İhtiyaçtan isteğe ulusal kimlik
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
İnsan uygarlığının ne denli radikal bir dönüşüm sürecine girdiği, bugüne kadar öğrendiklerimizin ve deneyimlerimizin ne kadar anlamsız hâle geldiği artık gözle görülür bir netlikte önümüzde duruyor. Normlarımız, kurumlarımız, değerler sistemimiz şiddetli bir kriz içerisinde. Hep söylediğimiz gibi bu bir fırtına değil, iklim değişikliği. Fırtına geçip de yeniden hayata dönmek gibi bir lüksümüz yok; yeni bir hayat kurmak zorundayız. Bu kuruluş ve inşa süreci sadece iktisadi, askeri, sosyolojik altyapımızda değil, bilişsel dünyamızda da gerçekleşmek durumunda. Psikolojilerimiz, düşünce sistematiğimiz, ilişkilerimiz, kavramlarımız daha önce deneyimlemediğimiz bir ekosistemin bileşenleri artık.
Geçtiğimiz hafta Elon Musk’ın eğitimin geleceği ve üniversiteler hakkında yaptığı bir değerlendirme ilginç bir tartışmanın başlangıcı niteliğinde. Sosyal medyaya düşen röportajda çocuklarının hiç ihtiyacı olmadığı ve o güne kadar evde eğitim aldıkları hâlde üniversiteye gitmek istediklerinden bahsediyor. Ona göre üniversiteye aslında hiç ihtiyaçları yok. Zira bilginin her katmanda erişilebilir olduğu, yapay zekânın kişiye özel bir öğretmene dönüştüğü bu yeni uygarlık modelinde, okul dediğimiz kurumun eski işlevsel tekelini kaybetmesi kaçınılmaz. Ama buna rağmen insanlar hâlâ okullara, kurumsal birimlere ve sosyal etkileşimin yüksek olduğu yerlere yönelik bir istek duymaya devam ediyor; mekanikliği, yalnızlığı, sınırsızlığı, yapay mükemmeli reddediyor. Sınıf ortamında yapay zekâdan çok daha az bilgiye sahip bir hoca, kantinde kusurlu da olsa bir arkadaş, sorunlu da olsa bir ilişki, bazen detone hâle gelen bir sesten duyduğu ama eşlik edebileceği bir şarkı vb. istiyor. Yani, taleplerimiz hâlâ maddi ve rasyonel ihtiyaçlarımızdan ziyade arzularımız (belki bir anlamda psikolojik ihtiyaçlarımız) üzerinden şekilleniyor.
Bu ayrımı eğitimden politikaya ve özellikle de grup kimlikleri bağlamına taşıdığımızda oldukça ilginç bir manzara ile karşılaşıyoruz. Hepimiz biliyoruz ki, bireyler varoluşlarını kendilerini “biz” olarak tanımladıkları gruplar üzerinden de anlamlandırırlar. Yani ben ve o, toplumsal düzlemde biz ve ötekiler ayrımına dönüşür. “Ben kimim?” sorusunun cevabı da büyük ölçüde “biz kimiz?” sorusunun cevabı üzerinden verilir. Ailemiz, mesleğimiz, ideolojimiz, etnisitemiz, inancımız, ulusumuz vb. bizi biz yapan kimlik katmanlarımızdır. Varlığımızı anlamlandırmak için bu kimliklere ve aidiyetlere ihtiyaç duyarız. İhtiyaç duyarız duymasına da istek duyar mıyız derseniz, işte orada yeni uygarlık düzeninin koşullarına bakmanın ve hangilerini isteyeceğimiz konusuna odaklanmanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Ulusal kimlik nereye?
