« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

ŞEHİD-İ MUHTEREM ENVER PAŞA - 2

13 Ağu 2018

SONRAKİ YAZI

Sadık Ahmet

25 Tem 2018

HARBİDEN

      Efendi BARUTÇU

30 Tem

2018

ŞEHİD-İ MUHTEREM ENVER PAŞA

30 Temmuz 2018

“Osmanlı’nın son dönem aydınları inanmışlıkları ve inançları uğruna rahatlarını hatta hayatlarını verebilişleriyle gerçek ülkücülerdir. “Eğer bir nesil bir imparatorluğu kurtarmaya yetseydi o mübarek nesil birden fazlasını omuzlayabilirdi. Ama tarihin kanunu bu değildir. Ve onlar sönen kibritin son aleviydiler. Ve o kadar parlak ve coşkun, tarihin içinden aktılar. Yürekleri büyük insanlardı, hayalleri kadar, fedakârlıkları da gerçekleri aşıyordu. İşte Cumhuriyet, işte Türkistan milli mücadeleleri, işte Teşkilatı Mahsusa ve sayısız, isimsiz kahramanlar… Çanakkale’den Galiçya’ya, Medine’den Kudüs’e, Sakarya’dan Tanrı Dağları’na kadar her yerde oldular; Yemen’de kırıldılar, Sarıkamış’ta dondular, Irak Cephesi’nde tifodan, tifüsten öldüler ve hep dimdik yürüdüler. Onların bize bıraktıkları, cumhuriyet kadar değerli bu tavır, bu üsluptur. Onlar bir hilal uğruna batan güneşlerdi; bizim dedelerimizdi. Tarihimizin ve kültürümüzün bu yalçın kayalarını rahmet ve minnetle anıyoruz.”

Bu büyük kahramanlardan birisi de Devleti Aliyye’nin son yıllarında tesirli olan asker ve siyaset adamı Enver Paşa’dır. Enver Paşa’nın 1908'de Makedonya dağlarında 'Kahraman-ı Hürriyet' olarak yıldızlaşan hayat macerası, 4 Ağustos 1922'de, Türkistan'da Pamir dağları eteklerindeki Çegan tepesinde yiğitçe dövüşürken Bolşeviklere karşı yapılan bir çarpışmada üzerine açılan mitralyöz ateşiyle şehit olarak bitiyor.

“Enver Paşa evvela ve elbette ki kendi devrinin mahsulüdür. Ama Enver Paşa’yı bir gün bir efsane kahraman olarak ortaya çıkaran o devrin kurdelesi, daha Enver Paşa dünyaya gelmeden dönmeye başlamıştır yani bir tarihi şahsiyet olarak Enver Paşa yalnız kendi ömrünü sınırlayan yıların ve şartların değil, bu şartları hazırlayan daha önceki devrin ve oluşların da bir hasılasıdır. İmparatorluğun yapısında biriken iç ve dış etkiler, bu etkilerin harekete getirdiği olaylar, bu olayların toplum kişi ve ruhiyatında geliştirdiği oluşumlar, II. Meşrutiyetin ve onun en aktif unsurlarından biri olan Enver Paşa’nın hem zuhuruna hem hareketlerine, elbette ki müessir oldular.”

“Enver Paşa Osmanlı son neslinin simgesiydi. Onlar, Türk tarihinin belki de en ağır ve zor bir çeyrek yüzyılının sorumluluğunu omuzlayıp hayatlarını, avuçlarında bir kor yığını gibi taşıyarak yaşadılar. Başarılı olamadılar; hatta, koca Devlet-i Aliyye onların kollarında can verdi ama, Cumhuriyet de onların kollarında doğdu. Ülkücüydüler; Her zaman, uğrunda can
verecekleri bir iddiaları oldu; coşkun yaşadılar ve gerektiğinde gözlerini kırpmadan ölmesini bildiler. Yüz binlerce şehit veren başka hangi nesil yaşamıştır?

Yükselişin olduğu gibi çöküşün de kahramanları vardır. Bunların hayatı daha destansı ve trajiktir. Çöküşün kahramanları en büyük fedakarlıklarla ve sarsılmaz imanlarıyla, nice yıkılmalar ve acılar bahasına, sonunda hayatlarını öne sürerek görevlerini yapanlardır ve Enver Paşa’nın neslinde bu insanlar o kadar çoktur ki bu kahramanların varlığıyla imparatorluğun çöküşünü birlikte izlemek şaşırtıcıdır ve insanı isyana götürür.

