« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Babalar Günü

, 17 Haz 2019

SONRAKİ HABER

Çakırcalı Mehmet Efe

, 18 Kas 2013

18 Kas

2013

YILDIRIM GÜRSES

01 Ocak 1970

Yıldırım GÜRSES 21 Ocak 1938 yılında dünyaya gelmiştir. Babası Ziraat Bankası memurlarından Nasuhi Bey ve annesi Müeyyet Cevriye hanımdır.
Yıldırım bey’in babası Nasuhi Bey çok güzel ud çalmaktadır. Özellikle dini musikide sesiyle etrafındakileri büyülüyordu. Ablası Cahide hanım da güzel sesiyle aile eşrafı biraraya geldikçe ud ve kanun refakatinde fasıllar geçiyorlardı, bu da küçük Yıldırım’ın ilk müzik eğitimi oluyordu. Bu arada şarkı söylemeyi, usul ve uslubü öğreniyor ve biraz da kanun çalıyordu.
Babası Yenişehir’e tayin olunca ilkokul eğitimine burada başlıyor. Babasının işi sebebiyle tekrar Bursa’ya dönüyorlar. 7 Yaşında ilk konserini veriyor ve bu konserde söylediği parçayla (Geçti Sevdalarla Ömrüm, İhtiyar Oldum Bugün) müzik hayatına başlamış oldu.
Tahsiline Çelebi Mehmet Ortaokulu ve Bursa Ticaret Lisesiyle devam etti. Bu arada Lise döneminde Türk Musikisi Cemiyetin’de çalışmalara başladı. Aynı dönemde Ticaret Lisesinde konserler vermiş ve burada rahmetli hocası Faruk ÜSKÜDARİ’nin yönlendirmeleriyle girdiği bu yolda çok gelişmeler kaydetmiştir.
Babasının emekli olmasıyla birlikte Yüksek tahsil yapmak üzere Ankara’ya yerleştiler. Eğitimine Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde devam etti ve bu üniversiteden mezun oldu. Bu arada türk ve batı müziği dersleri aldı.
1959 yılında Ankara Devlet Opera imtihanına girdi ve Türkiye birincisi oldu. Opera’da 7-8 ay çalıştıktan sonra ayrıldı ve TRT sınavını yine üstün başarıyla kazanarak çalışmalarına burda devam etti.1962 yılında kendisi gibi TRT ses sanatçısı olan Ayla Gürses’le evlendi.
Radyodaki çalışmaları sırasında bestecilikle uğraştı. Sadettin KAYNAK’ın eserlerini ezberleyip ve yorumlarını yapmaya çalıştı. Sonunda ilk şarkısını besteledi. klasik üslupta, rast makamında, curcuna usulünde “İÇİME HEP HÜZÜN DOLUYOR” adlı şarkısıyla besteciler arasındaki yerini almak üzere ilk adımını attı. Ardından sesini geniş kitlelere duyurmasını sağlayan “GENÇLİĞE VEDA” adlı şarkısını besteledi. 26 yaşında ismi ünlenip radyodan ayrılıp İstanbul’a yerleşti. Sahne çalışmaları (Ankara Lunapark Gazinosu, İstanbul Kazablanka Gazinosu) başladı.
1965 yılında Hürriyet Gazetesinin Türkiye’de yaptığı ilk Altın Mikrofon yarışmasında 297 Batı Müziği yarışmacısı arasında tek Türk Musikisi Sanatçısı olarak 20 kişilik türk ve batı müziğinden oluşan çok sesli orkestrasıyla en büyük ödüle hak kazandı ve böylece Türk Sanat müziğinde çok sesliliğe geçiş dönemini başlatmış oldu.
Altın Mikrofon’daki bu başarının ardından Yıldırım Gürses, çalışmalarına hız verdi. Sanatçı popüler müziğin en önemli isimlerinden biri haline geldi. “Son Mektup”, “Mazideki Aşk”, “Bir Kırık Kalp”, “Bir Garip Yolcu”, “Sonbahar Rüzgârları” parçaları ile başarı yakaladı.
80'lerin başında Ajda Pekkan ile birlikte “Affetmem Asla Seni” ile yeni bir hamle yaptı. Aynı albümde yer alan “Dertliyim Arkadaş” ve sonra çıkan “Eller Eller” ile “Gül Dudaklım” sanatçının ses getiren şarkıları oldu.Sanatçının diğer önemli şarkılarından bazıları şunlardır;Mevsimler Yas Tutup Çöller Ağlasın, Liseli Kız, Çal Kanunum Çal, Mazideki Aşk.Aynı zamanda Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı isimli şiirinin sanatçı tarafından yapılan yorumu çok beğenilmiştir. Yıldırım Gürses’in önemli bestelerinden biri “İçime hep hüzün doluyor” sözleriyle başlayan Rast makamındaki şarkısıdır.
Sanatçı, bestekar Yıldırım Gürses’in 30'a yakın albümü ve 350 bestesi bulunmaktadır
1971 yılında çok sevdiği oğlu Yıldırım Beyazıt dünyaya geldi. Bu önemli olay Yıldırım GÜRSES’in müzik dünyasında yeni bir hız almasına sebep oldu.
1980 yılında TRT’de Türk Hafif Sanat Müziği ile ilgili orkestra notalarını yazdı ve koro da şeflik yaptı. (1)
Yine 80' li yıllarda Hoş Sada Albümü ile Türkiye’de en çok satan albümler arasında yer aldı ve çok başarılı konserler verdi, ayrıca sanatçı Emel Sayın ile birlikte Neşe-i Muhabbet Müzikalini gerçekleştirdi, müzikal Yıldırım Gürses’in bestelerinden oluşmaktaydı, müzik direktörü de Yıldırım Gürses’ti. Bu müzikal de yine Türkiye’de yıllarca rating rekorları kırmıştır.
1986 yılında kendisi kurucu ve başkan olmak üzere ekibi ile birlikte MESAM’ı kurdu ve böylece Türkiye’de ilk kez bestekar ve söz yazarlarının haklarını koruyan Türkiye Musıki Eseri Sahipleri Meslek Birliği adı altında bir meslek birliği kurmuş oldu.
.1.2 Hocaları
- Musa KUMRAL
- Hıfzı VURTOP
- İzzet GERÇEKER
- Saadet İKESUS
- Mithat AKALTAN
- Edip AKTUGAN
- Hidelgo (2)
1.3 Türk Sanat Müziği Hakkındaki Düşünceleri
Klasik Musikimizin en orijinal şekilde icra edilmesi gereğine inanır, gelecek kuşaklara kutsal bir miras bırakılmasını ve çok büyük bir titizlikle otantik olmasını istemiştir.
Türk’ün ruh yapısındaki dinamizmden ötürü Def, Daire, Kudim ve Bendir’in ön planda olmasını savunur, ayrıca bu sayede geniş halk kitlelerinin klasik musikimizle ilgileneceğini ve seveceğini düşünürdü. Türk Sanat Musikisini milli kültür olarak kabul eder ve mutlaka doğru şekilde icra edilmesini kendisine bir kural haline getirmiştir.
Yabancı menşeli müzikler, klasik müziğimizin orijinal icra edilmemesinden kaynaklanan boşluktan ve hatalardan dolayı yurdumuzda bu kadar geniş yer tutmuş ve arabesk ismiyle birlikte farklı kültürün temsilcisi olmuştur. Geniş kitlelerden taraftar bulduğu içinde kendi müziğimizin yerine geçmeyi başarmıştır. Bu biraz da bestecilerimizin ekonomik kaygılarından ileri gelmiştir. (3)
