« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

07 Eyl

2026

Çin Sarayından 21. Yüzyıla Bakış

Mustafa Gözel 01 Ocak 1970

Batı’nın son iki asırda dünyaya ihraç ettiği en güçlü ürünün buhar makinesi, otomobil ya da bilgisayar olduğunu söyleyenler yanılıyor olabilir. Batı’nın belki de en büyük ihracatı, kendi tarih anlatısını insanlığın ortak tarihi gibi aktarabilmesiydi. Bu sayede iki yüz yıldır dünyaya hakim olan siyasi ve iktisadi paradigma, büyük ölçüde Batı’nın tarihsel tecrübesinden hareketle şekillendi. Demokrasi, liberalizm, serbest piyasa, bireysel özgürlük, ulus devlet, kalkınma… Bu kavramlar zamanla insanlığın ilerlemesi gereken tek istikâmeti tarif eden evrensel doğrular gibi algılandı. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası düzen, bu değerleri siyasi bir tercih olmanın ötesinde, refahın vazgeçilmez şartları olarak sundu. Üstelik bu düzen, Amerikan askerî gücü, Bretton Woods sistemi, doların küresel hakimiyeti ve Batı ittifakının güvenlik mimarisiyle de tahkim edildi.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra bu anlatı rakipsizdi. Liberal demokrasinin “nihai rejim”, Batı’nın ise “tarihin vardığı son durak” olduğu iddia edildi. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi, Batı’nın kendi zaferini insanlığın nihâi istikâmeti olarak görmesinin teorik ifadesiydi.

Tarih ise teorisyenlerden daha mütevazıdır. Bazen tek bir örnek, onlarca akademik tartışmadan daha güçlü sorular sorabilir. Çin bugün bunu yapıyor.

Türkiye Çin Dostluk Vakfı ve Çin Komünist Partisi’nin davetiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen farklı siyasî partilerden genel başkan yardımcıları ve milletvekillerinden oluşan bir heyetle Pekin, Çingdao ve Guanco’yu ziyaret ederken zihnimde beliren niyet, 21. yüzyılın en büyük jeopolitik hadiselerinden birini yerinde anlamaya çalışmaktı.

Çünkü bugünün sorusu artık Çin’in yükselip yükselmeyeceği değil. Bu zaten gerçekleşti. Asıl soru, bu yükselişin insanlığa ne söylediği. Belki de ilk soru şu olmalı: Modernleşmenin gerçekten tek bir hikâyesi mi var? Yoksa toplumlar kendi tarihsel tecrübeleri içinden farklı kalkınma yöntemleri üretebilir mi?

Hafızalarda genelde iki ayrı Çin algısı var. Biri, ucuz iş gücü, otoriterliği, sansürü ve insan hakları tartışmaları üzerinden anlatılan Çin; diğeri ise son kırk yılda birçok vatandaşını yoksulluktan çıkaran, dünyanın en büyük üretim merkezi olan, birçok alanda Amerika Birleşik Devletleri ile rekabet eden Çin…

Karşınızda liberal demokrasiyle yönetilmemesine rağmen dünyanın ikinci büyük ekonomisi hâline gelen, küresel ticaretin merkezlerinden biri olan, elektrikli araçlardan güneş panellerine, batarya teknolojilerinden yüksek hızlı trenlere kadar birçok alanda artık yalnızca “ucuz iş gücü” ile açıklanamayacak bir teknoloji kapasitesine sahip ve ABD’nin ardından uluslararası sistemin en etkili aktörüne dönüşen bir devlet var. Bu gerçek, Çin’in bütün tercih ve uygulamalarının doğru ve yerinde olduğu anlamına gelmiyor. Fakat Batı’nın tezlerini yeniden tartışmaya açıyor. Üstelik bu dönüşüm tesadüfen gerçekleşmedi. Küresel sermaye, ucuz iş gücü dönemi, yabancı yatırımlar, demografik avantajların yanında Arkasında uzun yıllara yayılan bir planlama var.