Her türlü hayat mutluluğunu feda ederek, sonunda hayatını pazara sürerek yapılan bu mücadelelere bu eşsiz insanlara rağmen Devlet-i Ali Osman’ın çökmesi haksızlık gibi görünür…

Bu insanları değerlendirmek de kolay değildir, bunlar çöküşün kahramanıydılar, yürekleri dağ gibi idi; Hayalleri de öyle… Asla küçük düşünmüyorlardı. Yüce devleti kurtarmak için, her biri imparatorluğun uzak köşesinde can teslim ederken, hayalleri sadece Turan’ı kurmak değil, bütün bir İslam alemini Batı’ya karşı ayağa kaldırmaktı. Yani, ülkesi ve devletiyle kendisini kurtarabilmek için ateşlere atılırken, bütün Müslüman dünyayı kurtarmayı düşünüyor ve bunun heyecanı ile sarsılıyorlardı. Büyük düşünmek, büyük rüyalar görmek, büyük yürekli olmak, büyük zamanların tezahürleridir; Halbuki bunlar çöküyorlardı ve çökerken bile yüreklerinde ve kafalarında bu büyüklükleri terk etmiyorlardı.”

Türkiye’de kendisini Kemalist, Milliyetçi, Liberal, Solcu ya da İslamcı olarak tanımlayan hemen her kesimin, konu 1908-1918 yılları arasına yani çöküş 'an'ına gelince aynı refleksi göstermesi ilginçti:

'Enver Paşa ve İttihatçılar, koca İmparatorluğu batırmışlardı. Almanya'nın emperyalist emellerine alet olmuşlar, şiddet, darbe ve entrikayla devleti ele geçirip bir oldu bittiyle I. Dünya Savaşına girmişlerdi. Enver Paşa, Sarıkamış'ta gereksiz bir harekata orduyu sürüklemiş ve 90 bin askerimizin telef olmasına neden olmuştu. Maceracı, hayalperest ve diktatörlük heveslisi biriydi. Sonunda savaş bitince hepsi ülkeyi perişan halde bırakıp Almanya'ya kaçtı'. vb.vs...

Büyük bir imparatorluğu kaybetmiş olmanın nedenlerini, ekonomi politik boyutlarını, felsefesini, jeopolitiğini, psikolojisini, sosyolojisini düşünmeyen, analiz etmeyen ve her kötülüğü kişilere, gruplara, iç ve dış güçlere, ya da aynı anlama gelmek üzere kadere bağlayan bakış açısının en somut ve uç örneği, bu konudaki ittifakla sergileniyordu. Eh, bu kadar kesin bir icma olduğuna göre, bizlere de ezberleri tekrarlamak düşüyordu.

Altı yüz yıllık bir mutlak otorite olarak 'Devlet'in dışında ortaya çıkan ilk politik irade olarak Jöntürk hareketinin anlamlı bir iktidar aracına dönüşmesi, 1906 kongresinde Enver Bey ve arkadaşlarının katılımıyla söz konusu olmuştu. Saray içi paşalar çekişmesinin ya da batılı ülke konsolosluklarının kullanmaya çalıştığı bir aydın muhalefeti durumundaki Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetinin, çapının çok ötesinde etkili olan bir siyasal partiye dönüşmesi asker olarak Enver Bey’in ve sivil olarak da Talat Paşa’nın sayesinde mümkün olmuştu.

Devlet Cihazının, yeniden millete açılmasıydı söz konusu olan. Bu sürece yol açan esas saik ise, yaklaştığı iyice belirginleşen büyük çöküntünün harekete geçirdiği saklı dinamikler ve reflekslerdi. Devletin ve milletin içindeki dağınık ve küskün sağduyu, çöküşün ayak seslerini hissedince sahnede olan en teşkilatlı ve dinamik bir harekete el atıp yeniden kurgulayarak sürece el koymuştu. İttihat Terakki hareketi, en genel anlamda çok cepheli ve çok vecheli yapısıyla işte bu iradenin adıdır.

