. Hicabi Koçyiğit, Ömer Tanlak gibi ajan isimleri tahliye olduktan sonra esamesi okunmadı. Devlet bu ajanlarını korumaya alıp isim ve estetik ameliyat ile sima değiştirip piyasaya yeni canlar yakmaları için salmış olabilir.
Mamak Cezaevi Türkiye genelindeki mahkûm koğuşlarında –karıştır, barıştır- olarak ünlenen Ülkücülerin ve Komünistlerin aynı koğuşlarda tutulmalarının asıl amacının her iki tarafı barıştırmak olmadığı Rıza Müftüoğlu’nun eşinin Mamak Cezaevi komutan Albay Raci Tetik ile yaptığı konuşma sırasında aldığı cevap ile daha net anlaşılıyor. Eşi, Rıza Müftüoğlu’nun öldürüleceği korkusu ile Raci Tetik’e “Eşim, ‘Koğuşları ayırın, niçin bir arada tutuyorsunuz? diye konuşunca da ‘O zaman solcuların koğuşlarına girmemiz zor olur.’ diye cevaplamış.” (S:153) Asker polis 12 Eylülden önce vazifelerini yapmadığı için vatan ve milletin kendi kendini savunmaya başlamasıyla yaşanılan bunca olay sonrası akıllanmamışlar ki tutukluyken de yine asıl görevlerini yapmayan kolluk kuvvetleri Ülkücüler üzerinden olaylara hâkimiyet sağlamayı planlamışlardır. Kolluk Kuvvetleri hem dışarıda hem içeride iken Ülkücüleri kendi acizliklerini örtmek için kullanmıştır.
Ülkücülere zulüm yapan savcı Nihat Demirel ve savcı Fahrettin Demirağ ile Yüzbaşı Tuna Akkurt (S:161) ve TÖB-DER ile DİSK’in hamisi tutukevi komutanı Yüzbaşı Yılmaz Ergenekon (S:166)’da “karaktersiz ve sadist, kişilik bozuk”luğu (S:161) gösteren 12 Eylül darbecilerinin maşaları arasına girmişlerdir.
29 Nisan 1981 tarihinde savcının hazırladığı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasının İddianamesi yayınlanır ve koğuşlarda ki sanıklar koridora çıkarılarak idamlık olanlar isimleri okunarak A Blok’a toplanır. Mahir Damatlar, A Blokta toplanan Ülkücü İdamlıklardan idam edilirken anlarını ve en son sözlerinin ne olacağı hususunda gece düşünmelerini ister. Ertesi gün sabah toplanım herkes ne demeyi düşündüğünü karşılıklı ifade etmeleri üzerine çıkan sonuç “Biz kutsal bir davaya inandık, mücadelesini verdik. Nelerle karşılaşabileceğimizi biliyorduk. 12 Eylül’den önce birçok ülküdaşımız gibi kurşunlanıp can vermedik. Cezaevlerinden, işkencelerden, hastanelerden bugüne geldik. Sonunda rabbimiz bize ‘La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah’ diyerek can vermeyi nasip edecek. Her inanan insanın arzulayacağı bir makamdır bu, şükürler olsun dedik ve idam komasından çıktık.” (S:163) şeklinde olmuştur. Bu ifadeler tam inanmış ülkü erenlerinin idamı sükûnetle karşılamasının, ölümü de öldürmelerinin ilk adımıydı. Mustafa Pehlivanoğlu’nun idam sahnesi ve idama metanetle gidişi daha sonra tatlı su balığı mücahitlerinin elinde bir Alperen’in örnek haykırışı olarak siyasi istismara maruz kalacaktır. Tatlı su mücahitleri bu Alperen ülkücünün idamla dalga geçişi üzerinden siyasi menfaat devşirerek yine ülkücüleri kullanacaklardı. Ülkücüler vatan savunmasında, ülkücüler cezaevlerinde koğuşlara devletin hâkim kılınmasında olduğu gibi idam olurken de başkalarına faydalı olmakta, kendi davranışlarının semeresini kendileri görememektedir.
Her ne kadar daha sonra bazıları yazdıkları 12 Eylül hatıratlarındaki ifadelerinde idamların açıklanmasından sonra Alparslan Türkeş’i korkaklık ile itham etmeye ismini anmadan işaret etseler de MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının 14 numaralı sanığı, MHP Kayseri eski Milletvekili Mehmet Doğan “zaten hedef Türkeş’ti. Rahmetli bana tutukevinde birkaç kere Mehmet Bey hedef benim, sizi de benim için tutuyorlar, sizleri peyderpey bırakacaklar, diyordu. Gerçekten de böyle oldu. Peki, neydi bu Türkeş’e karşı düşmanlığın sebebi, bunu Türkeş Bey de tam olarak bilmiyordu. Olsa olsa Evren’in sol kulvarda koşması, Amerika’nın Türkeş ve MHP’ye karşı olan tutumu. İhtilale bu şartla ışık yakması. Evren’in Türkeş’in yükselişini kıskanması, komplekse kapılması olarak sayabiliriz.” (S:168) şeklindeki ifadeleriyle meseleyi açıklamış ve Alparslan Türkeş’in öngörsünün daha sonra gerçekleştiğini de samimiyetler ortaya koymuştur. Av. İsmail hakkı Yılmaz da “Hedef Türkeş, siz figüransınız,” dedim Sadi Bey’e filan. “Siz çıkacaksınız.” dedim. “Bir sene, iki sene; çıkarsınız. Ancak Gençlik Kolları, Ülkü Ocakları, Eğitimciler kanalıyla bu işi Türkeş’e bağlayacaklar, örgütü burada arıyorlar,” dedim Şoke oldular.” (S:168) ifadeleriyle hem bizi teyit etmekte hem de Mehmet Doğan’ın “Hedefin Türkeş olduğu” şeklindeki ifadelerini desteklemektedir. Av İsmail Hakkı Yılmaz’ın anlatımıyla Türkeş’i kendilerinden habersi silahlı örgüt kurmuş gibi savcının tuzağına düşenler oluyor. Türkeş’e çık anlat ne varsa (S:171) diye çıkışanlar oluyor. Cezaevi psikolojisi tabi bu kişilere de can telaşına düşmelerinden dolayı pek bir şey demek olmaz. Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu bu durumu “siyaset zamanından gerçekleştirilememiş bazı beklentilerin yarattığı burukluklar, kırgınlıklar gün yüzüne çıkmıştı. İddianame ile karşılaşınca sarsıntı geçirenler oldu. Tereddüde düşen, itiraz eden oldu. Az da olsa Türkeş’e tepki gösterenler oldu. İdamla yargılanmanın ruh halini ancak yaşayan bilir.” (S:171) ifadeleriyle sade ve gerçek çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır. Cezaevinde yaşanılan bu tartışma ve kızmalar ülkücü hareketin beratından sonraki izleyeceği yolun temel taşlarını döşüyordu. Nitekim Ülkücü Hareket Taha Akyol, Yaşar Okuyan, Agâh Okta Güner, Namık Kemal Zeybek gibi ferdi kopuşların yanında Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları gibi kitlesel bir kopuş ile daha sonra başka başka nice kopuş ve ayrılışlara sahne olmuş Türkeş’in şahsında darbelerle ve hapislerle engellenemeyen Ülkücü hareketin iktidarı engellenmiştir.
1931 yılında Atatürk’ün isteği üzerine kendini fesheden Türk Ocağı 1944 yılında yeniden açılmış ancak 1960 yılına gelince ihtilali yapanlar tarafından tekrar ikinci kez kapatılınca Türk ocaklarının gençlik kolu üyeleri “Nuri Gürgür, Şerafettin Yılmaz, Ayvaz Gökdemir, Nevzat Kösoğlu ve başka arkadaşları 1961 yılının sonuna doğru Üniversiteliler Kültür Derneği’ni kurdu. Kuruluştan hemen sonra aralarına Acar Okan da katıldı. Fikir adamı ve yazar Galip Erdem de hepsinin ağabeyi olarak aralarındaydı.” (S:174) Üniversiteliler Kültür Derneği kendileri sırayla verdikleri seminerlerle bir çevre oluşturmuşlar ancak “Ne siyasi bir hedefleri ne de kitlelere açılma çabaları vardı.” (S:174) Sadece kendilerini ve ÜKD’ye seminerlere katılanları Türk Milliyetçiliği, tarih, sanat, edebiyat, fikir hayatı çizgisinde yetiştirmekle meşgul idiler. 1975 yılına gelince 1970 yılından beri kendileri ile görüşüp takdir eden Alparslan Türkeş’in isteği üzerine “Siyasi bir hedefleri olmadığını anlatsalar da derneği kapatmak zorunda kaldılar.” (S:175) Yine Türkeş’in ısrarlarıyla MHP’nin çeşitli organlarından görev almışlar ancak “Kültür adamlarının siyasetle uyuşamama açmazını onlar da yaşadı. Nevzat Kösoğlu milletvekili olduğu için kaldı; Şerafettin Yılmaz, Nuri Gürgür, Acar Okan, Ahmet İyioldu, ise 1978 ve 1979’da birer ikişer partideki görevlerinden buruk bir şekilde ayrılıp Alparslan Türkeş’ten uzaklaştılar.” (S:175) Paragraf başından beri bütün bu yazılanlardan iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi hep tekrar edilen “Milliyetçileri siyasi ortamda teşkilatlandıran ve ülkeyi yönetmek gibi siyasi bir hedefe yönlendiren MHP’nin lideri Alparslan Türkeş’tir.” cümlesinin doğruluğu ve ikincisi de “siyasetin adam öğütme yeri olduğu” bu yaşanılanlarla ortaya çıkmıştır.