Bir Propaganda Seyahati

Her büyük güç kendi hikâyesini anlatır. Amerika bunu uzun yıllar Hollywood ve küresel medya üzerinden yaptı. Sovyetler Birliği ideolojisini dünyanın dört bir yanına taşımaya çalıştı. Bugün Çin aynı şeyi kültürel birikiminin yanı sıra fabrika, liman, hızlı tren, teknoloji şirketleri ve devlet kapasitesiyle yapmak niyetinde. Dolayısıyla bu programın aynı zamanda güçlü bir kamu diplomasisi faaliyeti olduğu açıktı. Programın mahiyeti de bunu gösteriyordu: Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Dış İlişkiler Bakanlığı ile toplantılar, Ulusal Halk Kongresi’ndeki görüşmeler, parti okulu ziyaretleri, şehir müzelerini ve tarihî mekanları ziyaretin yanında, teknoloji şirketleri, limanlar, kalkınma projeleri ve eyalet yöneticileriyle temaslar… Çinli muhataplarımızın üzerinde en çok durduğu husus, ülkenin son kırk yılda gerçekleştirdiği dönüşümdü. Gösterilen sunumlar ve temelde bütün bu örüntü bir ana fikrin propagandasında odaklanıyordu; “Çin Komünist Partisi, Çin’i yeniden ayağa kaldırmıştır.”

Fakat propaganda kelimesi ufuk daraltıcıdır. Her propaganda yalandan oluşmaz. Hakikatin seçilmiş parçalarından da oluşabilir. Asıl mesele, gösterilene itibar edip etmemek değil, gösterilenin neden gösterildiğini görebilmektir. Çin’in bize göstermek istediği şey de devlet kapasitesiydi.

Uluslararası ilişkilerde devlet kapasitesi kanun yapabilme veya vergi toplayabilme gücüyle tartışılır. Esasında bu olgu bunlardan ibaret değildir. Bir devletin uzun vadeli hedefler belirleyebilmesi, toplumu bu hedefler etrafında seferber edebilmesi ve aldığı stratejik kararları onlarca yıl boyunca istikrarla uygulayabilmesidir.

Demokrasi ya da otoriterlik tartışmalarından bağımsız olarak her büyük devletin arkasında belirli bir kurumsal kapasite vardır. Çin şehirleri, -en azından programımız dahilindeki kısımları- uzun vadeli planlamanın gündelik hayata nasıl dönüştüğünü gösteriyor. Ulaşım altyapısından sanayi bölgelerine, lojistik merkezlerinden dijital hizmetlere kadar hemen her alanda birbirini tamamlayan bir tasarım göze çarpıyor.

Çin Paradoksu

Çin’i anlamaya çalışırken beni düşündüren hususlardan biri de yönetim modeliydi. Devlet ile parti iç içe geçmiş vaziyette. Bakanlıkların paralelinde parti hiyerarşisi bulunuyor. Birçok alanda devlet kurumlarının yanında aynı işlevi siyasî düzlemde takip eden parti mekanizmaları var. Karar alma süreçleri yalnızca bürokrasi üzerinden değil, Çin Komünist Partisi’nin çok katmanlı teşkilat yapısı üzerinden de ilerliyor. Batı’nın siyasal teorisi devleti merkeze alırken, Çin’in siyasî pratiği partiyi devletin stratejik aklı olarak konumlandırıyor.

İşte Çin paradoksu tam burada başlıyor. Dünyanın en büyük komünist partisi tarafından yönetilen ülke, aynı zamanda dünyanın en büyük kapitalist üretim merkezi. Bu cümleyi ilk duyduğunuzda zihninizde bir çelişki oluşuyor. Komünizm ile kapitalizm aynı anda nasıl var olabilir?

Batı literatürü uzun yıllar komünizm ile piyasa ekonomisinin birlikte yaşayamayacağını savundu. Çin ise kırk yıldır bunun aksini uyguluyor. Teoriye pratikle cevap veriyor.

Elbette bu modelin birçok problemi vardır. Gelir dağılımından çalışma şartlarına, ifade özgürlüğünden hukuk sistemine kadar pek çok başlık tartışılabilir. Bir düşünceyi eleştirmek için ise önce onu doğru tarif etmek gerekir. Bu çelişkiyi yalnızca Marksizm üzerinden açıklamaya çalışmak burada olan biteni anlamak için yetersiz. Çin, ideolojiyi ekonomik hayatın bütün ayrıntılarını belirleyen katı bir dogma olarak değil, devletin sürekliliğini sağlayan siyasal bir çerçeve olarak yorumluyor. Ekonomide ise dikkate değer ölçüde pragmatik davranıyor.