1.4 Hakkında Çıkan Makaleler
1.4.1 1962’de Evlendi
1962 Yılında Ankara Radyosu’nda çalışan ses sanatçısı Ayla GÜRSES’le evlenen Yıldırım GÜRSES, “Hamd olsun, dünyada mutluluğu yakalayan ender insanlardan biriyim” diyor. (4)
1.4.2 Yıldırım Gürses ve Melekleri
Yıldırım GÜRSES Büyük Efes Otelindeki programını büyük bir başarıyla sürdürürken, kendisine “Meleklerim” adını taktığı vokalistler ve eşi Ayla GÜRSES yardımcı oluyor. Müzik dolu saatler yaşatan GÜRSES’i sanatçı arkadaşı Atilla ARCAN da bir an olsun yalnız bırakmıyor.
1987 Fuarına mutlaka katılmak istediğini söyleyen Yıldırım GÜRSES “İzmir’liler Sanata ve Sanatçıya değer veren insanlar” diyerek duygularını dile getiriyor.
Çok Sesli Türk Müziği’nin ünlü sanatçısı Yıldırım GÜRSES her akşam Büyük Efes Oteli’nde İzmir’lileri büyülüyor. Hayranlarıyla hasret giderdiğini belirten sanatçı “Geçen yıl İzmir Fuarı’na katılamamıştım bunun üzüntüsünü içimde hissettim. Ama şimdi mutlulukların en büyüğünü yaşıyorum. Çünkü İzmir’liler beni hiç yalnız bırakmıyor” şeklinde konuşuyor. Yaptığı birbirinden güzel besteler ve söylediği şarkılarla yıllardır dinleyicilerinin gönlünde taht kuran Yıldırım GÜRSES eşi Ayla GÜRSES ve “Meleklerim” adını verdiği birbirinden güzel üç vokalisti ile İzmir’de “Hoş Seda” rüzgarı estiriyor. Büyük Efes Oteli Meyhane Gece Kulübü’nde her akşam müzik ve sanat dolu saatler yaşatan GÜRSES bu yılki fuara katılmak istediğini belirterek “Fuar tekliflerini bu sene çok iyi değerlendireceğim. İzmir’liler gerçekten sanatçıya ve sanata değer veren insanlar” diyor. (5)
1.4.3 Bu Aşk Bitmez
Türk Sanat Müziği’ne değişik yorumlar getiren Yıldırım GÜRSES ile eşi Ayla GÜRSES arasındaki aşk görenlere parmak ısırtıyor. İlk günlerde olduğu gibi birbirlerine sevgi ve saygı duyduklarını söyleyen GÜRSES çifti “Bu aşk bitmez” diyorlar. Bu güne kadar aralarında en küçük bir tartışma dahi çıkmadığını, görenlerin beraberliklerine parmak ısırdığını” söylüyorlar. (6)
1.4.4 Placido DOMİNGO ile Luciano PAVAROTTİ’nin Türk yorumu
Seyirci Karanlıkta bir an sustu. Artık vücutların çırpınışlarının yerini kalplerdeki çarpıntı almıştı. Çünkü, sahne üzerinde bir mucize belirmişti. Yıldırım GÜRSES fantastik vücudu ile küçük adımlarla mikrofona ilerledi. Placido DOMİNGO ile Luciano PAVAROTTİ’nin Türk yorumu.
Sesi bir patlama, bir volkan, bazende bir fırtına gibiydi. Kendi kendime soruyorum, Fellini niçin halen onun yoluna çıkmamış diye.
Les Visiteurus Du Soin (7)
1.4.5 Cumhurbaşkanı Özal, Sanatçıları Kabul Etti
Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL, dün Türk Sanat Müziği sanatçılarını kabul etti. ÖZAL, kabul ettiği sanatçılar arasında bulunan Yıldırım GÜRSES’e, uyguladığı zayıflama rejimini önerdi, “Ama önemli olan, kilo verdikten sonra tutabilmek” dedi. Yıldırım GÜRSES, Mustafa SAĞYAŞAR, Nusret ERSÖZ, Ahmet ÖZHAN, Serap Mutlu AKBULUT, Ayla GÜRSES ve Zekai TUNCA’nın bulunduğu Türk Sanat Müziği sanatçıları, ÖZAL’ı göreve başlaması dolayısıyla kutladılar. ÖZAL, dün hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Başkan Vekili Cengiz KOSTAKOĞLU ile Dünya Enerji Konferansı Türk Milli Komitesi üyelerini kabul etti. ÖZAL, kabul sırasında TEK Genel Müdürü Muhittin BABALIOĞLU’na “Dünya Bankasından kredi alın, kısa vadeli borçlarınızı erteleyin, üretimi arttırın, o zaman zam yaparsınız” dedi. (8)
1.4.6 Ödülleriyle Birlikte
Bu güne kadar 500’ün üzerinde ödül alan GÜRSES bu ödüllerini evinin en güzel köşesinde yaptırdığı özel dolapta koruyor. GÜRSES “Bu ödüller için yıllarımı harcadım şeklinde konuşuyor. (9)
Cezayir’de sahneye çıkan Türk sanatçı grubu, büyük ilgi görürken, Cezayir Gazeteleri, ekibimiz için övgü dolu cümleler kullandı. Ekipte bulunan sanatçılar gündüzleri bol bol gezdiler…
1.4.7 Cezayir’i Büyüledik
Nejma 3 Em Uluslararası Dostluk Forumu’nda konser veren Yıldırım GÜRSES ile İstanbul Gelişim Orkestrası ve Oya Bale-Dans grubu Cezayirlilerin büyük ilgi ve beğenisini topladı.
Cezayir’in başkenti Cezayir’de yapılan Nejma 3 Em Uluslararası Dostluk Forumu’nda konser veren, Türk Sanat Müziği sanatçısı Yıldırım GÜRSES, Cezayirlileri büyüledi. İstanbul Gelişim Orkestrası ve 12 kişilik Oya Bale-Dans Grubu eşliğinde, sahneye çıkan Yıldırım GÜRSES, Amfi Tiyatroyu dolduran seyirciler tarafından, dakikalarca ayakta alkışlandı.
Daha önce Emel SAYIN, Ajda PEKKAN ve Yüksel UZEL’in konser verdiği Cezayir’de ilk kez konser veren Yıldırım GÜRSES ve Hoş Seda ekibi, halkın büyük ilgisini üzerine çekti.
Yıldırım GÜRSES’in Afrikalıları feth ettiği konser, basında çok olumlu eleştirilerle yer aldı. Horizon Gazetesi, Yıldırım GÜRSES’i “Hiç dinlemeyen alkışlarla büyüklüğünü kanıtlayan enerjisi hiç tükenmeyen dev adam” şeklinde tanımladı. Konserine gösterilen ilginin, kendisine büyük mutluluk verdiğini söyleyen Yıldırım GÜRSES “Cezayirli seyirciler, ilk kez Çok Sesli Türk Müziği dinlemelerine rağmen, bizden biri gibi can kulağıyla dinlediler. Kendimi bir ara TÜRKİYE’de zannettim” dedi. (10)
1.4.8 İlker ŞATANA’nın Yıldırım GÜRSES’le Yaptığı Röportajı
Yıldırım Gürses : “Musiki Allah’a Müteallik Olduğu vakit hayırlı olur”
- Yıldırım Bey, yaşamınızı kısaca öğrenebilir miyiz?