Benedict Anderson’un “tahayyül edilmiş cemaat” olarak tanımladığı ulusumuza aidiyetimiz, esas olarak modern çağın bir ürünü. Öncesinde kavmimiz, dinimiz, cemaatimiz, üzerinde yaşadığımız coğrafyamız ya da bir kraliyetin veya imparatorluğun tebaası olmak üzerinden kurduğumuz “biz olma hâlimiz”, 18. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa merkezli olarak şekillenen ulusal kimliğin baskın hâle gelmesiyle yeni bir formata kavuşmuştu. Fransız Devrimi'nin egemenliğin kaynağını hükümdardan ulusa kaydırması, tebaanın vatandaşa dönüşmesine zemin hazırlamış; kitlesel eğitim, zorunlu askerlik, ortak anlatılar, marşlar gibi semboller üzerinden bizlik duygusu perçinlenmişti. Nitekim sanayi toplumu ve onun çıktısı olarak şekillenen modern ulus devletin inşası, aynı zamanda bir ulusal kimliğin şekillendirilmesi ve insanın yeni uygarlık düzenindeki varoluşuna anlam veren bir aidiyet yaratma süreciydi.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen küreselleşme süreci ise sanayi sonrası toplumun siyasi çıktısı idi. Sınırlar geçirgen hâle gelirken, devlet aygıtı sivil alan olarak tanımlanan bölgedeki işlevlerini terk ediyor, devlet olmayan küresel aktörlerin etkinliği artıyordu. Bu dönem bir yandan postmodernitenin tanımı gereği sunduğu alt kimliklerin baskısı, diğer yandan küresel devlet dışı aktörlerin ürettiği özgür, liberal birey anlayışı üzerinden ulusallığın bittiği savı üzerine formatlanmıştı. Tarihin sonu, ideolojilerin sonu, ulus devletin sonu gibi söylemler ulusal kimliğin de sonunun gelmesi gerektiğine işaret ediyordu. 21. yüzyılın ilk yirmi beş yılında ardı ardına gelen krizler, devletin sahalara yeniden dönüşüne şahitlik ettiği gibi “ulusallığın ve milliyetçiliğin” yeni formlarının hızla yayılmasına sahne oldu.
Bu yeni dönemin en önemli özelliği inanılmaz bir hızla gelişen teknolojik ortam ve insanı sıradan bir veriye dönüştüren yeni uygarlık ortamı. Daha öncekilerden çok daha büyük bir kırılmanın çok daha büyük bir hızla gezegenimizi sarstığını görebiliyoruz. İhtiyaçlarımız ve isteklerimiz hem önceki dönemlerden hem de birbirlerinden farklılaşıyor. Siyasi arenada devletlerin sınavı da tam bu noktada başlıyor. Konu, artık bireyleri içinde yaşamak zorunda oldukları aidiyetlerle kalıplamak değil; içinde yer almayı, parçası olmayı arzuladıkları ulusal kimliğin kendisini inşa etmek.
Kimliğin arzu değeri
İnsanlar bu yeni dönemde salt “aidiyet” olgusunu yeterli bulmuyor. Tüm dünyada aşağılanan, nefret edilen, yok sayılan bir ülkenin pasaportu kimseyi tatmin etmiyor. Bireylerin özsaygılarını ve öz değerlerini yukarıya taşıyacakları bir sosyal kimlik taşıma arzusu, psikolojik bir ihtiyaçtan da kaynaklanıyor. Şampiyon takımı tutma, kazanmakta olan siyasi partiye yönelme, itibarlı bir kurumda çalışma, saygın bir devletin kimliğini taşıma gibi arzular, bir ihtiyaçtan da doğmakta.
Tam da bu nedenle ulusal kimliğin bir aidiyet değeri olduğu kadar bir de arzu değeri bulunuyor. Nitekim kimliğin taşınması ile sergilenmesi farklı şeyler. Saygın bir ulusal kimliğin hukuki aidiyetini taşımayanların bile onun dilini öğrenmeye, kültürünü içselleştirmeye, orada yaşamaya çalışması, kimliği zorunlu bir aidiyetten çıkarıp bir prestij nesnesine dönüştürebiliyor. Nitekim uluslararası ilişkiler disiplininin kurucu babalarından Hans Morgenthau, devletlerin güce sahip olmaktan ziyade, bu gücün başkaları tarafından tanınmasını önemsediklerini söylerken prestiji uluslararası politikanın merkezine yerleştiriyor. Joseph Nye’ın “yumuşak güç” kavramı ise tartışmayı başka bir boyuta taşıyarak, başkalarının davranışlarını değiştirmek için onları zorlamak veya satın almak yerine tercihlerini şekillendirecek kadar çekici olmayı ön plana çıkartıyor.
Yeni uygarlık düzeni uluslararası sistemin de normlarını değiştiriyor. “Bizim gibi olmayı istemelerini sağlayacak” politikaların üretimi, drone üretiminden daha az önemli değil. Nitekim bir devletin gerçek gücü, sadece teknolojik ve askeri kapasitesinde değil; başka toplumların zihinlerinde ve kalplerinde yaratabildiği o kusursuz çekim gücünde saklı.
https://www.dunya.com/kose-yazisi/ihtiyactan-istege-ulusal-kimlik/838941