Deng Xiaoping’in meşhur sözü bugün hâlâ Çin’in ruhunu anlatıyor: “Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değildir; önemli olan fare yakalamasıdır.” Belki de son kırk yıllık Çin kalkınmasını en iyi açıklayan cümle budur.

Çin’i Batı’dan ayıran en önemli farklardan biri de burada ortaya çıkıyor. Batı, özellikle Soğuk Savaş sonrasında kendi siyasal modelini evrensel bir norm olarak ihraç etmeye çalıştı. Çin ise -en azından bugüne kadar- kendi yönetim modelini ihraç etmekten çok, ekonomik başarısını görünür kılmayı tercih etti. Kuşak ve Yol Girişimi, liman yatırımları, lojistik ağlar ve ticaret koridorları bunun araçları hâline geldi. Amerikan gücü büyük ölçüde askerî ittifaklar üzerinden yükseldi. Çin ise en azından şimdilik, üretim ve ticaret üzerinden yükseliyor. Bu iki yaklaşım arasındaki farkı doğru okumak gerekiyor.

Heyetimizin Çingdao’da ziyaret ettiği otomatik liman bu yükselişin sembollerinden biriydi. Vinçleri insanlar değil, algoritmalar yönetiyordu. Konteynerlerin hareketi büyük ölçüde yazılımlar tarafından koordine ediliyordu. Bir zamanlar sanayi devriminin simgesi bacaları tüten fabrikalardı. XXI. Yüzyılda müşahede ettiğimiz sembol ise görünmeyen yazılım satırları…

Ertesi gün ziyaret ettiğimiz teknoloji şirketlerinde de aynı tabloyu gördük. Tarım dronlarından otonom hava araçlarına kadar birçok alanda Çin artık takip eden değil, standart belirlemeye çalışan bir ülke görüntüsü veriyor. Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz hâlâ dünyanın fabrikasından mı söz ediyoruz, yoksa laboratuvarından mı?

Dijitalleşme mi, Dijital Egemenlik mi?

Ziyaret çerçevesinde görebildiğimiz bölgelerde teknoloji ve dijitalleşme yalnızca üretimde değil, gündelik hayatın her alanında hissediliyordu. WeChat ve Alipay neredeyse alışverişin ortak dili hâline gelmişti. Restoranda, markette, takside, küçük bir sokak tezgâhında, hatta dilencilerde bile aynı dijital ödeme sistemlerini görmek mümkündü. Nakit para neredeyse görünmez olmuştu.

Dijitalleşme, ekonomik verimlilikle birlikte egemenlik de üretiyor. Bugün ülkeler arasındaki rekabet, “veriyi kim üretiyor, kim işliyor, kim yönetiyor” soruları etrafında da şekilleniyor. Bu sorular giderek güvenlik başlıkları kadar belirleyici hâle geliyor. Yapay zekâ, yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, haberleşme altyapıları ve dijital finans sistemleri artık yalnızca ekonomik sektörler değil; XXI. yüzyılın jeopolitik güç unsurları. Bu yüzden teknoloji rekabeti aynı zamanda bir egemenlik rekabeti.

Batı’da teknoloji piyasanın dinamizmiyle ilişkilendirilir. Çin’de ise aynı zamanda devlet kapasitesinin bir uzantısı olarak görülüyor. Bu yüzden aynı teknoloji, Çin’de başka bir yüzünü de gösteriyordu. Facebook ve Instagram yok. WhatsApp ve Google yok. X yok. Bunlara ulaşmak için VPN kullanmanız gerekiyor ancak birçok VPN uygulaması da çalışmıyor. Apple gibi küresel teknoloji devleri bile Çin anakarası için cihazlarını bu kısıtlamalar çerçevesinde yeniden tasarlamak zorunda kalıyor. Bu, salt bir ticari tercih değil, egemenlik anlayışının teknolojiye yansımasıdır. Batı bireysel özgürlüğü merkeze koyarken, Çin dijital alanı da ulusal egemenliğin bir parçası olarak görüyor. Çin bunları baskı uygulamak için yaptığını düşünmüyor. Bu yolla devletin güvenliğini, ekonomik bağımsızlığını ve teknolojik egemenliğini koruduğuna inanıyor.