Alparslan Türkeş ile 1978-1979 yıllarında aralarında oluşan kırgınlık ve ayrılığa rağmen Şerafettin Yılmaz’ın üstlendiği görevi Himmet Kayhan “Şimdi ihtilalden önce galip Abi’yle, Şerafettin Abi’yle, Nevzat Abiy’le rahmetli Türkeş arasında soğukluk dönemi yaşandı. İhtilale girdiklerinde o durumdalardı. Yani arada ciddi bir soğukluk oluşmuştu, kırgınlık vardı. Şerafettin Ab’'nin ihtilal sonrasında Ankara’da bu davayı omuzlamak için bir büro teşkil etmesi, tabi onu bilenler için onların yaptığı hareket çok daha derin bir manası var.” (S:175) şeklinde yazdığı kitabında ifade etmektedir. Bu tarafta dava açılmış ülkücülere sahip çıkmak savunmalarını üstlenmek, tutukluların ailelerinin ve kaçak duruma düşmüş dışarıdakilerin dertlerine derman olmaya çalışanlar varken diğer tarafta olanları da Ruhi Özbilgiç “Samimi olarak gene davayla uğraşanlar vardı, ama uzak duralım da bizim de başımız derde girmesin diyenler de vardı. Bir araya gelelim, bu işleri yürütmek mümkün olmadığına göre bari bir araya gelelim kahvede oyun oynayalım diyenler vardı. Ama ekseriyeti benim de başım derde girmesin idi. Bir dalga daha gelir biz de gideriz. Evlendik barklandık, çoluk çocuk sahibi olduk başımız derde girmesin psikolojisiyle hareket edenler ekseriyette idi galiba” (S:177) ifadeleriyle anlatıyor.
Av. Şehabettin Homriş yönetimindeki Necatibey’deki Hukuk bürosu ve Şehit Âdem Yavuz Sok. ¾ Kızılay-Ankara adresindeki Av. Şerafettin Yılmaz yönetimindeki Hukuk Bürosu dışında ceza davalarında uzman, tanınmış bir hukuk bürosunun da MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davsının savunmasını yürütmesinin faydalı olacağı düşülmüş birkaç hukuk bürosuyla da görüşülmüştür. Ancak hukuk büroları MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davsının savunmasını almak istemiyorlardı. Özel Hukuk Bürolarının bu davayı almak istemeyişlerini Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu “Davayı üstlenmeyişlerinin ifade edilen ve edilmeyen birçok gerekçesi vardı. Darbecilerin, MHP ve Ülkücülerle ilgili olarak kamuoyuna yansıyan düşmanca tavrı; askeri savcılığın basına da yansıttığı abartılı suçlamalar, iddianamenin boyutu, suçlama maddelerinin ağırlığı, çok sayıda idam cezası istenmesi, bütün toplumda olduğu gibi hukuk çevrelerinde de tedirginlik yaratmıştı.” (S:187) şeklinde açıklamaktadırlar. Av. Şerafettin Yılmaz da “Korkuyu ifade etmeksizin vakitleri olmadığını, böyle bir davayı götüremeyeceklerini, altından kalkamayacaklarını filan söylüyorlardı. Her seferinde başka bir gerekçeyle reddediyorlardı.” (S:188) şeklinde uydurulan mazeretleri sıralamaktadır.
19 Ağustos 1981 “O gün Mamak Askeri Cezaevi’ndeki Ülkücüler, saat 05.00 sularında sabah namazı için katlı. Çoğunu Zaten uyku tutmamıştı; namazlarını kıldılar. Akşamdan olmayanlar tıraş oldu. Kahvaltıdan sonra bayramlıklarını giyer gibi elbiselerini giyip kravatlarını taktılar; beklemeye başladılar. Neden sonra kapılar açıldı, ‘mahkemeciler’ diye isimleri okundu. Saat 07.00’de hazır olmaları emredildi.” (S:201) MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davsının başlayacağı gün Mamak Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan Ülkücüler sanki kurtuluşa ereceklermiş gibi, hür dünya ile temasa geçeceklermiş gibi, bayrama gider gibi hazırlanmışlardı. Uzun tutukluluk süresince kaybettiklerine uzak kaldıklarına kavuşmanın belki de gördükleri zülüm ve işkencelerden kurtulmanın sevinciyle. Ha şu notu da iletmekte fayda var. Abdullah Uğur kitap için yapılan röportaj sırasında Mamak ve diğer askeri cezaevlerinde tutuklu bulunan ülkücüleri anlatırken “Namaz kılmayan Ülkücü hatırlamıyorum” demiştir. Biz de daha sonra Bursa cezaevindeki ülkücüleri açık görüşlerde ziyaret ettiğimiz zamanlarda gördüğümüz sanki cezaevi değil de bir medreseye çevirmişlerdi. Herkes kendi üslubunca bir ders alıyordu. Kimi Kur’an okuyor, kimi Fıkıh çalışıyor, kimi tefsir, kimi dergilerde yazı yazıyor, kimi sanat dallarından birisine kaptırmış kendini resim veya başka bir el sanatları alanında becerisini icra ediyor, kimi okuyor, kimi kitap yazıyordu.
Mahkeme heyeti yerini almış Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının salona gelemsi bekleniyor. Tam kapıda göründüğünde salonda bulunan 532 kişi komut verilmiş gibi hemen ayağa kalkıyor (S:208). Arkadan bir ses “Korkm…” diye başlayınca salonda bulunan 587 ülkücü tutuklu, aileleri, avukatlar, görevli askerler, mahkeme heyeti bütün ayağa kalkıyor. İstiklal marşı okunuyor. Yaklaşık bir yıldır işkence ve zulme maruz kalmış bir kitle olan ülkücüler, Sadi Somuncuoğlu’nu dediği gibi Mamak’taki ilk ve tek toplu eylemini yapıyorlardı (S:211). “(O gün) gözyaşlarıyla, ürpertiler içinde, kızgın lav gibi püsküren İstiklal Marşı salonda gerçek zamanı dondurmuş, herkesi gerçek ötesi bir boyuta taşımıştı. İstiklal Marşı bittiğinde herkes bir başka âlemdeydi ve bir süre de dönmeyecekti.” (S:211) Ülkücüler o gün bir Zümrüdüanka gibi, bir Simurg gibi küllerinden yeniden doğmuştu. Bütün işkence ve zulme rağmen bir yıldır birbirlerini doğru dürüst göremeyen hücrelerde, kafeslerde tutulanlar komutla yapılamayacak bir yeknesaklıkla hareket etmişlerdi. “İstiklal Marşının okunmasıyla Sungu kuşu o gün küllerinden yeniden doğmuştu.” (S:212) Bütün Ülkücüler hep birlikte tek ağızdan haykırmışlardı, sizin zulmünüz bizi boğamaz. Ayağa kalkarak Başbuğa saygı göstermek zorunda kalmışlardı. Bu hareket organize bir hareket değildi. Sadece Ülkü Ocaklarında yetişen gençlerin aynı anda harekete geçen reflekslerinin eseriydi. Kim buna organize edildi derse bil ki Başbuğ’dan başka birini yüceltme art niyeti taşıyan birisidir. Kim buna Organize derse olayın boyutunu küçültme, basitleştirme derdindedir. Kaldı ki cezaevlerinde ayrı koğuşlarda, ayrı hücrelerde, ayrı kafeslerde tutulan Ülkücülerin bunu organize etmeleri mantığa da sığmaz. Tamamen içlerinden gelen bir duygu ve başbuğa duyulan saygı ile o anda cereyan eden bir husustur.
Daha sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası diye açılan davanın gerekçelerinin nasıl oluşturulduğuna çeşitli sol dergi ve gazeteler ile ulusal basından alınan haberler ile daha sonra yazılmış hatıratlardan yola çıkarak Dev-sol, Dev-Yol, Pol-Der gibi sol örgütlerin Ülkücüler ettikleri iftiralar, Pol-Der mensubu polislerin nasıl ülkücülere karşı sol adına silahlı eylem yaptığı ateş ettiği, Doğu Perinçek ve Aydınlık Grubunun MİT’in bir hücresi olduğu, isim vererek gösterdiği hedefler olan ülkücülerin öldürüldüğü, Aydınlık’ta yazı yazan Kurmay Albay Turan Çakıt’ın CIA ajanı olduğu ve CIA yetkilileriyle görüşürken yakalandığı vs bilgiler ile hazırlanmış olan iddianamenin nasıl ve kimler tarafından oluşturulduğunu göstermeye çalışmışlardır (S:224-242). “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası soruşturmasına giden yolun taşları, H.Fehmi Güneş’le işbirliği halindeki Pol-Der’li polisler ve Aydınlık gazetesi tarafından döşendi.” (S:242)