- Ben Bursa’da doğdum babam Bursa’da Ziraat Bankasında müdürlük yaptı. O tarihlerde aynı zamanda başka bir meşguliyeti vardı. Dini Musikiyle uğraşıyordu. Kendisi aynı zamanda hafızdı. Profesyonel olmasa dahi mevlitlere giderdi ve çok güzel Kur’an ve Ezan okurdu. Yani açıkçası, ben doğduğum vakit kendimi musikinin içinde buldum. Bunun yanında çok güzel ud ve keman çalardı. Klasik Türk Müziğini çok iyi bilirdi. Tasavvuf Musikisini bilirdi. Dolayısıyla ben evimde adeta bir konservatuar eğitimi gördüm. Ablamın sesi güzeldi. Evimizde zaman zaman oturur, klasik Türk Müziğinin güzelliklerinden hep beraber okur ve dinlerdik. İlk orta ve lise tahsilimi Bursa’da tamamladım. Bu ara Bursa’dayken, Musa Efendinin de talebesi oldum. Kendisi müftü yardımcısıydı. Aynı zamanda 3-4 dil bilen fevkalade ilim ile teczid edilmiş bir zatı muhteremdi. Tasavvuf musikisine adımımızı Dini Musikiyle attık. Zaten işin özü de bu. Nasıl batının klasik müziği kiliselerden doğdu ise Camilerden ve Tekkelerimizden Milli Musikimiz doğmuştur. Babam çok saygın bir insandı. Aslında ses, bize 3-4 göbekten intikal etmektedir. Babamın babası İsmail Hakkı Ankara, kendisi Çanakkale’de şahadet mertebesine erişti. İnanılmaz güzellikte bir sesi olduğunu söylerdi babam. Hatta Harbiyede talebeyken sabah ezanlarını okurmuş.O ara Yıldız Sarayında Abdülhamit Han, tabiki şimdiki gibi trafik ve gürültü olmadığı bir dönem o güzel sessizlik içinde dedemin sesini duymuş, çeşitli yerlerden bir takım güzel sesli hafızlar getirilmiş. Hayır aradığım bu değil demiş. Sonrada dedemi bulmuşlar.
Daha sonraları dedem sarayın muayyen günlerinde sarayın özel atı gelir ve dedemi alırmış. Dedemde sabah ezanlarını özel günlerde de öğlen ve bayram ezanlarını okurmuş. Daha sonra Çanakkale’de şahadet mertebesine ulaşmış. Babam Ezan-ı Muhammedi’ye Hafız Sami’den öğrenmiş. Beraber Caminin şerefesine çıkarlarmış. Önce Hafız Sami sonra babam okurmuş. Hatta peynir şekeri vardır bilir misiniz? O küçük peynir şekerlerini her okuyuşta sesi daha güzel çıksın diye ağzına atarmış Hafız Sami Bey. Dolayısıyla mütedeyyin çok aklı başında bir cemiyette yetiştik. Bursa çok güzel bir şehir. Şimdi o dünyanın en güzel yerini katlettiler. Suyu, yeşili, insanlarıyla harikulade bir şehirdi ve ben hatırlarım Ramazan günleri inanılmaz güzellikte olurdu. O tarihlerde başlı başına bir olaydı Ramazan.
- Günümüzde icra edilen Türk Müziği hakkında ne dersiniz?
- Vallahi günümüzde Türk Müziği icra ediliyor mu? Önce onu sormak lazım. Biliyorsunuz şu anda çok iğrenç lafları, güfteleri, sözleri, Musikisiyle bize ait olmayan tam manasıyla batının iğrenç modeli olan bir müzik yapılmakta. Medyada bu kabil müziklere çok yer vermektedir. Çünkü ucuzdur. Düşünebiliyor musunuz? “Ebabil bir kuştur sözünden dönen…” diye böyle iğrenç bir güftenin işlenmesi gene bu diğerlerinin yanında çok halim selim kalıyor. Daha ne laflar, ne güfteler, ne saçmalıklarla çocukların, genç nesillerin beyinlerini tahrip ediyorlar. Bunları kalkıp bu şekilde yayınlayan, sanki gerçek müzik buymuş gibi Türk gençliğini rahatsız eden camiaları suçluyorum. Türk musikisi ise son derece büyük bir duraklama içerisindedir. Farkındaysanız besteciler küstürülmüştür. Üretim durmuştur. Bunun yanında solistler büyük enflasyon halindedir. Türk musikisi çingenelere, homoseksüellere, belden aşağı insanlara teslim edilmiştir. Eğlence dünyasında darbukatörler sıra sıra gelmektedir. Herkes kendi nefsinin kavgasını yapmaktadır. Devlet Halk dansları bile o güzelim folklörümüzü bırakmış çifte telli ile, çingene tarzı oynamak zorunda kalmıştır. Bu da Türk Musikine yapılmış hainlikten başka bir şey değildir. Benim kanaatime göre de Kültür Bakanlığı da bu işe sahip çıkmamaktadır. Operalara 300-400 milyar ödenek ayrılan Kültür Bakanlığından 30-40 milyar Türk Musikisi’ne ayrılması bile fazla görülmüş onlar tarafından kaldırılmıştır. Belgeler elimizdedir.
Bunları anlamak çok güç, Milli Musikimizi terennüm eden makamıyla, ritmiyle ve ifadesiyle İslam Türk sentezi içerisinde bestelenmiş olan devlet bakanlığının himayelerinde yapılan Türk Müziği Çocuk şarkılarını da yok etmişlerdir. Ve ilaveten, bazı batı misyonerleri de bize cephe almışlardır. Hatta yasaklananların bir tanesinde “Söyle bana Ayşe nine Anadolu nerededir” diyor.
Ayşe nine diyor ki “Köylerinde sezan varsa her köyünde ezan varsa beş vaktinde ezan varsa orası Anadolu”dur. Şimdi içinde geçen ezan kelimesi yüzünden bu şarkıyı yasakladılar. Aslında bana kalırsa Türkiye’deki maddi değil manevidir. Manevi boyutlu bir enflasyon yaşıyor Türkiye. Çocuklarımıza verilecek en güzel mesaj musikiyle olacaktır. Musiki insanın gönlüne giden en kestirme yoldur. Cenab-ı Hak dünyayı ikili bir düzende yaratmıştır, alternatifsiz değil. Dünya alternatif üzerine yaratmıştır. Farkındaysanız artının eksisi, gecenin gündüzü, sabahın akşamı, hayrın şerri vardır. Bunların hepsinin birbirine muvazenesinden dolayı kainattaki organizasyon ayakta durmaktadır. Dolayısıyla Cenab-ı Allah meleklerin karşısına şeytanı vermiştir. Buna göre her şeyin hayrı ve şerri olduğuna göre musikinin de hayrı ve şerri vardır. Musikinin şer olduğu hakkındaki hadislerin doğru olduğuna inanmıyorum. Ve ilaveten, musiki Allah’a müteallik olduğu vakit Allah’a müteallik olan her şeyin ben hayır olduğu gibi hayırlı olacağı kanaatindeyim. Mesela içki içerken de yanında kavun, peynir yiyorlar, burada kavun ve peynirin günahı ne? Dolayısıyla gerçek musiki insana kötüyü değil iyiyi verir.
- 80’li yıllardan sonra piyasada pratiğine rastladığınız İslami sesli yayıncılık hakkında düşüncelerinizi alalım.