Dijitalleşmenin etkisi yalnızca ödeme sistemlerinde görülmüyordu. Özellikle genç kuşaklarda birçok becerinin teknolojiyle iç içe geçtiği hissediliyordu. Guanco sokaklarında meşhur bir mağazanın yerini sorduğunuzda çevreye bakarak tarif etmeye çalışan değil, doğrudan harita uygulamasına bakan gençlerle karşılaşabiliyorsunuz. Hemen hiçbir konuda yapay zekâdan bağımsız bilgi veremiyorlardı. Bir bakıma yön duygusu da hafıza da giderek cihazların içine taşınıyor gibiydi. Çin’de dijital hayatın ulaştığı yoğunluk, bu dönüşümü daha görünür kılıyor. Bu gençlerin birçok konuda ilk başvurduğu merciin artık bir kitap, bir uzman veya tecrübeli bir büyüğünden, dahası kendi dağarcığından ziyade, dijital asistanlar olduğunu görmek insanın kendi muhakemesini ne ölçüde teknolojiye devrettiği sorusunu da beraberinde getiriyor.

Teknolojinin sağladığı konfor ile bireyin mahremiyeti ve gelişimi arasındaki dengenin nasıl kurulacağı kanaatimce 21. yüzyılın en önemli tartışmalarından biri olmaya aday.

Devamlılık…

Pekin, Çingdao ve Guanco… On günlük program boyunca üç farklı şehri görme imkânı bulduk. Pekin, devletin şehri, iktidarın merkezi. Ülkenin en büyük şehri olmasa da devlet aklının toplandığı yer. Burada tarih ile bürokrasi iç içe geçmiş durumda. Çingdao’nun hikâyesi ise bambaşka. Sömürge dönemlerinden Avrupa’nın izlerini taşırken Sarı Deniz’e açılan yüzüyle ticaretin ve dış dünyaya entegrasyonun izleri belirgin. Guanco ise neredeyse bütünüyle küresel ekonomiyle konuşuyor. Teknoloji, üretim, ihracat, lojistik, uluslararası ticaret… Dolayısıyla burada her milletten insan görmeniz mümkün. Çin’in doğu kanadındaki, vitrin şehirleri arasında sayabileceğimiz -görece birbirine yakın- bu şehirlerin üçü de birbirinden oldukça farklı karakterde. İklimleri farklı. Mimari dokuları farklı. İnsan profilleri farklı. Ekonomik öncelikleri farklı.

Peki ya bu devasa coğrafyanın geri kalanı?

Haritaya baktığınızda bu sorunun cevabı daha da anlam kazanıyor. Çin’in batısında bambaşka toplumsal dinamikler, kuzeyinde farklı tarihî etkiler, iç bölgelerinde farklı ekonomik gerçeklikler ve güneyinde küresel ticaretin şekillendirdiği başka bir hayat var. Yaklaşık 9,6 milyon kilometrekarelik bir coğrafyaya yayılan, onlarca eyaleti ve çok farklı tarihî tecrübeleri barındıran bir ülkeyi birkaç örnekle açıklamaya çalışmak elbette kulağa gerçek dışı geliyor. Ancak bütün bu çeşitliliğin içinde, çoğu örnekte tekraren karşınıza çıkan bazı ortak özellikler de var. Bunlar, şehirlerin farklılıklarından bağımsız olarak hissedilen; devlet anlayışına, tarih algısına ve kamusal düzene sinmiş ortak bir zihniyetin izleri.