Hürriyet Gazetesinde uzun yıllar Okuyucu Ombudsmanlığı yapmış olan Gazeteci Faruk Bildirici’nin yazmış olduğu “Gizli Kulaklar Ülkesi” adlı kitaptan aktarılan Lokman Kondakçı ve Hasan Fehmi Güneş görüşmeleri ve bu görüşmelerde Lokman Kondakçı’nın bütün olayların emrini Alparslan Türkeş’in verdiğini itiraf etmesi halinde Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu kurucu başkanı iken 70 bin mark kumar borcu olduğunu ve eğer bu borcu öderlerse kendilerine Alparslan Türkeş hakkında bilgi vereceğini söylediği iddia edilmiş, bundan sonra Lokman Kondakçı ve Hasan Fehmi Güneş’in üç kez görüştükleri 30 Mart ve 10 Nisan 1979 tarihinde yaptıkları son iki görüşmenin MİT tarafından kayıt altına alındığı ve Bu görüşmelerde Lokman Kondakçı’nın söyledikleri alınarak MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası İddianamesine konulmuştur. İddia Namede Lokman Kondakçı “Siyasi cinayetlerin büyük bir bölümünün arkasında hareketin başı yer almaktadır.” dediği Hasan Fehmi Güneş’in anlamamış gibi tekrar ettirmeye çalışarak “Demek sağdan gelen öldürmelerden Türkeş’in mutlaka haberi vardır?” diye sorduğu, bu soruya da Lokman Kondakçı’nın “Tabii vardır.” (S:256) şeklinde cevap verdiği ifade edilmektedir. Faruk Bildirici bu görüşmeler üzerine Lokman Kondakçı’nın 12 Eylül’deki “MHP Davasın’da da hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmişti. MHP İddianamesinde Türkeş hakkında Kondakçı’nın anlattıklarına benzer ifadeler yer aldı.” (S:257) Lokman Kondakçı’nın 1979 yılında kumar borcunun ödenmesi karşılığında yapmış olduğu ihanet 12 Eylül 1980’de İddianameye girerek Türkeş’i ve Ülkücüleri suçlamaya neden olmuştur. Ama bu perde arkası gerçekler kamuoyu tarafından bilinmediğinden dolayı Lokman Kondakçı Doğruyol Partisi Samsun İl Başkanlığı yaptığı sırada bazı Ülkücü Devler tarafından kahraman gibi muameleye tabi tutulmuştur. MHP iddianamesinin 512. Sayfasında Lokman Kondakçı’nın “3 Mart 1981 tarihili sorgusunda yurtdışındaki mali örgütlenmeyle ilgili olarak ayrıntılı bilgi verdiği anlatılmaktaydı. Sanık olarak sorgulanan Kondakçı hakkında, kovuşturmaya yer olamadığına karar verilmişti.” (S:261)
Ergin Örgügören de Hicabi Koçyiğit, Ömer Tanlak gibi MHP ve Ülkü Ocakları içine sızdırılmış ajan istihbarat elemanlarıydı. Ergin Örgügören 1979 yılında tespit edilmiş ve MHP’den ihraç edilmesine rağmen (S:261) MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında mevzubahis edilmiş ve İddianameye girmiştir.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi İbrahim Çiftçi’nin sanık olarak yargılandığı davada 1979/175 Esas, 1979/380 Karar sayılı karda bir de suç duyurusunda bulunmuştur. Bu suç duyurusunda MHP Konya Milletvekili İhsan Kabadayı, MHP Genel Sekreter Yardımcısı Nevzat Kösoğlu, MHP Genel Sekreter Yardımcısı Yaşar Okuyan soruşturma açılması hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Bir müddet bekleyen Yaşar Okuyan hakkında herhangi bir işlem yapılmayınca 3.9.1979 tarihinde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığına verdiği dilekçesinde “Askeri Mahkeme’nin hakkında yaptığı suç duyurusu ile ilgili olarak Askeri Savcılığın bir değerlendirme yapmasını, değerlendirme sonucunda hakkında soruşturmaya gerek olmadığı kanaatine varılırsa tarafına acil olarak bildirilmesini, soruşturmaya gerek görülürse, dehal hakkında kanuni işleme başvurulmasını ve meselenin aydınlığa çıkarılmasını” (S:265) talep etti. “Savunmada, Soyer [Askeri mahkemenin MHP’nin üç yöneticisi hakkındaki suç duyurusu ve Yaşar Okuyan’ın 3.9.1979 tarihinde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığına verdiği hakkında işlem yapılmasını istediği dilekçesi] suç duyurusunu kasten işleme koymamakla suçlanmakta, ‘Suç duyurusu tarihinde iddia makamında bulunan şahsın sayın Nuretin Soyer, kovuşturma yapacak olan da Nurettin Soyer’di. Yaratılan MHP davasının mimarı’da sayın Nurettin Soyer’dir.” (S:266) diyerek Nurettin Soyer’in MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davsının olgunlaştırıcısı ve suçlayıcısı olarak 12 Eylül 1980’den önce sinden beri içinde bulunduğunu delilleri ve suçları da kendisinin oluşturduğunu ifade etmektedirler.
Sadi Somuncuoğlu’nun da savunmasında Zeki Kaman’ın 12 Eylül 1980 gecesi 02.30 da MHP Genel Merkez Binasını ihtilalden önce MHP’den tek kişinin hazır bulunmadığı halde arayan ve sahte belgeler ile bulunduğu iddia edilen silahları koyan timin içinde bulunduğundan bahsettikten sonra “İşte bu bant (Daha Önce bir MİT ajanının konuşmalarının kaydedildiği ve Somuncuoğlu tarafından NOTER’de güvence altına alınan Bant); Zeki Kaman bu timin elebaşısısıdır diyor ve maalesef bu Zeki Kaman ve bu timde görev alanların büyük kısmı Milliyetçi Hareket Partisi hakkında sorgulamayı yapan C-5’i, Savcılık Karakolu denilen C-5 teşkil etmişlerdir. 1978’de, açıklamalara göre MHP’ye tuzak kurmak teşkil edilen [ve MHP’ye sızdırılan] bir tim, 1978, 1979, 1980’de çalışıyor. 12 Eylül’den sonra vazifelerini sanki tamamlamak üzere de buraya intikal ediyorlar.” (S:269) Diyerek Zeki Kaman ve ekibi timin MHP ve Ülkü Kuruluşlar Davasına dayanak olacak suçları işlemede ve işletmede rol aldıklarını ancak 12 Eylül’den sonra da MHP yöneticilerini ve Ülkü Ocaklıları sorgulamada görevlendirildikleri izah edilmiştir.
“Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” kitabında Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu 12 Eylül Darbesini yapan Kenan Evren’in darbeyi yapmaktaki gerekçesini 1990 yılında yayınladığı hatıralarının 1. cildinde “eğer müdahaleden başka yol kalmadığından dolayı müdahale gerçekleştirilecek olursa, millet de buna inanmalı ve kabul etmeliydi.” (S:292) dayandırıyor ve milletin kabul etmesi gereğini de “27 Mayıs’ta olduğu gibi bir partiye dayanarak, ondan güç alarak değil, milleti arkamıza alarak, onun desteğini sağlayarak yapmamız gerekliydi.” (S:292) şeklinde izaha çalışmış ancak 27 Mayıs’ta CHP’den destek alan darbecileri eleştirirken kendisi de CHP’li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in oluşturduğu adli ve kolluk kollarına ait ekiplerden ve ABD’den destek almıştır. Millete dayanmayı sadece sözde kendini meşrulaştırmanın bir aracı olarak zikretmekten başka bir şey yapmamıştır.
Hiçbir suç kanunda tanımlanmamışken suç olarak sayılamaz ve bu fiili işleyenler de suçlu kabul edilemez ilkesi dünya hukuk tarihinin en önemli ilkesi iken 12 Eylül Darbecileri, askeri savcının Nurettin Soyer’in MHP Genel Merkez Binasında yakalanan silahların fotoğrafları diyerek sunduğu sahte delillerle MHP Yöneticilerini yargılamak için çıkarılmasını istediği kanun maddesi Milli Güvenlik Konseyi tarafından çıkarılmış ve MHP’liler bu kanuna istinat ettirilerek yargılanmışlardır. “Konsey’in MHP’nin, yan kuruluşlarla birlikte yargılanmalarına karar verecek kanaate sahip olmalarını sağlayan… Ulaşamadığımız bu resimler MHP’nin özel bir kanunla yargılanma neticesini getirecek kadar etkili olabilmiştir. Böylece MHP ve mensupları özel kanunla yargılanan yegâne grup olmuştur.” (S: 310)
“Aslında MHP’lilerin Ülkücü Kuruluş mensuplarıyla yargılanmaktan gocundukları yoktur.” (S:343) MHP savunması yapılırken itiraz gibi düşünülebilecek bir cümle gibi görünen bu cümlenin sarf edilmesinden asıl maksat bir hukuksuzluğu ortay koymaktır. Çeşitli Ülkücü Derneklerden toplandığı söylenen belgelerin MHP davası ile birleştirilerek Askeri savcılık ve Sorgu ekibi tarafından güdülen maksat; bulundukları yer itibarıyla bir suç ifade etmeyen ancak MHP Genel Merkezinde bulunması dolayısıyla suç olabilecek ve Ülkücü Derneklerin faaliyetlerinde MHP merkezinden yönetildiği intibaı vererek suçu güçlendirmeyi, ağırlaştırmayı amaçlamışlardır. Bu suretle de belki daha önce tanışmayan birbirlerini hiç görmemiş olan Alparslan Türkeş ve MHP yöneticileri Ülkücü gençler ile aynı davada birleştirilip yan yana mahkeme edilmişlerdir.
Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu “Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” adlı kitabın ilk bölümünde MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında yargılanan kişilerin ifade ve sorgularından yola çıkarak sorguyu yürüten Nurettin Soyer ve Zeki Kaman ekibinin ne gibi işkenceler yaptığı ortaya konulmaya çalışılmış. Daha sonra bu ekip tarafından hazırlanan iddianamedeki suçlamaların iddia makamının iddia ettiği gibi gerçekleşmediği müşterek savunma ve savunmalardan yola çıkarak çürütülmüş, iddiaların asılsızlığı ortaya konulmuştur. Daha sonra da Bu iddianameyi hazırlayanların tartışmalı geçmişleri ve TKP ve POL-Der mensubu oldukları Ülkücü davalar dışında yürütülmüş davalardaki tarafların ifade ve beyanlarıyla tespit edilerek MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasında kasıtlı ve sahte delil oluşturarak olmayan suçlara sahte belgeler düzenleyerek MHP Yöneticilerini ve Ülkü Ocaklıları mensuplarını suçlu göstermeye çalıştıklarını ispata çalışmışlardır.
“Özel Karakol’un Operasyonları” (S:366) başlıklı bölümde Nurettin Soyer’in iddianamede MHP Genel Merkezinde yapılan aramada elde edilen belgelerdeki bilgiler ile yapılan Türközü (S:368), Köstence (S:369), Abidinpaşa (S:370), Kartaltepe (S:371), Esertepe (S:371), Mamak-Misket (S:372), Şahap Gürler mahallesi (S:372) Ayvalı (S:373) çeşitli operasyonlarda yakalandığı iddia edilen silahların “daha [Balistik] rapor gelmeden silahların hangi eylemde kullanıldığı tayin edilmekte ve balistik raporun hangi olayları aydınlatacağı önceden bilinmektedir.” (S:371), cezaevindeki mahkûmlar sanki dışarıdaymış gibi yakalanıyor, genel merkezde sözkonusu operasyonlarda yakalanan silah ve kişiler hakkında bilgi verdiği iddia edilen yakalanan hiçbir belge olmamasına rağmen suç MHP merkezine yıkılmak istediği için iddianamedeki durum sanki MHP Genel Merkezinde yakalanan belgelerden isimleri tespit edilen yer ve şahıslara yapılan operasyonlardan bahsetmekteydi.
Kamu Sanığı olarak dinlenen Rasim Arslan (S:387) ve 65 yaşındaki Mehmet Pekşen (S:388) kendilerine C-5’te işkence yapıldığını, dikte edilen ifadeleri okuma bilenin el yazısıyla yazdığı okuma bilmeyeninkinin ifadesinin de C-5 deki polisler tarafından yazıldığı, askeri Savcı Nurettin Soyer’in karşısında da aynı ifadeyi vermeleri hususunda tembihlendiklerini ve eğer vermezlerse tekrar C-5 götürülecekleri eşlerinin getirilerek gözleri önünde onlara işkence yapacakları yönünde tehdit edildikleri, tekrar C-5 gitme korkusuyla savcılıkta da aynı ifadeyi verdiklerini hâkim karşısında itiraf etmişler ancak Ülkücülerin ve tanıkların işkence yapıldığı yönünde dile getirdikleri şikâyetlerini mahkeme heyetinden kimse işkence duymamıştır(S:390). Hatta işkence altında ifade verdiğini söyleyenler yalancı tanıklık yapmaktan tutuklanmışlardır. “Şevket Cankurtaran ve Musa Dağdelen sanık olarak gözaltına alınmış, yukarıda anlattığımız şekilde C-5 ve Savcılık tezgâhlarından geçmiş, başlarına gelmeyen kalmamış ama sonunda serbest bırakılmış kişilerdi. (…) Her iki tanık mahkemece yalan tanıklık suçundan tutuklandılar. Mahkemenin bu kararı yanlış bir karardı. Yalan tanıklık suçunun unsurları bu olaylarda yoktu.” (S:391) sanık olarak verdikleri ifadeleri mahkemede kamu tanığı olarak dinlenirken kabul etmemeleri dolayısıyla sahte tanıklıktan tutuklanmışlardı. Kitabın yazarları sanık olarak baskı altında işkence ile alınan ifadelerini mahkemede hâkim huzurunda kabul etmedikleri için tutuklanan bu kişilerin daha sonra mahkemece ilk ifadelerine dönmeleri için tutuklanmakla baskı altına alındığını ancak bu kişilerin ilk ifadelerinin işkence ve baskı altında alındığında ısrar ederek dönmediklerini bu yüzden de tutuklandıklarını ancak daha sonra beraat ettiklerini dile getiriyor.
Kitabın bu bölümünde “Delillerin Değerlendirilmesi” (S:408) başlığı altında Nurettin Soyer tarafından hazırlanmış iddianamedeki delillerin savunmadaki değerlendirmeleriyle önce delil oluşturulurken uygulanan baskı ve zulüm ortaya konulmuş, sanık ve tanıkların korkarak istenileni söylediği ve istenilen evrakı imzaladıkları, imzalatılan belgelerin okutulmadığı, hatta farklı belge ve işlem ifade edilmesine rağmen başka belge imzalatıldığı ortaya konmuş ve daha sonra “Fotoğraf Teşhis Tutanakları” (S:410) ile “Yer Gösterme Tutanakları” (S:412)’nın hazırlanışındaki yanlışlar, usulsüzlükler ve kasıtlı tutumlar örnekleriyle detaylıca ortaya konulmuştur.
MHP’de bulunduğu iddia edilen Ülkü Ocakları Belgeleri aslında MHP’de de bulunmamış ülkü Ocakları Genel Merkezinde de bulunmamıştı. Çünkü Ülkü Ocakları 25.02.1980 tarihinde 12 Eylül 1980 darbesinden 7 ay yaklaşık 15 gün önce aranmış ve Ülkü Ocakları Genel Merkezi evraklarına Emniyet Müdürlüğü el koymuş alıp götürmüştür. Bu konuda 12 Eylül darbesi sırasında ve evraklara el konulduğu söz konusu baskın sırasında Ülkü Ocakları Genel Başkanı olan Hasan Çağlayan “ derneğimiz 25.2.1980 tarihinde aranmıştır. Bu aramada bütün dernek evrakları ve dernek malzemeleri dernek binamızda bulunurken, ihtilalden sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nde bulunmasının bir komplo olduğunu doğrulamaktadır. (…) polis arama yapmış, bütün evrakları götürmüş zaten şubeye. Hatta bazı defterlerimiz yeniden noter kanalıyla çıkarmak mecburiyetinde kaldık. Çünkü defterlerimizin tamamı bir hafta önce şubeye götürülmüştü.” (S:426) diyerek mevzuu doğrulamaktadır. Eğer MHP’de çıktığı iddia edilen Ülkü Ocakları belgeleri gerçekten Ülkü Ocakları Genel Merkezinin belgeleri ise o zaman emniyet bu belgeleri geriye de teslim etmediğine göre götürüp MHP Genel Merkezine kendi elleri ile koymuş sonra da bulmuş numarası yapmıştır.
Askeri Savcı Nurettin Soyer daha sonra Kurulan Milliyetçi ülkücü dernekleri ve CKMP’nin MHP’ye dönüştükten sonra Türkeş’in çabalarıyla bütün milliyetçi parti ve dernekleri MHP ile birleşmeye veya ortak hareket etmeye yönlendirdiğini nihayetinde Atatürk’ün Türkiye sınırları içinde bir milliyetçilik öngördüğü Atatürkçülük’ten ayrı bir milliyetçilik anlayışıyla Turancılık davasını güttüğünü MHP ve Ülkücü derneklerin yayınlamış olduğu genelgeler Töre, Devlet, Bozkurt ve Ocak dergi ve gazetelerinde yayınlanmış yazılar ve milliyetçi yazarların yayınladığı kitaplardan çekilmiş “Milliyetçi Toplumcu” gibi ifade ve cümlelerle MHP’nin ve Ülkücülerin Nasyonal Sosyalist, Faşist, ırkçı olduğuna hükmetmeye çalışmışlardır. (S:433-437) Daha da ileri giderek “Türk milleti dışında bir de Türk ırkı olduğu görüşünden kaynaklanan nedenlerle düşünce ve politik konularda milliyetçilik görüşünü yayıp etkinleştirmeye çaba sarf etmiştir.” (S:435) diyerek Türk Ocaklarını ve dolayısıyla NHP ve Ülkü Ocaklarını suçlamış, Türk ırkı yoktur demeye getirmişlerdir. Bu konuyu daha sonra ele almış bir mütefekkir olan Durmuş Hocaoğlu “Türk Milleti” tabirinin daha geniş bir kavram olarak kültürel ve dini anlamları da kapsayarak Türk kültürü ile yaşayan başka kavimleri de içine alan bir ifade olduğunu, “Türk” isminin Türk ırkının Türk kavminin adının zamanla mana genişlemesi sonucu “Türk Milleti” şekline evrildiğini ifade etmiştir. Türk bir soy ve kavim olarak tarihin en eski kadim zamanlarından beri yadsınamaz bir gerçek olarak vardır. Ama Türk Milleti Türk kavminden daha geniş bir anlam ifade etmektedir. Türk milleti bu yüzden yok sayılamaz, kaldı ki Alparslan Türkeş ve Ülkücüler Türk Milliyetçiliğinin ırkçı değil kültürel bir milliyetçilik olduğunu defaatle söylemişlerdir. Aksini iddia etmeleri de mümkün değildir ki onların Turancılığı savunduğunu iddia ederken ırkçı savunuyorlar demek onların küçülmeyi hedeflediklerini, Türk milletini savunmadıklarını sadece Türk kavmini savunduklarını iddia etmektir.