- Bazı insanlar İslam’la teşerrüf etmeden önce kendini uçurumlardan aşağı yuvarlayarak ibadet etme yolunu seçmişlerdir. Bu da bir ibadet ve inanç yoludur. Bu işi gerçekleştiren çocuklarımız, bir şey öğretmediği halde kendi düşünceleri içerisinde , etraflarına mesaj verme düşüncesiyle içinde doğan doğal bir duyguyla Allah’a müteallik bir musiki yapmaktadır. Batı musikisinde organizasyona kulakları alışmış olan gençlerimize artık bizim musikimizin tonları ve icra tarzı hafif gelmektedir. Yani davula, orga, armoniye alışmış olan genç nesil sadece bir ud ve tamburla bu müziğe duydukları vakit onlara yavan gelmektedir.
Bu bakımdan çocuklar eğer armoniyle, bastla davulla böyle bir müzik yapıyorlarsa, hele bunun içerisinde vermek istedikleri güzel mesajlar varsa bunun yanlışındaki suçu çocuklara değil bize yıkmak lazım. Çünkü biz, çocuklara kadar ulaşıp gerekli eğitim veremedik ki. Çocuklar kendi yollarıyla ibadeti araştırıp gerçek yolu bulmak üzereler. Bu çocuklar bizim kardeşlerimiz ve inançlı çocuklar. Himaye altına alınmaları gerektiğine inanıyorum. Bu bakımdan ben bu delikanlıları kutluyorum. Sakın ha bu çocuklara aman efendim İslam müziği batı türü aletlerle olur mu demeyin. Orada verilen mesaj önemlidir ve tekrar ederim ki Allaha müteallik olan her şey hayırlıdır. Gönül ister ki kardeşlerimize sahip çıkalım. Bunlara daha güzelini yapma yollarını gösterelim. Kayıtlarıyla aranjmanlarıyla şiirleriyle yapısıyla birlikte. Hatta bestecilik yapılarıyla da güzel şeyler yapılsın istiyorum. Ve işlenmişlerdir. Tolerans çok önemlidir. Namaz kılarken, oruç tutarken, hacca giderken vs. her şeyin başında niyet esas alınır.
- Manevi enflasyondan bahsettiniz bunu biraz açar mısınız?
- Efendim, ben tekrar tekrar söylüyorum Türkiye’deki enflasyonlar dalgalanmalar senelerdir yanlış eğitimin bir sonucudur. Biz çocuklarımızı mekanik bir şekilde sadece matematik fizik veya İngilizce öğretmek için uğraşıyoruz. Sevmek denilen o en güzel duyguyu ki Cenab-ı Allah kullarını yaratırken kendinden koymuş olduğu tek sevgidir. Ve insan sevdiği oranda kemaliyete ulaşır. Acaba verebiliyor muyuz? Bizim gibi ibadet eden gence ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Yoksa matematik fizik geometri nasılsa öğrenilir. Ancak çocuğa güzel huyları 3-5 yaşında öğretirsek zannediyorum o çocuk faydalı olur. Hemen misal vermek istiyorum.Benim küçük bir yeğenim var. Fevkalade matematik ve fizik bilgisi var, girdiği imtihanlarda da çok yüksek puan tutturdu. Geçenlerde kendisine bir şey dedim. Bana dedi ki “saçmalama” şimdi bu bende şu çağrışımı yaptırdı. Keşke yeğenim 100 puan almasaydı da Türk milli kültürüne uygun konuşma tarzını öğrenseydi.
- İsterseniz birazda sosyal ve siyasal meselelerden bahis açalım. Türkiye’nin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Sorunuza bir anımla başlayarak cevap vermek istiyorum. Geçmiş yıllarda bir Amerika gezimde şöyle bir olaya rastladım. Kitap-ı Mukaddes, Amerika’da pek çok büyük şirketlerin, büyük mağazaların kataloglarında yer alıyor. İşte Cola şu kadar, Ayran şu kadar diye. Bu katalogları Amerika’da birçok yer Kitab-ı Mukaddesleri basanlara bastırır. Bunlarla katalogun içerisine kendi fikirlerini eklerler. Şöyle bir yazı gördüm. Ben: “Dikkat sarıklılar geliyor” Fatih Sultan Mehmet’in çok çirkin bir resmi vardı üzerinde. Diyor ki: “Farkındaysanız Türkler ne vakit tehlikeli bir şekilde ekonomik, sosyal ve kültürel alanda ayağa kalksalar Hıristiyan alemi için çok büyük bir tehlike oluşturmuştur”. Mesela Türkler bu alanlarda ayağa kalkmış, koskoca Doğu Roma İmparatorluğunu yıkmış. Eğer Fatih Sultan yaşasaydı Batıyı da yıkacaktı. Dolayısıyla bunların hücumları Batıya değil Batının dininedir. Bunlar Hıristiyan düşmanlarıdır. Onun için biz Türkleri Ortak Pazara mı alacağız? Kafalarına ne sokacağız bunların. Türklerini ve İslamiliklerini nasıl unutturacağız? Filmlerle mi? Kitaplarla mı? Gazetelerle mi ulaşacağız? Ne ile ulaşacaksak ulaşacağız, bunların o değerlerini unutturacağız. Ve bu adamları batının potasında eriteceğiz. Yoksa “Türkler geliyor, Sarıklılar geliyor” başlığı altında bir yazı bu adamları okumuştum. Bende çok büyük tesir yaratmıştı. Yani adamlar kısaca bizim ayağa kalkmamızı istemezler.
Türkiye birliğe, kardeşliğe, sevgiye ve anlayışa ihtiyacı vardır. Artık Alevinin, Sünni’nin, Tarikat erbaplarına saygı gösterilmesi lazımdır. Ben her şeye saygı gösteriyorum. Herkesi inançlarında serbest bırakacaksın, laiklik budur kardeşim. Alevilerin Cem evlerinde yapmış oldukları müziğe saygı duyuyorum ve seviyorum. Bu bağlamda, Cerrahileri de Melamileri de, Mevlevileri de seviyorum. Bunlar bizim kültürümüzün birer parçaları. Biz Osmanlı mozaiğiyiz. Yani karşı çıkmak demek onu yok etmek demek değil midir. Saygı duymak, en önemlisi hoşgörüyle bakmak gerekir.
Türkiye’nin en büyük davası fanatiklik. Ben ABD’ye de gittim, Avrupa’ya da gittim. Bizim futbol maçlarındaki gibi şeyler görmedim. Kısa bir süredir böyle kepaze sözleri işitiyorum. Döner bıçaklarıyla maça gidiyorlar. Nedir kardeşim derdin? Kime bu düşmanlık? Gene aynı yere geliyorum. Biz Türk halkına okullarda fizik kimya öğretiyoruz. Ey öğretmenler, ey milli eğitim bakanı, çocuklarımıza sevgiyi, saygıyı, İslam olmayı, Türk kültürünü öğretin. Türkiye’nin kurtuluşu için başka bir reçetesi yok. Laiklik nasıl bir kavramdır anlamıyorum. 18 yaşına kadar, sen çocuğa diyorsun ki senin akli ehliyetin yok, ticari ehliyetin yok. Ama sen Allah seçiminde laiksin. Hangi okulumuzun arkasında bir camii vardır. Gidin bakın Amerika’da her okulun karşısında bir kilise vardır. Gittiğim oteldeki çekmecelerden hep incil çıktı. Hangi otelimizin yatağının kenarındaki çekmecesinde Mealli Kur’an vardır. Bunu koysan yobaz derler sana. Ben Türkiye’de gericilikle suçlandım çoğu zaman.
- Yıldırım Bey çok teşekkürler.