Pekin’de konakladığımız yer de bu devamlılık hissini besliyor, eski ile yeninin ilgi çekici birlikteliğini yansıtıyordu. İlk bakışta sıradan bir otel sandığımız yapı, meğer devletin resmî konuk evlerinden biriymiş. Bu tasarlanmış karşılamanın bende bıraktığı izlenim buydu: Çin geçmişini yıkarak modernleşmiyor. Onu dönüştürerek modernleşmeye çalışıyor. Ziyaret ettiğimiz yerlerden biri de dünyanın en meşhur tarihî yapılarından biri olan Çin Seddi idi… Burada beni etkileyen yalnızca seddin uzunluğu ya da duvarların ihtişamı olmadı. Buraya yüklenen misyonun gösterilen ihtimama yansıması oldu. Hepimize Çin Seddini ziyaretimizden dolayı birer vesika takdim edildi. En çok fotoğraf çektirilen noktalardan biri ise giriş bölümündeki dikilitaş idi. Üzerinde Mao Zedong’un ünlü: “Çin Seddi’ne çıkmayan gerçek bir kahraman sayılmaz” ifadesi yer alıyordu.

Yasak Şehir de bu süreklilik duygusunu en güçlü hissettiren mekânlardan biriydi. Yaklaşık beş asır boyunca imparatorluk yönetiminin merkezi olan bu yapı, yalnızca mimari bir ihtişamın değil, devlet fikrinin taşa ve ahşaba işlenmiş hâlinin de ifadesiydi. Avlular birbirini takip ediyor, her kapı yeni bir avluya açılıyor; her geçişte insan kurumsal devamlılığın pekiştiğini hissediyor.

Bugünkü Çin’i yalnızca son kırk yılın ekonomik başarısıyla açıklamaya çalışmak, Yasak Şehrin duvarlarına bakıp orada yalnızca eski taşlar görmek kadar eksik kalır. Çünkü burada asıl görünen, yüzyıllar boyunca değişen hanedanların ötesinde yaşamaya devam eden güçlü bir devlet geleneğidir. Bu yüzden Çin’i anlamak için teknoloji merkezlerini, limanları ya da üretim tesislerini gezmek yetmiyor. Bugünün dinamizmini anlamak kadar, onu taşıyan tarihsel hafızayı da görmek gerekiyor.

Çin’i gezerken aklıma sık sık Türk tarihinin farklı seyri geldi. Her iki millet de dünyanın en eski devlet geleneklerinden birine sahip. Ancak bu iki geleneği şekillendiren tarihî tecrübeler birbirinden oldukça farklı. Çin medeniyeti binlerce yıl boyunca büyük ölçüde aynı coğrafyada, yerleşik bir hayatın sürekliliği içinde gelişti. Devlet, şehirler, tarım havzaları ve bürokrasi bu sürekliliğin temel taşı oldu.

Türklerin tarihî yürüyüşü ise daha hareketliydi. Bozkırdan başlayan, farklı coğrafyalara yayılan ve her yeni yurdu kendi devlet tecrübesine ekleyen dinamik bir yolculuktu. Bu yüzden Türk devlet geleneğinde hareket kabiliyeti, uyum sağlama ve yeni şartlara göre yeniden örgütlenme belirgin özellikler olarak öne çıkarken; Çin devlet geleneğinde kurumsal devamlılık, bürokratik hafıza ve mekânsal süreklilik daha baskın bir karakter kazandı.

Bu farklılık, iki medeniyetten birini diğerinden üstün kılmaz. Tam tersine, aynı sorulara tarih boyunca verilmiş iki farklı cevabı gösterir. Bugün Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışırken yalnızca güncel siyasete değil, bu derin tarihî tecrübeye de bakmak gerekir. Çünkü milletlerin bugünkü refleksleri, çoğu zaman yüzyıllar boyunca biriktirdikleri devlet hafızasının izlerini taşır.

İki Kadim Medeniyetin Birbirine Söyleyecek Sözü Vardır

Resmî temaslarımız boyunca en uzun ve dikkatli konuşmalarımızdan biri, Türkiye’de “Doğu Türkistan”, Çin’de ise “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırılan mesele üzerine oldu. Bu konunun aynı zamanda psikolojik bir eşik olduğunu daha ilk dakikalarda hissettim. Çinli muhataplarımızın hassasiyeti dikkat çekiciydi. “Doğu Türkistan” ifadesinin telaffuzu bile onlar açısından bölücülüğe gönderme yapan siyasî bir söylem olarak görülüyordu.