Nevzat Kösoğlu savunmasında 1980 yılının başı olan Ocak ayından geriye doğru gidilen son 19 ayda 199 MHP yöneticisin vurulduğunu ifade eder. “Size bir liste sunuyorum. Bu liste 1978’in 5’nci ayından 1980 yılının başına kadar Milliyetçi Hareket Partisi il ve ilçe yöneticilerinden vurulanların listesidir. Beşiktaş’ta 11 yönetici, Bakırköy’de 18, Beyoğlu’nda 12, Beykoz’da 2, Eyüp’te 23, Eminönü’nde 2, Fatih’te 11, Gaziosmanpaşa’da 15, Kartal’da 24, Kadıköy’de 15, Sarıyer’de 1, Şişli’de 39, Üsküdar’da 2, Zeytinburnu’nda 16 olmak üzere toplan 199 MHP yöneticisi vuruldu.” (S:470) aslında bu MHP ve Ülkücüler yöneticilerini bir ordunun komutanı vurulur şehit düşerse ordu dağılır mantığı ile geride korumadıklarını, önde giden bir komutan edasıyla en önde tehlikenin hedefinde olduklarını gösteriyor. Aynı zaman da ne kadar korumasız olduklarını ve bütün tehditlere rağmen yöneticilik ateşten gömleğini giymekten kimsenin çekinmediğini de göstermektedir.
Sait Bilgiç Türk Milliyetçiliği tarihinin ve davsınsın her devrinde yargılanmış bir milliyetçi olarak iddianamedeki suçlamalara vatanın dayandığı temelleri tahrip ettiği gerekçesiyle “Doğmuş batmış bütün milliyetçi teşekküller, doğmuş batmış bütün milliyetçi dergiler itham edilmektedir.” (S:478) diyerek karşı çıkmakta ve bu derneklerde kurucu olan, dergilerde yazı yazan bazı kişilerin Atatürk’ün arkadaşı olduğu, onunla yanı sofraya oturmuş kişiler olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca 1944 Milliyetçilik-Turancılık davasında yargılanan Milliyetçi Türkçülerin delil yetersizliğinden değil de yürürlükte olan kanunlara aykırı sayılmadığı için beraat ettiklerini ve dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin suç teşkil etmeyeceğini savunmuştur.(S:479)
Baştan beri 12 Eylül’e nasıl gelindi, komünist militanların yapıp ettikleri ve MHP ve ülkücülerin verdiği karşılıklar anlatılarak ortamın vahameti ortaya konulmaya çalışılmış ve devletin etkisi ve tepkisiz hali gösterilmiştir. Nitekim zamanın Başbakanı Prof. Dr. Sadi Irmak’ın siyasal Bilgiler Fakültesinde vermiş olduğu konferansta sözüne başlarken kullandığı “Sevgili Türk Çocukları” hitabının protesto edilerek “Burada başka halkların çocukları da var” diye bağırılması karşısında ağlaması devletin durumu ortaya koyuyor. Savunma sırasında iddianamedeki devletin iki terörist örgüt arasında kaldığı şeklindeki bir bakışa itiraz edilerek “Böyle düşünenlerin temel yanlışı anarşi ve terörü iki taraflı bir hadise zannetmeleridir. Sanki, bir tarafta komünist ve bölücü teröristler, diğer tarafta da onlarla mücadele eden Ülkücüler var. Devlette iki terörist zümre arasında kalmış, düzeni korumaya çalışıyor. Türkiye’de hadise hiçbir zaman böyle cereyan etmemiştir. Anarşi ve terörün iki tarafı yok, tek tarafı vardır. Ülkücüler, komünist-bölücü ittifakından kaynaklanan şiddet hareketlerinin ilk hedefi olmuş, anarşi ve terörün öldürücü baskısı altında korunmaya çalışmışlardır.” (S:492) ifadeleriyle açıklamaya çalışmışlardır. Bu ifadelerden devletin iki terörün ortasında olmadığı gibi hiç var olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü modern ve medeni dünyada devlet şiddete maruz kalan vatandaşını korur ve şiddet gösterecek olanlara engel olur, şiddet uygulayanları da cezalandırır. Modern dünyanın aksine Türkiye’de devlet terörü teşvik ederek kendi iktidarlarının oluşmasını sağlayacak vasatın olgunlaşmasını sağlamış, ayrıca suç işlemeyen insanlar aleyhine Türkiye’nin her yerinde suç ve suç aletleri, suç delili ve belgeleri oluşturmanın yolunu tutmuştur.
İddianame en sonunda MHP ve ülkücü Kuruluşlar da “verilen görevin mutlaka yapılacağı, teşkilat, doktrin ve lider konusunda ödün verilmeyeceği, davaya girip de dönenin cezalandırılacağı tehdidiyle baskı ve heyecanın sürdürülüp teşkilatlanmanın sürekliliği sağlanmıştır.” (S:502) noktasına gelmiş ve halen tartışılan “lider, teşkilat, doktrin” mevzusunun çok katı bir şekilde uygulandığı hatta Alparslan Türkeş’in “Davadan döneni vurun ben dönersem beni de vurun” (S:503) sözüne istinaden Lokman Kondakçı’nın vurulduğu iddia edilmiştir. Ancak MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının ortak savunmasında bu iddia reddedilmiş ve Lokman Kondakçı’nın söz konusu davada huzurda soruları cevaplandırdığı ve kendisini Dev-Sol militanlarının vurduğunu söylediği hatta bu konuda Lokman Kondakçı’nın daha önce mahkemeye çıktığı ve ortak savunmada “Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1980/358 Esas sayılı dava dosyasından” (S:503) aynı beyanda bulunduğu ifade edilmiştir. Ayrıca Alparslan Türkeş’in “Davadan döneni vurun, ben dönersem beni de vurun” şeklinde söylediği bu sözün hamasi bir söz olduğu ve savcı tarafından davanın vahametini artırıcı bir unsur olarak dava dosyasına konularak kullanıldığı ifade edilmiştir. O gün askeri savcı Nurettin Soyer tarafından işlendiği iddia edilen suçların gerekçesi olarak gösterilen “lider, teşkilat, doktrin” ifadesi günümüzde MHP’den ayrılmak isteyenlerin kadrolarda yenilenme yapılması gerektiği, kendilerine parti yönetiminde yer bulamadıkları nedeniyle ileri sürdüğü kendilerinin ayrılma gerekçesi olarak sarılıp en kuvvetli gerekçe kabul ettiği bir ifade olmuştur. Yine savunmada Türkeş’in “Türkiye’nin Meseleleri” adlı kitabının arka kapağında “Emanet olan davayı kucakladım, hiç arkaya bakmadan tereddütsüz, hiçbir şeye aldırmadan yürüyorum. Hızlanıp koşmak gayreti içindeyiz. Koşacağız arkadaşlar. Bu davada beni takip edin. Herhangi bir sebeple ben düşersem bayrağı kapıp daha ileriye gidin. Dönersem vurun, davaya katılıp dönen herkesi vurun” (S:504) yazdığı için hakkında dava açıldığı, bilirkişi olarak görevlendirilen Ceza Hukuku Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in “… sözlerin sembolik anlam taşıdığı, sürdürülmekte olan davanın önemi ile böyle bir davaya insanın kendisini adaması için bu ifadenin kullanıldığı (…) bu cümledeki mananın derinleştirilmek ve intibalarını kuvvetlendirmek kastıyla sarf edilen sözler niteliğinde olduğu…” (S:504) şeklinde mütalaa edilmesi üzerine Kırıkkale Asliye Ceza Mahkemesi 1976/97 Esas, 1977/93 Karar sayılı dava dosyasıyla karara bağlandığını ifade ediyor.