- Ben de teşekkür ederim. Okuyucularınıza sevgi ve saygılarımı sunarım.Allah kolaylık versin.(11)
1.4.9 Sanat Dünyası Bir Devi Kaybetti
Eğlence dünyası demiyorum, Magazin Dünyası hiç demiyorum ama sanat dünyası gerçek bir sanatçısını kaybetti. Sanatçı etiketini her anlamda hak eden, bu alemin ucuz kullandığı bu unvandan utanan Yıldırım GÜRSES’i ebediyete yolcu ettik.
Her kaybedişin ardından anılar anlatılır ya. Ben yakın geçmişteki bir anımı anlatmak, sizlerle paylaşmak istiyorum.
Birkaç ay önce gazetedeki işimi bitirmiş evime dönüş yolundaydım. Radyolar arasında “zap” yaparken günün yorgunluğunu attıracak müzik arama telaşındaydım. Bir sohbete rastladığımda hemen durakladım, ses tanıdıktı. Yıldırım GÜRSES, radyo Tatlıses’de söyleşi yapıyordu. Programın yöneticisi olan Nur Hanım Yıldırım Ağabey’e sanat dünyasıyla ilgili sorular yöneltirken gelen telefon bağlantılarına da cevap veriyordu. İçimden bir ses Yıldırım GÜRSES’i arayıp özür dilemem gerektiğini söylüyordu. Araç telefonumla programa bağlandım. Türk Sanat Müziğinin bu önemli sesine olan saygımı ve sevgimi iletirken önemli olduğunu sandığım şu sözleri söyledim.
“Sizden, sizin gibi gerçek sanatçılardan özür diliyorum. Çünkü biz sizlerin kıymetini bilemedik. Sizlere gereken ilgiyi göstermedik. Bizim için vitrinde yer alan sansasyonel isimler önemli oldu. Lütfen bizi affedin. Aylar var ki yüzünü görmediğim durup dururken böyle bir vicdan muhasebesi yapmak, aslında benim garibime gitmişti. Ama dedim ya içimdeki ses öyle bastırmıştı ki bu itirafı yapmak zorunda kalmıştım. Beni bütün nezaketiyle dinleyen, kendisine söylediğim sözleri büyük olgunlukla karşılayan Yıldırım GÜRSES’in karşılık cümleleri ilginçti. Ona en kısa zamanda söyleşi için tekrar buluşacağımızın sözünü verdim. Daha sonra ise Yıldırım GÜRSES’le yapılmış bir söyleşimiz yayınlandı. GÜRSES kırgındı.Yaptığı işe saygı göstermeyen herkese, özelliklede basına, biraz da piyasa müzikleriyle kirlenmeye neden olan dinleyiciye.Türk müziğine hizmet verirken hayatını vakfeden bu insan, yaptıklarıyla yeni nesile ulaşamamıştı. Çünkü yeni neslin Türk müziği adına, alt yapısı yoktu. Yıldırım GÜRSES adındaki bir devi yitirdik. Sadece yakınları değil müzik dünyası da bu kaybedişe ağlamalı. Bizler, yani magazinle uğraşan gazeteciler, televizyoncular. Reyting getirmiyor diye sözlerine kulak vermediğimiz öyle çok değerli insan var ki, Onları kaybettikten sonra değerlerini anlasak bile bunu hitap ettiğimiz kişiye anlatamıyoruz. Bu vicdan azabı bizim cezamız aslında. Bugün Yıldırım GÜRSES, yarın adını şu anda bile hatırlamadığımız bir başkası. Sanat dünyasındaki değerli insanlar kayboldukça, biz gaflet uykumuza devam ediyoruz. Nereye kadar? Hepsi bitene elimizde tek değer kalmayana kadar.
Eğlence sektörü dediğimiz dünyada, iyilerin arasına karışan bir avuç çapulcuyu dinliyoruz. Onları alkışlayıp, yüreğimize kabul ediyoruz. Sonra eğlendiğimizi sanıyoruz. Aslında bizimkisi vakit geçirmek. İçinde sanat değeri olmayan piyasa şarkılarıyla avunmak. Sanatsal değeri olan, içinden müziğin ilmini taşıyan eserleri ve icracıları dışlamanın ne kadar büyük bir hata olduğunu anlamak için daha vaktimiz var. Ama süre daralıyor. Gecikmiş bir itirafın sözleri sizin için ne anlam ifade ediyor bilmiyorum ama kendi adıma yaptığım gazetecilik çelişmiyor. En azından vicdan azabım büyük değil…(12)
1.4.10 Arzular Hayal Oldu
İSTANBUL – Popüler müziğimizin kalelerinden birini daha kaybettik. Yıldırım Gürses, geçtiğimiz cumartesi günü, geçirdiği bir kalp rahatsızlığı sonrası aramızdan ayrıldı. 21 Ocak 1939 tarihinde Bursa’da başlayan ve tamamen müziğe adanmış bir ömür, 18 Kasım’da sona erdi… Aslında, pek de fazla sayılmayacak bir yaşta, 61 yaşında. Bir Türk Müziği şarkıcısı olarak ünlenmiş ve neredeyse hep böyle biline gelmiş Yıldırım Gürses’in, geniş kitlelerce tanınması, Hürriyet’in düzenlediği birinci Altın Mikrofon yarışmasına denk gelir. Türk Popu’na katkısı anlatılamayacak kadar çok olmuş bu yarışmanın birincisi 1965 yılında yapılmış ve katılan yüzlerce kişinin arasından, ipi göğüsleyen Yıldırım Gürses olmuştu. Sanatçı bu yarışmaya, epeyce kalabalık kendi orkestrası ile katılmış ve ‘Gençliğe Veda’ adlı şarkıyı seslendirmişti. ‘Elveda gençliğim, elveda mesut günlerim, elveda hatıralar’ diye başlayan şarkı sonraları en çok sevilen şarkılarımızdan biri haline geldi.
Müzikte, sınıflamaları pek de ciddiye almayanların başında gelmekteydi Yıldırım Gürses. 90'ların bizi getirip bıraktığı nokta da bu zaten. Geçen zaman Yıldırım Gürses’i haklı çıkardı.
Türk Müziği, Halk Müziği, pop ve arabeskin tamamen iç içe geçtiği ve birinin diğerinden keskin çizgilerle ayrılamayacağı bir noktaya geldik dayandık. 60'ların hemen başından itibaren bunu gören ve çalışmalarının hepsini bu yönde gerçekleştiren biriydi Yıldırım Gürses. Kimi çalışmaları, sözgelimi, çoksesli bir deneme olan “Hoş Sada” albümü, burun kıvırmalara sebep olduysa bile; başta, “Sonbahar Rüzgârları”, “Son Mektup”, “Bir Garip Yolcu” ve 80'li yıllara denk gelen “Leylaklar Dökülüp Güller Ağlasın”, “Eller Eller” ve “Affetmem Asla Seni” olmak üzere, büyük çoğunluğun ağız tadına uygun hit şarkılar üretti ve bu şarkıları her kesimden şarkıcı seslendirdi. Türk Müziği şarkıcıları da, popçular da, arabeskçiler de…
Behiye Aksoy da, Ajda Pekkan da…Özellikle süperstar… Ajda Pekkan, 80'li yılların hemen başındaki tatsız Eurovision yenilgisinden sonra Yıldırım Gürses’e sığınmış ve “Affetmem Asla Seni” adlı şarkı ile yeniden tepelere kurulmuştu. Bu şarkı da, daha sonra, kapanın elinde kalmıştı. Her Yıldırım Gürses şarkısında olduğu gibi.