Ben ise konuşmaya kavramlardan başlamadım. Tarihten başladım. Çünkü bazen bir kelimeyi tartışmadan önce iki milletin hafızasını hatırlamak, hatırlatmak gerekir. Bugün Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiler, ticaret hacmi, yatırımlar, Kuşak ve Yol Girişimi ya da jeopolitik dengeler üzerinden konuşuluyor. Bunların tamamı önemlidir. Fakat Türkiye Çin ilişkisi, 1971 yılında kurulan diplomatik münasebetlerden ibaret değil. Türklerle Çinlilerin teması neredeyse tarihle yaşıt. Hunlardan Göktürklere, Uygurlardan Selçuklulara uzanan uzun yürüyüşümüzde Çin kaynakları yalnızca Çin tarihini yazmadı; Türk tarihinin de en önemli şahitlerinden biri oldu. Bugün Türkistan olarak ifade ettiğimiz Orta Asya’nın karanlıkta kalmış birçok dönemini Çin yıllıkları sayesinde okuyabiliyoruz. Aynı şekilde Çin de çevresindeki bozkır dünyasını anlamaya çalışırken yüzyıllar boyunca Türklerle kurduğu ilişki üzerinden kendi tarihini aydınlattı. Dolayısıyla biz birbirimize yabancı iki toplum değiliz. İki köklü medeniyet, iki eski komşuyuz ve kadim medeniyetler birbirleriyle konuşurken propaganda dili kullanmazlar. Hakikati konuşurlar.

Çinli muhataplarıma şunu söyledim: “Biz Türkiye’de ‘Doğu Türkistan’ dediğimiz zaman, bunu öncelikle orada yaşayan Müslüman Türk topluluklarını ifade etmek için kullanıyoruz. Bu kavramı otomatik olarak bağımsızlık çağrısı şeklinde okumuyoruz. Bizim hassasiyetimiz soydaşlarımızın hürce dinlerini yaşayabilmeleri, ana dillerini konuşabilmeleri ve kültürlerini muhafaza edebilmeleridir. Çin vatandaşı olmaları ile bu haklara sahip olmaları arasında bir çelişki olmak zorunda değil.”

Bu ayrımı özellikle vurgulamak istedim. Çünkü kanaatimce Çin’in Türkiye’yi okurken yaptığı en önemli yanlışlardan biri burada başlıyor. Türkiye’nin tarihî ve vicdani refleksini jeopolitik bir tehdit olarak yorumluyor. Öyle ki bir Çinli yetkili, geçmişte bazı Uygur gruplarının Türkiye üzerinden Suriye’ye geçip, burada savaştığı iddialarını sordu. Ben de kendisine şu cevabı verdim: “Rusya’nın bölgeye Çeçen savaşçıları yerleştirdiğini biliyorum. Fakat Türkiye’nin böyle bir devlet politikası yürüttüğünü zannetmiyorum.”

Suriye iç savaşı birçok ülkenin vekâlet savaşlarına sahne oldu. Fakat Çinli yetkililerin zihnindeki mesele bana göre buradan hareketle Türkiye’nin Doğu Türkistanlıları Çin’e karşı örgütlemeyi hedefleyip hedeflemediği idi. Görünen o ki Çin, Türkiye’nin niyetini sandığımızdan da tehditkâr okuyordu. Bu durumu açıklıkla ifade etmenin yanında şunu da ekledim: “Türkiye’de ne devletin ne de toplumun Çin’in vehmettiği şekilde bir yaklaşımı vardır.”

Bana göre Çin’in Doğu Türkistan konusundaki en büyük problemi, güvenlik endişesini tarihî ve kültürel gerçekliğin önüne geçirmesi. Oysa güçlü devlet olmak ile kaygılı devlet olmak aynı şey değildir.

Dünya kamuoyunun, uluslararası insan hakları örgütleri, BM raporları, tanık ve gözlemcilerin aktarımları çerçevesinde Çin ile ilgili sert eleştirileri sürüyor. Uygur Türkleri’ne uygulanan kitlesel gözetim ve tutuklamalar, zorunlu kamplar, işkence, kısırlaştırma, cinsel şiddet ve tecavüz, zorla çalıştırma, kültürel, etnik ve dinî asimilasyon, transnasyonal baskı ve tehditler ile soykırıma varan iddialar üzerinden bu eleştirilerin ve uygulanan bazı yaptırımların temelini oluşturuyor.