Askeri savcının hazırlamış olduğu iddianamede ırkçı, faşist, silahlı çete kurmak gibi suçlamalar yapılan Alpaslan Türkeş ve MHP Yönetimi ile Ülkü Ocakları mensupları hakkındaki ileri sürülen suç nevinin uzun bir yargılamadan sonra esas hakkında yapılan 29 Nisan 1986 tarihindeki mütalaadan sonra değiştiği ve TCK’nin 146. Maddesindeki suçu işlediklerinin kabul edildiği ve bu maddeye göre cezalandırılmaları istenmiştir (S:506). Mütalaada “Sanıklar eylemlerinde, dini bir misyon uğruna, ilahi bir nizam tesis etmek, ilahi kaideler istikametinde bir toplum düzeni kurmak suretiyle Anayasa nizamımızın ilgası gayesiyle ve bunu gerçekleştirilmesinin kendilerine Allah’ın rızasını kazandıran bir aktif veya fiili mücadelenin, bu mücadelenin de bir cihad olduğunun şuuruyla ve bilerek ve isteyerek hareket etmiş olduklarından yüklenen suçun kasıt unsuru gerçekleşmiş bulunmaktadır.” (S:507) şeklindeki ifade ile MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının seyri Şeriat istemeye ve devletin rejimini dini yönde değiştirmek isteye dönüştürülmüştür. Kaldı ki Türkiye’de “şeriat isterük” diye sokaklarda bağıranlara bu dava açılmazken parti programında bu yönde herhangi bir ifade bulunmaz iken MHP Yöneticileri ve Ülkü Ocakları hakkında Şeriat devleti istediği suçlaması söz konusu olabilmiştir. Bu da bende iddia makamı tarafından söz konusu iddialı sözleri söyleyenlerin sözlerini yerine getirmesini mümkün görmediği halde hiçbir iddialı söz söylemeden yaşayan ülkücülerin yaşantısının daha samimi olduğu gerekçesiyle tehlikeli görüldüğünü yani söz’den daha çok fiillerin samimiyetinin dikkate alındığı intibaını bırakmıştır. Nurettin Soyer’in hazırladığı iddianamede MHP ve Ülkücü Kuruluşları faşizm ve ırkçılık yanında mütalaada İslami devlet istemek, devletin rejimi dini temelli değiştirmeyi istemek ve Şeriatçılıkla da suçlamasındaki tutarsızlığı ve tenakuzu İslam ve ırkçılık arasındaki zıt manadan yola çıkarak suçlamaların yersiz olduğunu izaha çalışmışlardır.
2 Ekim 1978 tarihinde MHP il Başkanı Recep Haşatlı ve oğlu Mustafa Haşatlı’nın öldürülmesi üzerine MHP Genel İdare Kurulu tarafından yayınlana basın bildirisinde sıkıyönetim ilan edilmesi ve Anayasanın öngördüğü devlet güvenlik mahkemeleri kurulması ve bir an önce seçime gidilerek hükümetin değiştirilmesini istemekten dolaya Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde Anayasanın 124. Maddesi ile Siyasi Partiler Kanunun 100. Maddesine ve TCK’nin 142/2 aykırı davranmaktan Askeri savcılık soruşturma (S:534) başlatmış Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1979/203 Esasında kayıtlı dosyaya görevsizlik kararı vererek Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesine 1980/1005 Esasına kaydedilerek göndermiş ve 22.01.1982 tarihinde beraat kararı verilmişti (S:535). Ancak 12 Eylül 1980 darbesinde garip bir durum ortaya çıkmıştı. “MHP yöneticileri, bir yandan anayasal bir müessese olan sıkıyönetim ilanını isteyerek Türk ordusunu idareye davet etmek suçundan, diğer yanda da aynı devletin anayasal nizamını zorla değiştirmeye teşebbüs etmekten yargılanıyorlardı!” (S:535) Devlet terörü önlesin demek de suçtu, devletin görevini ifa etmediği için kendi canını malını korumak da suçtu.
“Savcılığın gösterdiği 1110 tanığın dinlenmesine karşılık, Savunmanın gösterdiği 4000 tanıktan hiç birinin dinlenmediği, hiçbir keşif talebi kabul edilmediği gibi, parti binasında yapılan keşif sırasında yaptıkları taleplerinin de kabul edilmediği” (S:569) görülüyor ki askeri Mahkeme ve askeri savcılık peşinen MHP Yöneticilerini ve Ülkü Ocakları mensuplarını suçlu kabul etmiş, bunun aksini ispatlayacak her yolu kapatmış kamu tanığı olarak 1110 kişiyi dinlediği halde sanıkların gösterdiği 4000 tanıktan hiç kimseyi dinlemeyerek iddia ve isnat edilen suçları çürütecek her türlü bilgi ve belge yolunu karartmaya çalışmıştır.
Alparslan Türkeş’in zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e ülkücüler hakkında verdikleri kararlarda ihsası reyde bulundukları için 22 Ağustos 1979 tarihinde şikâyet ettiği Hâkim Vural Özenirler ve Ali Fahir Kayacan’ın görev yaptığı davanın düşmesi gereken 2 Numaralı Mahkeme yerine 1 Numaralı Mahkemeye verilmesi (S:567) de göstermektedir ki MHP davasında daha baştan peşin hükümlü bir mahkûmiyet vardır. Buna rağmen Mahkeme Askeri Savcı Nurettin Soyer’in hazırladığı iddianamede ki Ayasal nizamı silahlı çete kurarak değiştirmek seklinde atfettiği suçu kabul etmemiş ve suçun anayasal nizamı değiştirmeye yönelik değil de 313. Maddesine göre değerlendirilmesi gerektiği görüşünü savunuyor (S:582) ve kararını da bu suç üzerinden veriyor. Ancak MHP parti tüzel kişiliğinin suç olan çete yapılanması kapsamında olmadığı ve eğitim işlerinin de suç kapsamında olamadığı dolayısıyla Genel İdare Kurulu üyelerinden bazılarının ve eğitimcilerin beraatına de karar vermiştir. Çete kapsamında birinci kişi -silahlı teşekkülün tepe noktasında ve lider durumunda- olarak Alparslan Türkeş’in cezalandırılmasını istemiştir.
MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası asrın davasıydı, büyük bir davaydı, bu büyük davayı Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu “MHP ve Ülkü Kuruluşlar Davası’nda her şey çoktu ve karmaşıktı. Sanık sayısı çoktu, 587 kişiydi, dolayısıyla karakol, savcılık ifadeleri, mahkeme sorgusu çoktu, olay yeri incelemeleri, tutanaklar, savcının şahit olarak dinlediği yaklaşık 1000 kişiydi, –daha önceki sayfalarda 1110 kişi olarak verilmişti- onların ifadeleri çoktu. Dava kapsamında olay sayısı çoktu, olayların tarafı çoktu, ilişkileri karışıktı. İddianamesi 945 sayfadan oluyordu. Savcılık 197 klasör tutan belgeyi iddianamede kullanmıştı. Onların dışında 50-60 çuval dolusu belge vardı. Dava sonuçlandığı zaman dava dosyası 250 bin sayfalık bir hacme ulaşacaktı.” (S:609) şeklinde ifade ediyorlardı. Av. Şerafettin Yılmaz ise “Davaya nüfuz etmek de kolay değil. Bir kişi bir sanığın davasını alacak olsa bu sanık 1000 sayfalık iddianamede nerede, 250 bin sayfalık dava dosyasının neresinde? Bir avukatın bunu bulabilmesi mümkün değil, içinden çıkabilmesi mümkün değil, nasıl savunacak onu tayin etmesi de mümkün değil.(…) duruşma tutanakları 60 bin sayfayı geçmişti. Bir avukatın 60 bin sayfa okuyarak müvekkili hakkında suçlamayı tespit edebilmesi mümkün değil.” (S:609) Diyerek dile getiriyordu. “Davanın sonunda da 4 cilt ve 1454 sayfayı bulan ‘MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası Müşterek Savunması” (S:600) oluşmuştu. İşte bütün bu devasa dosya, klasör, evrak yığını arasından hazırlamış olduğu karteks ve fişleme sistemiyle çıkan ‘BÜRO’ydu, büroda çalışan ve kitap boyunca adları defalarca geçen gönüllü ülkücülerdi. Ayrıca bu dava 587 kişi ile başlamış eklemeler ve çıkarmalar yapıldıktan sonra 392 kişi ile bitmiş, eğer Bafra, Adana, Balıkesir-İzmir davaları gibi başka davalar da çıkarılmayıp ekli kalsaydı yukarıda ifade edilen rakamlar belki 2, belki de 3 kat daha artacaktı.