Adı, Altın Mikrofon ile duyulmuş olmasına rağmen, sanatçının müziğe adım atışı çok daha eskilere dayanmakta. Henüz yirmi yaşındayken Ankara Radyosu’nun, bir yıl sonra da Ankara Devlet Operası’nın sınavlarını kazanır. 1961 yılında, müzik ile birlikte sürüklemeye çalıştığı İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirir ve aynı yıl, kendisi gibi, müziğe gönül vermiş Ayla Gürses ile evlenir… Bunu takip eden yıl da, oldukça gösterişli ve büyük bir orkestra kurar kendisine ve dönemin en önemli gazinolarından biri olan Kazablanka’da çalışmaya başlar. Çoğu insanın, 1965'te Altın Mikrofon’la tanıdığı Yıldırım Gürses, aslında o yılda bile kendisine epeyce hayran edinmiş birisiydi. Bu başarı, sanatçıyı doğru bir yolda olduğuna ikna etmiş olmalı ki, aynı sihirli formülün denendiği bundan sonraki bütün şarkılar çok sevilir.
Bizi ayıracağını bildiğimiz “Son Mektup” da, hayat yolunda, yolunu kaybetmiş bir perişan olduğumuza hükmettiğimiz “Bir Garip Yolcu” da, o gitti diye gönlümüzün karardığı kanaatine varmış olduğumuz “Aşkım Bahardı” da ve düşen bir yaprak gördüğümüzde, ‘O’nu hatırlamamızı öğütleyen “Sonbahar Rüzgârları” da kıyamet koparmış ve muhtelif şarkıcılar tarafından seslendirilmiş, bu plaklardan her eve bir tane girmişti.
60 ve 70'leri hep böyle parlak bir şekilde geçiren Yıldırım Gürses, 80'lerde de durmak bilmedi. Bolca ayrılık, hüzün ve yeter miktarda coşku içeren şarkılarıyla hep dillerde, kulaklarda oldu. 90'lı yılların kafa karışıklığı, tuhaflığı, kadir-kıymet bilmezliği, Yıldırım Gürses’in de bir kenarda kalmasına sebep oldu. Ancak geçen yıl yeniden dönebilmişti aramıza sanatçı. “Anılarla Yıldırım” adlı ikili albüm, bir tür “best of”uydu sanatçının ve en önemli şarkılarını kapsamaktaydı. Ne yazık ki bu çok geç kalmış bir albümdü ve kimse tadını çıkartamadı. Ne sanatçı ne de biz. Bu hatanın telafi edilmesi de mümkün değil artık.(13)
1.4.11 Türk Sanat Müziği’nin büyük ustası Yıldırım Gürses öldü. “Gençliğe Veda” şarkısıyla patlama yapan Gürses’in vedası çok ani oldu…
Güçlü sesini ilk kez 1965'te duyurdu. O yıl Altın Mikrofon Ödülü’nü almıştı. Kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptı. Türk Sanat Müziği’nin klasiklerini orkestrayla söyledi. Çok seslilik, çok tartışıldı.
Tüm Türkiye onu “Gençliğe Veda” şarkısıyla tanıdı. Son Mektup, Eller, Affetmem Asla Seni gibi hit parçalar birbirini izledi. Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde çok popüler oldu. Aradan yıllarca geçti. Küstü. Ve tam 14 yıl hiç albüm çıkarmadı. Geçen Mart’ta ‘Anılarla Yıldırım Gürses’i yaptığında şöyle dedi:
“En azından bir belgesel bırakmaktı amacım. Bestekarlık öyle bir olay ki… Bestekarlar tavuğa benzer. Ne yapsanız, yumurtlamasını engelleyemezsiniz. Bestekar Yıldırım Gürses de ister tutulsun ister tutulmasın, beste yapmadan duramaz. Kendimi bir icracıdan çok, besteci aktör olarak görüyorum.
Korktuğum bir şey var: Hangi adrese mektup yazacağımı bilmiyorum “Bir Bahar Akşam”ı yerine “Seni Anan Benim İçin Doğurdu” diyen bir nesil var. Ben 34 senedir ayakta duruyorum. Ben ölmedim, sanatım da ölmedi. Sondajımı biraz açarlarsa, çok şey fışkıracaktır”. Sanatçı Pazartesi toprağa verilecek.(14)
1.5 Son Röportajı
14 yıl aradan sonra “Anılarla Yıldırım GÜRSES”i çıkartarak müzik dünyasına yeniden döndünüz.
Alışılmış şeyleri tekrar etmek çok kolay. Ben hep zoru yaptım. Pek çok şeyin öncülüğünü üstlendim. Benim zamanımda orta yolu bulmak çok güçtü. Müzisyenler ikiye ayrılmıştı. Bir tarafta batıcılar, bir tarafta doğucular. Yani Alaturkacılarla, Klasik Batı Müziği yapanlar. O zamanlar pop falan yoktu. Ancak böyle yabancı şarkılara, hiç yakışmayan birtakım oturtmaya çalışıyordu. Ben en azından özgün besteler yaparak, malzemeyi de çok iyi bildiğim için, hem Doğu’yu hem Batı’yı birbirine bağlıyordum. Kendimi Jules Verne gibi görüyordum müzikte.Ancak piyasa çok değiştiği için, geri çekilmeyi uygun buldum. 14 yıllık aradan, sonra henüz ölmediğimizi göstermek için döndük işte.
Dilimizi Kaybettik
İçinde bulunduğumuz dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kargaşa 30 yıldır devam ediyor. Farkındaysanız önce dilimizi kaybettik. Şimdi kültürümüzü kaybediyoruz, yozlaşıyoruz. Bir Avrupa’ya benzeme hastalığına kapıldık. Oysa dünyada her ülke kendi özüne dönmeye başladı. Yunanlı Buzikisine, İspanyol Gitarına, Arap Uduna sahip çıktı. Her ülke kendi diline, kendi enstrümanına sahip çıkarken, biz hala kargaşa yaşıyoruz. Korkunç bir asimilasyon. Sadece tek tip Doğu müziği geldi oturdu. Hep aynı fabrikasyon ürünler, aynı şahsiyetler, aynı esprileri yapan insanlar. Kötü konuşmayı malzemeyi yapanlar, prozedüyü bozmayı, musikide yozlaşmayı adeta meziyet sayanlar kol geziyor müzik piyasasında.
Bu gün şarkıcıyım diye geçinen gençlerden biri “Nihansın Dideden Ey Mest-i Nazım’ı layıkıyla okuyabilsin, ben sanat hayatımı bitiririm…
Tenor Tenordur
Doğu’dan çok etkili seslerde çıkıyor ama çok tiz ses çıkarmak güzel bir şey. Dünyanın her yanında böyle güzel sesler var ve bunlara “tenor” diyorlar. Tenorun sesi dünyanın her yerinde aynıdır. Türk milletinin artık bunu bilmesi lazım. Kadın gibi tiz ses çıkaranlara Avrupalılar “faset” diyorlar. Tenorun sesinin bir tınısı vardır. Bu Japonya’da da, Amerika’da da aynıdır. Nasıl bir kilogram dünyanın her yerinde bir kilogramsa, erkek sesini ölçmüşler ve bu “tenor”dur demişler. Siz hiç Pavarotti’nin kadın sesi gibi ses çıkarttığını gördünüz mü? Şimdi soruyorsunuz birilerine sesiniz kaç “oktav”? diye… Beş oktav diyor. Bu ya oktavı hiç bilmiyor ya sopa yememiş. Özellikle Türkiye’de bu kargaşayı düzeltecek bir alternatif şart.