Çinli yetkililer ise bu iddiaları, uluslararası kamuoyunda yürütülen sistematik bir propaganda kampanyasının hedefi olduklarını ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi hakkındaki eleştirilerin önemli bir kısmının bu kampanyanın ürünü olduğunu öne sürerek açıklıyor. Onlara göre Batı medyasında yer alan birçok haber gerçeği yansıtmadığı gibi Sincan istikrara kavuşmuş, ekonomik kalkınma bölgenin geleceğini değiştirmişti.

Bu iki anlatı arasında ciddi bir uçurum var.

Bu uçurum karşısında şunu ifade ettim: “Biz bu meseleyi küresel güç rekabetinin bir tarafı olarak ele almıyoruz. Doğu Türkistan bizim için her şeyden önce insani bir mesele. Çünkü Türkiye’de bu konu yalnızca uluslararası raporlar üzerinden konuşulmuyor. Oradan gelen insanların anlattıkları var. Yakınlarını yıllarca göremediğini söyleyen aileler var. Birinci derece tanıklıklar var. Siz bunların doğru olmadığını söylüyorsunuz. Biz ise tam tersini anlatan yüzlerce insan dinliyoruz. İşte güven problemi tam burada doğuyor. Bunu propaganda çözemez.”

Bu tanıklıklar üzerine bir süre karşılıklı konuştuktan sonra ekledim: “Devletler zaman zaman kendileri hakkında oluşturulan algının haksız olduğunu düşünebilirler. Fakat algıyı ortadan kaldırmanın yolu, daha fazla kapalılık değildir. Daha fazla şeffaflıktır. Eğer anlatılanların önemli bir kısmı doğru değilse, bunu gösterecek olan yine açıklıktır. Şayet bu vahim iddiaların çok küçük bir bölümü dahi doğru ise derhal bu uygulamalar sonlandırılmalı ve geçmişe bir sünger çekilerek yaraları sarmaya yönelik yeni bir politika üretilmelidir. Aksi takdirde bu mesele karşılıklı ilişkilerimizin önünde bariyer olarak durmaya devam edecektir. Üstelik bu bariyeri sadece doksan milyonluk Türkiye ile aranızda bir engel olarak düşünmeyin. Bütün bir İslam Dünyası ve Türk Dünyası’nın ciddi bir bölümü bu denklemin içindedir. Düşünün ki bizler sosyal medyada Gazze Soykırımı ile ilgili bir paylaşım yaptığımızda birçok insan yorumlarına ‘Doğu Türkistan’ hatırlatması yaparak başlıyor. Bu insanların kalbinde ve zihninde Çin, İsrail ile benzer bir noktada konumlanmış durumda.”

Özellikle son cümlelerimin muhataplarımı düşünceye sevk ettiğini gözlemledim. Çin bugün ekonomik gücüyle ve kalkınmadaki başarısıyla kendini ispat etmiştir, bu doğru. Ancak aynı başarıyı küresel ölçekte güven üretme konusunda da göstermek zorundadır. Bugün Çin’in önündeki en büyük sınav da budur.

Bu yönde konuyu daha geniş bir perspektife taşımak için devam ettim: “Çin büyük bir devlettir. Fakat daha da önemlisi, büyük bir medeniyettir. Büyük devletler güçleri nispetince ayakta kalırlar. Büyük medeniyetler ise özgüvenleriyle kaimdir…”

Bu cümleyi diplomatik nezaket gereği söylemedim. Tarihî tecrübemiz bana öğrettiği için söyledim. Ve bu tecrübeyi aktararak devam ettim: “Osmanlı’nın büyüklüğü fethettiği şehirlerin sayısıyla açıklanamaz. Onu altı asır boyunca ayakta tutan asıl unsur bütün gelişmiş idarî ve toplumsal mekanizmalarının yanında, farklı dinleri, farklı dilleri ve farklı kimlikleri aynı siyasî çatı altında yaşatabilecek özgüveni gösterebilmesiydi. Elbette tarih kusursuz değildir. Osmanlı’nın da hataları, eksikleri, zayıf yanları vardır. Fakat şu ilke değişmez: Kendine güvenen medeniyetler, farklılıklardan korkmaz. Onları yönetir. Kendinden emin olmayan devletler ise her farklılığı potansiyel bir tehdit olarak görmeye başlar.”