“Yıllar geçse de unutulmayacak günlerden birisi 29 Temmuz 1982 Perşembe günüydü. Muhsin Polat isimli sanık, duruşmada ansızın kalkıp ‘İtirafta bulunacağım’ dedi.” (S:662) Tabi ki Mahkeme Heyeti ve o zam orada buluna en üst komutan durumundaki General ‘mal bulmuş mağribi’ gibi sarılıyor mevzua, Savunma Avukatlarında Şerafettin Yılmaz salonda hemen söz alıp kalkarak spontane olarak itirafçı Muhsin Polat’ın işaret ettiği yerlerin araştırılmasını ister. “Bir gün Muhsin [Polat] diye bir çocuk ‘itirafta bunacağım” diye kalktı söz istedi. … Dedi ki ‘Ben Karşıyaka’daki silahların yerlerini, öldürülen insanların listelerini göstereceğim.’ Ben bunu anlatınca derhal kalktım söz istedim. Dedim ki; şu andan itibaren, ama doğaçlama olarak, ‘Şu andan itibaren kapılar tutulsun, hiç kimse dışarı çıkmasın ve derhal keşif kararı verin. Bu itiraf karşısında doğrultusunda doğru Karşıyaka’ya gidelim, bu sanığı da yanımıza alalım ve itiraf etmiş olduğu suç delillerini yakalayalım.’ Mahkeme de şok oldu, kabul etmek zorunda kaldı. … O zaman bir general genel komutan vardı orada. Genel komutan benim bu pervasız çıkışımdan çok etkilendi ve memnun olduğunu yüzünden görüyordum ve onlar da aslında tuzağa düştüler, bu keşfe karar verdiler.” (S:662-663) Mahkeme Hâkimi daha önce sanıklar ve sanık avukatları tarafından talep edilen veya şikayet edilen her şeyi reddettiği, duymazdan geldiği halde hemen yerinde keşif istemişti. Tabii ki yapılan keşifte gösterilen yerlerde bir tek kullanabilecekleri herhangi bir silah veya silaha benzeyecek bir şey bulamadılar. Av. Şerafettin Yılmaz aslında bu spontane çıkışıyla Muhsin Polat’ın işkencelerle kaybetmiş olduğu aklını kullanamamaktan dolayı masumane bir hastalık halinin neticesi mevzuu Darbecilerin ve Mahkeme Heyetinin tasarlamasını ve söz konusu yerlere silah koyarak sonradan yapılacak bir yerinde araştırma ile silah bulma oyunlarını bozmuş, önlemiş oluyordu.
Abdullah Kılıç MHP Eğitimcileri denilen ve daha sonra Gümrük ve Tekel Bakanlığında görevlendirilen kişilerin kendi imzaları ile alabilecekleri ölçüsünü kendisinin tayin edebileceği ücret hakkına sahip olmalarına rağmen hiç birisinin bu tahsisli ücretin tamamını almaya tenezzül etmediğini, bu kadronun Gümrük Ve Tekel Bakanı Gün Sazak önderliğinde kaçakçılığı önlediğinin anlatıldığı paragrafın sonunda Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu tarafından yapılan “bu yüksek ahlakı taşıyan bir nesildi. Ülkü Ocakları’nda bu insani ve ahlaki standartlar kendiliğinden yerleşiyordu. Ocaktaki seminerlerde Türk milli karakteri, İslam ahlakı anlatılıyor; insani, İslami bir ahlak seviyesi ortaya çıkıyordu.” (S:670) şeklinde yorumlamışlardır. Ancak bu anlatılanlar daha önce de farklı kitaplarda yazılmış ve farklı gruplara farklı hocalar tarafından anlatılmış fakat Ülkücülerin ulaştığı anlayış ve seviyeyi yakalayamamıştı. Bunun tek sebebi grup sinercisi ve grup samimiyetiydi. Bu olağanüstü sinercik ortama giren herkes kendisini o ortamın sihrine kaptırıyor ve tek düşüncesi o ahlakın kendisinde tecelli etmesi oluyordu. Yani İslam’ın topluca cemaat halinde yaşanmasında görülecek bir faydası görülmüş herkes birbirini kontrol eden ve grubun tasvip ettiği yaşantıya sevk eden etken olmuştur.
“Duruşma Salonundan” (S:629-677)başlıklı bölümden daha önce anlatılan bölümlerdeki anlatım tarzından biraz farklı olarak duruşma sololunda yaşanan insanlık dışı davranışlar, Mahkeme heyetinin tutumları, sanıkların bir biri arasındaki haberleşme ve muziplik tarzındaki mizaha kaçan şakalaşmaları, anlatılmış, “Savunma Avukatları” (S:678-694) Dava’nın Davsına katılmış Av. Şerafettin Yılmaz, Av. Galip Erdem, Av. Şerafettin Özdil, Av. Şehabettin Homrş, Av. Kaya Alp Kartal, Av. Sırrı Erkuş, Av Faruk Keskinkılıç, Av Mehmet Refet Eke gibi müdavim avukatların şahsiyetleri, fedakârlıkları, yaşadıkları ve savunma sırasındaki tutum ve davranışları ile davaya başlangıçta gelerek ve zaman zaman davaya katılıp takip ederek manevi destek veren diğer 350 civarındaki avukatın fedakârane davranışları anlatılmış minnet ve şükranla anılmışlardır. “Mamak Askeri Cezaevinde Yaşamak (mı?)” (S:695-729) başlığı altında da cezaevinde koğuşta yaşanılanlar, yemeklerin durumu, askerlerin yemeklere ayakkabı keçesi atmaları, sanık yakınlarının gözleri önünde karavanalara yerden avuç avuç taş, kum atmalar vs., bir yatakta 4 kişinin ancak genelde 2-3 kişinin yatması, aşırı disiplinin işkenceye dönüşmesi, koğuşa giren sineğin bir iki dakikada ter kokusu ve havasızlıktan bayılması koridor atılınca bir iki dakika içinde tekrar uçmaya başlaması, her an her saniye işkence yapılması vs. anlatılmıştır. Zaman zaman kitabın başında anlatılanlarla tekrar havası erse de mutlaka aralarında farklar vardır. Belki de bunca zaman Ülkücülerin hatıratlarını okumak bizi bazı olayları artık defalarca okumaktan kaynaklanan bir yanılgıya da sürüklemiş olabilir.
İçerdeki dirlik düzenin de dışarıdaki gibi teşkilat başkanlığı olarak gizli ve gayrı resmi devam etmesi de Ülkücüleri birbirine bağlayan ve yapılanlara karşı direnç göstermesine sebep oluyordu. Av. Şerafettin Yılmaz da buna işaret ederek “… mücadelenin içeride de hiyerarşik bir şekilde, birbirine bağlı olarak götürülmüş olduğunu ben gördüm. …. Dışarıdan gelen yardımlar belli bir sistem dâhilinde onlara kullanılıyor ve ihtiyaçları karşılanıyordu.” (S:716) Dışarıdaki hiyerarşik düzenin içerde devam etmesi insanların kuvvetli olduğu hissini besliyor, yapılan işkence ve zulme karşı dirençli kılıyor, belki de dışarıda aynı kişi aynı işkence ve psikolojik harp ile karşılaşsa yapılanlara bu kadar mukavemet gösteremeyecekti.
Kitapta Galip Erdem ve Av. Şerafettin Yılmaz’ın lider Alparslan Türkeş’e kırılmışlıklarının olmuş olduğunu görüyoruz. Ama ne mutlu ki Gali Erdem ve Av. Şerafettin yılmaz MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasına bu kırılmışlığı bahane ederek bigâne kalmamışlardır. Bir dava adamının kişisel kırgınlıklarını dava söz konusu olunca bir kenara koymayı becermişlerdir.
“Büro’nun Giderleri” (S:770) başlığı altında anlatılanlar bu büronun ve büroda çalışan başta Av. Şerafettin Yılmaz ve Av. Galip Erdem ile Av. Şerafettin Özdil olmak üzere herkesin büyük fedakârlıklar yaparak zamanlarının kahramanı olduğu anlatılıyor. Ancak böyle bir kitapta büro ile ilgili açıklamalarda iki büronun olduğu ve birinin ima yollu da olsa hukuki yetersizlik ve finansman sağlayamamak gibi sebeplerle kendini feshettiğinden bahseden yerler ve maddi yardım toplama ile ilgili isim ve adres bildirerek “o günün teşkilatından maddi destek görmedi” (S:770) ve “Yahu sattık biz o daireyi, ‘Ee parayı niye göndermediniz?’ Sizden sonra Türkeş Bey haber gönderdi. Tuğrul Türkeş’e verdik o parayı” (S:771) Ali Batman’ın anlattıklarından “gönderdiğimiz yardımların, rahmetli Türkeş tarafından beklediğimiz kadar iyi dağıtılmadığı kanaatine varınca bu sefer biz Anadolu’dan belli bölgelerden, Ali Güngör beylerle irtibatlı olarak, diyeli Antep’te filana, Trabzon’da filana, İstanbul’da filana; onlar bize hangi isimleri verdiyse her ay kısmen oralara çıkararak cezaevlerindeki arkadaşlara filan bir parça bir şeyler ulaşmasını temin etmeye çalıştık. O şekilde dağıttık, rahmetli Türkeş biraz ondan da rahatsız oldu. Daha sonra o rahatsızlığından dolayı ben buradaki görevimden alındım.” (S:773) İsmail Vayvaylı’nın anlattığı “Bahattin Ergezer dedi ki: Sen gençtin o zamanlar, bir takım şeyleri görmüyordun. Ben gözümle gördüm on milyon lira geldi o büro’ya dedi. Nerden dedim Almanya’dan dedi. Senin gözünle gördüğün o para, o büroya gelmek için yola çıkmış olabilir ama o büro’ya gelmedi, dedim.” (S:774) gibi olumsuzlukları ortaya koymak çok doğru değil. Zaten hiç kimseden yardım görmediği yazılıyor, hesap kitap yapılmadığı, Allah rızası için çalışıldığı, kendi imkânlarından ve maddi gücünden harcama yapıldığı ifade ediliyorken bu ifadeler daha o zaman cezaevinde iken ikiliklerin başladığına yorumlanır. Bir yerde ikilik var ise bu hiçbir zaman tek taraflı değildir, mutlaka karşıda bu ikiliğin bir tarafı vardır diye düşünülür.