Avrupalı Bile Güler
Bol acılı tenorlar diyebilir miyiz?… Tenor demeyelim. Faset ses başka, tenor başka bir şey. Bu adamları Avrupa’ya götürürseniz gülerler. Çünkü ne sesinin volümü yeter, ne de sesinin çıkarmış olduğu tını enteresandır. Dünyada binlerce öyle sesi çıkartanlar var.Tina Rosi mesela.
Türkiye’deki bu müzik kargaşası nereye gider sizce? Klasik Türk Musikisi’nin getirmiş olduğu son derece büyük bir depresyon var. Türkiye nasıl 7.4 şiddetinde bir deprem felaketine uğramışsa, bugün bu felaket kültürde de yaşanıyor. Bizi birleştiren muayyen mihenk taşı niteliğinde sanatçılar var. Her ülkenin kendini bayrak yaptığı sanatçıları vardır. Chopen gibi, Litz gibi. Bizde de Aşık Veysel, Karacaoğlan, Yunus Emre var. Bunların hepsi milli olaylarımızda bizleri birleştiren katalizörler. Çünkü herkes gönülden Yunus Emre’ye bağlı. Hangi ırka mensup olursa olsun…Bunun yanında klasik müzikte Dede Efendi, Itri, Hacı Arif Bey, Sadettin Kaynak var. Bunlar milletin ortak zevkleri. Esasında alternatifsiz bir alemde yaşıyoruz. Klasik Türk müziği nefesi kesilmiş ve idama mahkum edilmiş vaziyette. Hiçbir radyoda, televizyonda bunlar çalınmıyor. Dinlediğimiz tek şey Doğu müziği. Ben karşı değilim. Operayı çok seviyorum, caz müziğine karşı büyük sempati duyuyorum. Arabeskinde güzeli var. İyi yapanı alnından öpüyorum .Ancak Türk insanında kendi özüne karşı bir beğenmezlik başladı.
Milliyetçiyim
Bu Bilinçlimi Yapılıyor?… Tabii ki bilinçsiz. Beni farkındaysanız fanatik milliyetçi ilan ettiler. Evet bayrağımı evime astım “Türkiye” diye bağırıyorum. İki dedem de şehit olmuş. Onlar boşuna mı can vermiş. Ben musikimi daima milletim için yaptım. Bu milliyetçilikse milliyetçiyim. Milliyetçi dediğim zaman, yobaz bir milliyetçi değilim. Benim gibi düşünen, benim ilkelerime sadık kalan, Atatürk’üme, bayrağıma, askerime, polisime, hukukuma saygı gösteren ister Rum, ister Ermeni, ne olursa olsun, o Türk’tür. Ben Türk’lüğü esnek düşünüyorum.Bu ülkenin kültürüne, inancına aykırı olanlar defolup gidiyor. Ben 350 şarkı yazdım.
En az 60 tanesi hit oldu. Yalnız “Eller” demedim, “Elde sensin Dilde sen” “İzmir Benim Van Benim”. Bunları her yerde okudum. Bunu yaparken de kendime gurur payı çıkarmadım…
Hakaret Ettiler
Nasıl geri döndünüz? Çok telefonlar aldım. Hakaret edenler bile oldu. “Niye çekildin diye?”. Aklımı başıma aldım. Çocuklara alternatif olmam lazım, dedim. Yıldırım GÜRSES kim? Ne yaptı? Şarkıları neydi? Ben bu işe dolu dolu 20 yıl verdim. 1965-85…Şarkılarımı bir arada toplama şansım hiç olmadı. Bu gün kullanılan teknoloji gökyüzüne ulaştı. Bu teknolojiyi de kullanmak istedim. Biraz daha modern ritimler içinde. Çok severek yaptım. Fakat yeni baştan savaşa başladığımı gördüm. Çünkü Türkiye’de çok çabuk değişen bir genç nesille karşı karşıyayız. Bunlar sadece televizyonlarda dinledikleri müziğin gerçek müzik olduğunu sanıyorlar. Çünkü menfaat müesseseleri, bunlara hit parçalar arasında bir türlü Yıldırım GÜRSES’i dinletmemişler. Bu menfaat müesseselerine kurban edildim. Bu günkü “Senin anan bilmem ne için mi doğurdu” gibi şarkılarla kasetimi satma şansını yakalayamadım. Ben daha büyük bir ilgi beklerken, genç nesil tarafından hiç tanınmadığımı gördüm. Ama şunu iddia ederim ki, bu kasetim 50 sene satacaktır.
Çözüm Mecliste
Peki, Türk Müziği nereye gidecek? Türk müziği için kurtuluş yolu Meclis’ten geçer. Meclis çatısı altında Türk kültürüne bağlı pek çok dostumuz var. Çok acele bir müzik şurası toplamalıyız. Çok acil tedbirler almalıyız.
Zorla mı ?
Bakın Türkiye’yi seven çok delikanlı, çok genç kız var. Duyduğuma göre 1500’ün üzerinde Türk Musiki Cemiyeti faaliyet gösteriyor. Bunlar çok büyük zorluklarla yaşıyorlar.
Kültür Bakanlığı’nın bu derneklere Konfederasyon kurup sahip çıkması şart. En azından RTÜK, sadece TRT repertuarlarından geçen şarkılara “Türk Müziği” demeli…
Bir Şans Daha
Kendiniz için ne istiyorsunuz? Ben bu filmi daha önce dört defa gördüm. Bu kasetle Allah bir şans daha verdi bana. Kendim için istediğim bir şey yok. Bir ağabey olarak uyarmak mecburiyetindeyim: Eğer Türk Müziği, Halk Müziği kaybolursa, bunun sıkıntısını Türk halkı çeker
Bu albümle siz de nostalji akımının içine girdiniz. Kimse yeni bir şarkı üretmiyor. Sizin yeni bir çalışmanız var mı?
34 Yıldır Ayaktayım
“Anılarla Yıldırım GÜRSES” albümüyle en azından bir belgesel bırakmaktı amacım. Bestekarlık öyle bir olay ki…Bestekarlar tavuğa benzer. Ne yapsanız yumurtlamasını engelleyemezsiniz. Bestekar Yıldırım GÜRSES’te ister tutulsun ister tutulmasın, beste yapmadan duramaz. Etrafımızda binlerce olay oluyor. Kendimi bir icracıdan çok, besteci olarak görüyorum. Oturduğum yerde olmayacak anda ilham perisi dokunmaya başlıyor. Onu yakaladığınız zaman da beste oluşuyor. Mesela “Bir Garip Yolcu” bir tuvalette oluşmuştu. Ama korktuğum bir şey var. Hangi adrese mektup yazacağımı bilemiyorum. “Bir Bahar Akşamı” yerine “Seni Anan Benim İçin Doğurdu” diyen bir nesil var. Ben 34 senedir ayakta duruyorum. Ben ölmedim, sanatım ölmedi. Benim sondajımı biraz açarlarsa, çok şey fışkıracaktır. (15)
Büyük ses sanatçısı, bestekar ve Türk Sanat Müziği’nde çok sesli müziğin bulucusu Yıldırım GÜRSES 18 Kasım 2000 tarihinde 62 yaşında hayatını kaybetmiştir. Mesleğindeki başarıları, müzikte devrim açan, hiç bir zaman gündemini yitirmeyen yenilikçi besteleri ve o müthiş sesi, onu her daim yaşatacak ve sonsuz kılacaktır.