Devletin ve vatanın birliği, güvenliği, güçlenmesi, yenilenmesi, ortak amaçtı. Ama bunun- hemen hiçbirinin muhtevası hakkında etraflıca malumat sahibi olmadığı Kanun-i Esasi'nin ilanıyla sihirli bir şekilde gerçekleşeceğine inanılıyordu. 'Devlet'in, batılı büyük devletlerin insafına esir düştüğü bir vasatta, İttihat Terakki'nin tecrübesiz ama idealist, sert ama rasyonel müdahalesine teslim olması kaçınılmazdı. Devlet aklının son temsilcisi olarak II.Abdulhamit'in düvel-i muazzama'ya dönük ana siyaseti, yani Almanya ile ötekileri dengelemek, İttihat Terakkinin de kaçınılmaz çizgisiydi. Bu manada Abdulhamit'i tahttan indirenler, sadece onun yerine geçti ve kaçınılmaz sonun yok oluş olmasını engelleyecek bir görkemli direniş teşkilatlandırdı. “Abdülhamit Osmanlı'yı ayakta tutmaya çalışıyordu, İttihatçılar ise yere düşen büyük bir kütleyi can havliyle ayağa kaldırmaya çabalıyorlardı ama altında kaldılar. Gönül isterdi ki Abdülhamid'in ihtiyatlılığı ve bilgeliğiyle “İttihatçılar”ın gençliği, coşkusu, enerjisi bir araya gelsin. Olmadı işte.” Çünkü tarihte geç kalmışlığın askeri olmayan sebepleri, askeri bir tarım imparatorluğunun üzerine çökerek felç etmişti. Bu şartlarda yapılabilecek olan en anlamlı şey, II. Abdulhamit ile başlayıp Mustafa Kemal ile noktalanan dönem boyunca yapılmış olandı; yani çöküşü düşmana pahalıya ödetmek ve elde tutulabilecek olanı sonuna kadar tutmak. II. Abdulhamit ve Enver, pahalı ödetilen bir bedel yarattı ve bu sayede Mustafa Kemal, elde kalan üzerinden yeni bir sayfa açtı.

Bütün bu objektif şartların içinde Enver'in ve İttihatçı önderliğin 'günahları'nı bulup çıkarmak ve tüm olan biteni onların sırtına yıkmak, sadece vefasızlık değil, bugünde gerekli olan bir iradenin boğulması manasına geliyor. Vefasızlık, çünkü bütün hayatlarını çöküşü engellemek için harcayan ve karşılığında ne maddi ne de manevi olarak 'hiçbir şey' almayan bir neslin şahsında bizatihi adanmışlık, fedakârlık, cesaret, haysiyet ve savaşçılık mahkûm ediliyor...

İsmet İnönü hatıralarında Enver Paşa için diyor ki; "Enver Paşa, şahsi meziyetleri ile iyi bir asker, iyi bir subay, iyi bir insan olarak, toplumun kusur olarak bildiği unsurlardan, insanın tasavvur edemeyeceği kadar nasibi olmayan bir tiptir. Asker vasıfları bakımından vazife sever, çalışkan ve korku nedir bilmez müstesna kahraman olarak, askerliğin aradığı ölçülerin en yukarı seviyesinde yer almıştır".

Lübnanlı Emir Şekib Aslan diyor ki “Enver Paşa, Allah’ın yarattığı kullar arasında sır saklamaya en muktedir olanlardan biriydi. İçini dışına vermemek, sır saklamak hususunda olağanüstü kudreti vardı. Bu kabiliyette, hiçbir kimse Enver Paşa’ya eş olamazdı. O kızdığı vakit parlayanlardan ve bu hallerde bile hesapsız ölçüsüz söz söyleyenlerden değildi. Hele kızdığında kimsenin ayıbını ortaya atan ve ona lanet okuyan ve kaba saba konuşan biri değildi. Bütün hayatı boyunca onu yakından tanıyanlar bile onun sövdüğünü veya ağzından çirkin ve kaba bir sözün çıktığını duyan olmamıştır.” (Devam Edecektir. Kaynakça yazının en son bölümünde yer alacaktır.)

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

17 Ağu 2018

Enver Paşa Sarıkamış harekâtı ile Turan seferine çıktığı iddiası ise külliyen yalandır. Bu harekatta Enver Paşa’nın Rus işgalinden kurtarmak istediği; Kars, Ardahan, Sarıkamış ve Artvin şu anda sınırlarımız içerisindedir.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

28 Haz 2018

Nurullah KAPLAN

22 Haz 2018

M. Metin KAPLAN

13 Şub 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 38,34 M - Bugün : 14015