Alparslan Türkeş ile ilgili olarak belki de sadece gerçekleri dile getirmek saiki ile yukarıdaki bilgileri verdikten sonra “Alparslan Türkeş’in Cezaevi Günleri/Dil Okulu, Mevki hastanesi” (S:782-811) başlığı altında önce Türkeş’in tutuklanması ve Dil Okulundaki tutukluluğu, diğer partili siyasi liderler ve bu siyasilerin Türkeş ve Ülkücülere bakışı, Amerikan belgelerinden ABD’nin Türkeş hakkındaki kanaati ve bakış açısı, İngiliz MI6 belgelerinden Türkeş’in İngiltere için neler ifade ettiği, yine Rus kaynaklarından Türkeş’e bakışları detaylıca ve gerçekçi bir şekilde çeşitli kaynaklardan aktarılmış ve her üç emperyalist ve Türk-Türkiye düşmanı ülkenin Türkeş ile ilgili düşüncelerini ortaya koymuştur. Ayrıca Türkeş’in Nükleer Enerji ve Nükleer Fizik üzerine olan ilgisi ve ABD, Almanya, İngiltere, Fransa’ya Nükleer fizik öğrenimi görmek üzere gönderdiği öğrencilerin eğitimi sonrası planladıkları, 1960 darbesi ve bu darbede görev alarak TÜBİTAK, Devlet Planlama Teşkilat, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Standartları Enstitüsü (S:786)gibi kurumları kazandırması, Mevki Hastanesinde yatışı, tedavisi ve buradan yürütülen çalışmalar, Dr. Selim Kaptanoğlu vasıtasıyla yurt dışına MISIR’a kaçırma ve sürgünde hükümet kurma, insan ve baba olarak Türkeş gayet açık bir şekilde ortaya konulmuştur.
“Raporu verecek askeri heyet toplam 13 kişiydi ve hiçbirinin vicdanı rahat değildi Alparslan Türkeş’in hapis yatmasından… Sonunda heyet toplandı. Sağlık nedenlerinden ötürü Türkeş Bey’in tahliyesi için karar aldık. Heyetteki on üç doktor subayın on üçü de onun tahliyesi için olumlu oy kullandılar. Türkeş Bey tahliye oluyordu” (S:809) İçlerinde 12 Mart döneminde sol eylemlerden yargılanmış doktorların da olduğu 13 doktor “cezaevinde yatamaz” raporu vermişti ancak Mahkeme heyeti bu rapora istinaden ilk önce tahliye kararı vermedi. “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası ve Türkeş’le ilgili bazı kararları hâkim heyeti vermediği gibi tahliyesine de onlar karar vermemişti. Alparslan Türkeş’in tahliye edilmesi için Baş Hukuk Müşavir Emekli Tümgeneral Muzaffer Başkaynak’a talimat verdiğini yıllar sonra, Basın Danışmanı Ali Baransel’e; Kenan Evren kendisi anlatmıştı.” (S:810) MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası başta açılırken nasıl hukuksuz açılmış ise Alparslan Türkeş’in tahliyesi de hukuk çerçevesinde olmadığı o gün bir siyasi figür olan Darbenin başı Kenan Evren’in talimatıyla olmuştu. Her taraf, her şey, her iş hukuka aykırıydı. MHP ve Ülkü Kuruluşlar anayasal düzeni değiştirmek için çete olmakla suçlanırken 12 Eylül ihtilalini yapanlar 1982 yılında anayasayı değiştirmişlerdir.
Av. Şerafettin Yılmaz bir büyük dava adamlığı sergileyerek Alparslan Türkeş’in benim savunmamı 250 avukat yapacak demesinden dolayı sırf liderin söz yere düşmesin diye Galip Erden İsmail Hakkı Yılmaz ve Şerafettin Yılmaz’ın yazdığı savunmaya Türkiye’nin değişik illerinden 250 avukatın imzasını alarak eklemiş ve mahkemeye öyle sunmuştur.(S:816)
Kitap üç bölümden oluşmaktadır diyebiliriz, birinci bölüm G-5 işkenceleri, ikinci bölüm Mahkeme salonu ve gidiş geliş işkenceleri, üçüncü bölüm ise Mamak Asker cezaevi koğuş, hücre, tabutlularında yapılan işkenceler.
“Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” kitabında müşterek savunma ve kişisel savunmalardan hareketle Nurettin Soyer’in hazırlamış olduğu iddianamede milliyetçilik suçunun MHP ve Ülkü Ocakları kurulmadan önce Osmanlı dönemine götürülerek Türkçülük akımının başladığı hatta ta neredeyse Türk milletinin tarihte var olduğu günden beri işlendiği, bazı kişilerin MHPye girdiği günden öncesinden beri suçlandığı, bazı kişilerin de MHP ve Ülkücü Kuruluşlardaki görevleri bittiği zamandan sonrasında cereyan ettiği varsayılan olaylardan dolayı iddia edilen suça Askeri Savcı Nurettin Soyer’in öngördüğü tarihten başlamak üzere topluca iştirak ettikleri yönünde suçlandıkları, suçun işlendiği zamanda görevinin olup olmadığına bakılmadığı gayet açık ve anlaşır şekilde ortaya konulmuştur. Devletin anayasal düzenini silahlı çete kurarak değiştirmek iddiası yukarıdaki sıkıyönetim istemekle suçlanmalarıyla tezat teşkil etmekle birlikte elde edilen silahların sayısının ordunun ve polis teşkilatının elindeki modern ağır silahları alt edebilecek sayıda ve kalitede bir modernlikte olmadığı, 587 kişinin yargılandığı MHP ve ülkücü kuruluşlar davasında yakalandığı iddia edilen 124 tabancanın anayasal düzeni değiştirecek silahlı çetenin bile hepsinin silahlanmasına yetmediğini göstermiştir.
“Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” adlı kitap her ne kadar 908 sayfa ile kalın bir kitap olmuşsa da Askeri savcının iddianamesinde savunmuş olduğu suçlamalara karşı Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının verdiği cevaplar ile yine bu konuda geçmişten günümüze dergilerde gazetelerde kitaplarda serdedilmiş fikirlerden, Ziya Gökalp, Atatürk, Osman Turan, Nevzat Kösoğlu vs. gibi milliyetçi düşünürlerden alıntılara yaparak Milliyetçilik, Ülkücülük, Cihan Hâkimiyet, Nizam-ı Âlem Ülküsü, İlay-ı Kelimetulla vs gibi Milliyetçi fikir sistemini oluşturan kavramlara açıklamalar getirdiği, kısaca Türk’ün var olmuş olduğu günden buyana yaşayan Milliyetçilik akımının ve 60 senelik MHP ile Ülkü Ocakları fikrinin bir özeti olarak hemen okunacak, okunabilecek bir fikri gelişim el kitabı olmuştur.
Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu’nun yazmış olduğu “Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” adlı kitap 12 Eylül 1980’den bu güne kadar farklı zaman ve farklı yerlerde farklı kişilerce söylenmiş ve tartışılmış ve doğrulanmış bilgileri kişilerin yazmış oldukları yerlerden alıntılayarak kronolojik bir akışla anlatarak MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasını MHP’li ve Ülkücü kişiler tarafından yorumlanması, MHP ve Ülkücülerin 12 Eylüle Darbesine karşı bakış açıları ve durumlarının tespiti mahiyetinde derli toplu ortak kanat ürünü bir kitap olmuştur.
Evet bu dava tıpkı kitabın yazarlarının yaptığı “Büro tarafını anlatmak” gibi “Daha bir çok bakış açısından yayın yapılmalı. hatıralar, bilimsel yayınlar, romanlar, hikayeler, senaryolar yazılmalı” (S:832) ve farklı tanıklılıklar farklı gerçeklikler de ortaya konulmalıdır.
Bu kitap bazı bilgiler istisna edilirse bir senaryo olarak filmleştirilerek o günlerin işkence ve zulümleri gözler önüne serilerek sinema sanatında da ülkü hareketin yaşadıkları inanmış bir ülkücünün bedenen imtihanını anlatan bir efsane başyapıt olarak yerini alacaktır.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

M. Metin KAPLAN

26 Şub 2024

M. Metin Kaplan’ın, henüz yirmi üç yaşında Bursa’da üniversite öğrencisi iken, tutuklu bulunduğu sırada, arka sayfasını tamamen “Ülkü Ocakları Sayfası” adı altında ülkücü yazarlara tahsis eden milliyetçi bir gazetede, 6.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

26 Şub 2024

Halim Kaya

26 Şub 2024

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

24 Şub 2024

Efendi BARUTCU

20 Şub 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Hüdai KUŞ

19 Eki 2023

Nurullah KAPLAN

20 Şub 2023

Ziyaret -> Toplam : 100,99 M - Bugn : 30874

ulkucudunya@ulkucudunya.com