İsmail Bilen
İsmail Bilen (1902, Rize, Osmanlı Devleti - 18 Kasım 1983, Berlin, DAC) Türkiye Komünist Partisi'nin 1973-1983 yılları arasında genel sekreterliğini üstlenen komünist siyasetçi.
Gençliği
İsmail Bilen, doğduğu köyde tamamladığı rüşdiye eğitiminin ardından, ailesi ile göçettiği İstanbul'da motor makinistliği yaptı ve İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği 1918-1922 yılları arasında çeşitli eylemlere katıldı.
Parti üyeliği ve Moskova
1922’de yasa dışı Türkiye Komünist Partisi'ne girdi; ardından parti tarafından eğitim görmesi için Sovyetler Birliği’ne gönderildi. 3 yıl boyunca Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi KUTV’da eğitim gördü.
Yurda dönüş
1926 yılında Viyana’da yapılan konferansta alınan KUTV’daki öğrencilerin parti örgütlerinin güçlendirilmesi için yurda dönme kararı alınmasıyla Adana il sekreteri olarak Türkiye’ye döndü. Adana'da işçiler arasında örgütlenme faaliyetlerinde bulundu. 1927 Adana Demiryolu Grevinin gerçekleşmesini sağladı.Daha sonra konferansta yeni seçilen parti yönetiminin cumhuriyet rejimine ve kemalizme destek verilmesi kararına karşı çıktığından dolayı görevden alınarak İstanbul’daki basın yayın çalışmalarına alındı. 1927 Tevkifatı sonucunda merkez komite üyelerinin çoğunun tutuklanmasından sonra Şefik Hüsnü’nün onayı ve Komintern’in aday göstermesiyle yeni Merkez Komiteye alınır. 1929 yılındaki toplu tutuklamalara kadar bu görevi sürdürür.1928 Ağustosunda yurda Nazım Hikmet ile birlikte pasaportsuz girmeye çalışırken yakalanarak Hopa Cezaevine gönderilir. 1929 başında salıverilse de Nisan ayında yeniden tutuklanır. İzmir’de yargılanır ve 1933 yılına kadar Diyarbakır Cezaevinde tutuklu kalır. Cumhuriyetin 10. yılı için çıkartılan af yasası ile serbest kaldıktan sonra Moskova’ya gitti ve yaşamının sonuna dek bir daha ülkesine dönmedi.
Komintern'de
1934 TKP Merkez Komite Plenumunda örgüt sekreterliğine getirilir. Komintern’in 1935 yılındaki 7. Kongesinde alınan ve komünist partilerin yükselen faşizm tehlikesine karşı sosyal demokrasiyle ittifak yapmasını öngören Halk Cephesi siyaseti gereği olarak TKP yönetiminden partinin siyasi faaliyetlerinin sonlandırılması istenir. Partililer Cumhuriyet Halk Partisi veya Halkevlerinde örgütlenecek ve faşizmi deşifre edeceklerdir. Bu dönemde Moskova’da bulunan Bilen Komintern’in önde gelen isimleri olan Georgi Dimitrov, Dmitry Manuilsky, Otto Wille Kuusinen, Wilhelm Pieck ve Klement Gottwald gibi geleceğin komünist önderleriyle beraber çalışır. II. Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında Moskova Radyosunda Türkçe yorumlar yapar. 1943 yılında Komintern’in kapanmasıyla partinin desantralizasyon dönemi resmen kapanmış olur. 1944 yılında partinin öncülük ettiği Faşizmle ve Vurgunculukla Mücadele Cephesi faaliyetleri sonucunda bir TKP toplu tutuklaması daha yaşanır. 1946 yılında çok partili yaşama geçilirken açılan sol partiler kapatılırken yeni bir TKP karşıtı yoğun bir tutuklama yaşanır. Kore Savaşına karşı duran TKP bu dönemde de baskı görecektir. Bu dönemde yurtdışındaki Bilen’in faaliyetlerinin en önemlisi 1958 yılında Bizim Radyonun kurulması olur. Bu dönemde birçok sosyalist ülkeyi gezen Bilen, 1956 yılında ziyaret ettiği Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili düşüncelerini İnci Irmağı adlı kitabında toplar. 1960’lı yıllarda yeni kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne destek verilmesini sağlar. TKP’nin Türkiye’de merkezi olarak faaliyete geçmesi 1962 yılıyla yeniden başlar.Merkez Komitesi Dış Büro adı altında örgütlenen parti yönetiminde Zeki Baştımar, İsmail Bilen ve Nazım Hikmet yer alır. Ancak ilk dönemlerde faaliyetler sadece TİP’e destek şeklindeydi. Komintern’de çeşitli görevler üstlenen Bilen, Türkiye Komünist Partisi'nin gerek Komintern gerekse Sovyetler Birliği ile olan ilişkisinde, ölümüne dek anahtar isim oldu. 1960’lı yıllarda Zeki Baştımar ile birlikte parti merkezinin Doğu Almanya'ya taşınmasını sağladı.
Atılım
12 Mart 1971 darbesinden sonra aktif olarak yurtiçinde örgütlenmeye başladı. Bilen’in bu dönemde etkisi çok artar. TKP’nin Sesi radyo yayını Avrupalı işçilere daha sık yayınlamaya başlanır. 1973 Merkez Komite toplantısında Zeki Baştımar'ın görevden alınmasının ardından İsmail Bilen MK genel sekreterliğine getirilir. Bu dönemde atılım kararları alınacaktır. Bu dönem TKP’nin, tarihindeki en kitlesel ve en yoğun siyasi faaliyet yürüttüğü bir süreçti ve Atılım dönemi olarak adlandırılmaktadır.
İsmail Bilen’in, partinin nicel ve nitel olarak gücünün zirvesine ulaştığı atılım döneminin genel sekreteri olarak parti tarihinde son derece önemli bir yeri bulunmaktadır. 12 Mart’ın ardından gerek yurtiçi gerek yurtdışında TKP’ye yönelen kesimlerin partiye katılmasını ve partinin yeniden güçlenmesini sağladı. Bilen, bu dönemde partinin yeni bir örgütlenmeye yönelmesine önayak oldu. Partinin ülkedeki siyasi faaliyetinin yoğunlaştığı bu dönemde yurtdışında bulunduğu halde parti ve ülkeye yönelik doğru siyasi müdahalelerin yapılmasını sağladı. Partiye katılan ve partinin kadro yapısını tamamen değiştiren yeni bir kuşağın hem örgütlenmesinde hem de parti geleneğinin bu kuşak üzerinden yeniden üretilmesinde çok önemli bir işlev üstlendi.
İdeolojik ayrışmalar
Bilen savunageldiği aşamacı devrim perspektifi gereğince, ülkenin geçmişinde bir burjuva sosyal devrimi süreci yaşandığı halde küçük burjuva üretiminin halen yoğun oluşuna bağlı olarak, ileri demokratik halk devrimi tezini savunmuş ve CHP’deki bazı adayların uluslararası tekellere ve yerli işbirlikçi burjuvaziye karşı, sermayenin temerküzünden olumsuz etkilenen ve proleterleşen küçük burjuvazinin temsilcisi olduğu ve büyük burjuvaziye karşı mücadelede işçi sınıfının müttefiki olan ara sınıflardan biri olduğu görüşüne uygun olarak, 1973 ve 77 seçimlerine CHP’den giren bazı ilerici adaylara istenilirse oy verilebileceğini salık vermiştir. 1979 seçimlerinde ise Bilen'in öncülüğündeki TKP, parti çizgisinden giden bağımsız adayları destekler.[1] Parti bu dönemde bütün enerjisini DİSK, İlerici Gençler Derneği (İGD) ve İlerici Kadınlar Derneğine (İKD) aktarır. 1978 yılında toplanan MK Plenumunda Bülent Ecevit iktidarının verdiği sözleri yerine getirmediğinin belirlenmesiyle parti içi muhalefet yükselecek ve Nihat Akseymen liderliğinde bir grup partiden ayrılacaktır.
12 Eylül sonrası
12 Eylül darbesinin hemen ardından MHP’lilerin de tutuklanmasıyla birlikte darbenin karakterine dair bir çekince içinde olunsa da 1981 Mayıs ayında başlayan TKP tutuklamalarıyla beraber binden fazla partilinin tutuklanmasının önüne geçilemez. 1983 yılında yapılan 5. parti kongresi ile genel sekreterlik görevinden ayrıldı ve sembolik bir işlevi olan parti genel başkanlığı görevini üstlendi. [2] Bu kongreden birkaç gün sonra 18 Kasım 1983’te Berlin’de öldü.
Takma adları
Yaşamı boyunca çok sayıda takma adla tanınmıştır:
Laz İsmail (En tanınmış lakabı. Nâzım Hikmet'in İşte Böyle Laz İsmail adlı şiirinde de geçmektedir.)
Marat veya İsmail Marat (Parti içinde kullanılan ilk yaygın ismi. Fransız devrimci Jean-Paul Marat'dan.)
Erdem (TKP'nin Sesi ve Bizim Radyo yayınlarında kullandığı ad)
Savaş Üstüngel veya S. Üstüngel (1960lar ve 1970lerdeki yazılarında kullandığı imza)
İ. Bilen (Adının parti içindeki yaygın kısaltması)
Kitapları
İstanbul Hemşehrileri, Alev Yayınları, 1991
Kore Nire, Ürün Yayınları
Savaş Yolu, S. Üstüngel adı ile, Savaş Yolu Yayınları
Savaş Yolu (Üstüngel'den notlar), İsmail Bilen Adı ile, Alev Yayınları, ISBN 975-335-026-0
TKP, Doğuşu, Kuruluşu, Gelişme Yolları, S.Üstüngel adı ile, Alev Yayınları, ISBN 975-335-040-6

HARBİDEN
Efendi BARUTCU

17 Haz 2019

Türkeş’in ikili münasebetleri: İncelik, dikkat ve sevgi Yukarıda da temas ettiğimiz gibi Türkeş Bey’in bir kurmay subay ve tecrübeli bir diplomat tavrıyla dava arkadaşlarına ve başka insanlara kaşı gösterdiği sevgi, saygı hareketin mensuplarının birlik ve dayanışmasında önemli bir rol oynamıştır.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

17 Haz 2019

Nurullah KAPLAN

06 Mar 2019

M. Metin KAPLAN

23 Eyl 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 50,81 M - Bugün : 12566