İşte tam bu noktada Çin’e dostça bir tavsiyede bulundum: “Eğer ülkenizdeki Müslüman Türkleri bir güvenlik meselesi olarak görmek yerine köklü bir medeniyetin parçası olarak değerlendirebilirseniz, yalnızca içeride daha güçlü olmazsınız. Türk dünyasıyla da İslâm dünyasıyla da aranızdaki psikolojik mesafeyi önemli ölçüde azaltırsınız. Çünkü bugün Çin ile Avrupa arasında yalnızca demiryolları yok. Türkiye vardır. Türk dünyası var. Ve milyarlarca insanın aidiyet hissettiği İslâm medeniyeti var. Bu coğrafyaya yalnızca ekonomik koridor olarak bakamazsınız. Medeniyet koridoru olarak da bakmak zorundasınız. Doğu Türkistan meselesi işte tam burada bir güvenlik dosyasından çıkıp stratejik bir medeniyet meselesine dönüşüyor. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi ile limanlar inşa edebilir. Demiryolları döşeyebilir. Ticaret koridorları kurabilir. Fakat insanların zihnine ve kalbine köprü kuramadığı sürece bu büyük projenin en önemli ayağı eksik kalacaktır.”

Başka Bir Dünya, Başka Bir Çin, Başka Bir Türkiye?

Bazı yolculuklar şahitliklerimizi artırırken zihnimizdeki kesinlikleri azaltır. Tüm bu gözlemlerin sonucu Çin’in kusursuz bir model olduğu değildi. Özellikle Doğu Türkistan bağlamında ele aldığımız ciddi eleştiriler göz ardı edilmemeli. Teknolojik ilerleme, ekonomik refah ve güçlü devlet kapasitesi; tek başına adil bir toplum kurmaya yetmez. İnsan, yalnızca üreten ve tüketen bir varlık değildir. İnanan, konuşan, itiraz eden, hatırlayan ve kimliğiyle var olan bir varlıktır. Devlet, bunların üzerinde yükseldiği ölçüde güçlüdür; bunları bastırdığı ölçüde değil.

Fakat aynı seyahat başka bir gerçeği de netleştirdi: Dünyayı anlamaya çalışırken zihnimizi tek bir medeniyetin kavramlarına hapsetmek büyük bir eksiklik.

Üstelik evrensel olduğu söylenen değer ve ilkelerin, evrensel ve adil uygulanmadığını başta Gazze Soykırımı olmak üzere son yıllarda bölgemizde yaşanan hadiseler oldukça belirginleşti.

Bugün küresel siyasetin en önemli kırılmalarından biri tam burada yaşanıyor. Batı’nın iki asır boyunca kurduğu düzen sorgulanırken ilk kez bu ölçekte bir alternatifle karşı karşıya bulunuyor. Bu alternatifin adı yalnızca Çin değildir. Asya’nın yeniden tarih sahnesine dönüşüdür. Çin bunun güçlü bir aktörüdür. Fakat mesele bir ülkenin yükselişinden daha büyüktür. Mesele, insanlığın yeni bir düzenin taşlarını çoktan döşemeye başlamış olmasıdır.

Bu ziyaret bana yalnızca başka bir dünya sisteminin mümkün olabileceğini düşündürmedi. Aynı zamanda başka bir Çin’in de mümkün olabileceğini, olması gerektiğini düşündürdü. Ekonomik kudretini medeniyet özgüveniyle tahkim etmiş, güvenlik kaygıları ile kültürel haklar arasında daha sahih bir denge kurabilmiş bir Çin… Böyle bir Çin, yalnızca kendi vatandaşları için değil; Türk dünyası, İslam dünyası ve değişimin eşiğindeki küresel sistem için de çok daha güçlü bir ortak olacaktır.

Burada Türkiye’nin önüne çıkan soru ise çok daha derin. Biz bu yeni dünyayı hangi gözle okuyacağız? Batı’nın kavramlarını tekrar ederek mi? Doğu’nun başarılarını romantize ederek mi? Yoksa kendi tarihimizin ve medeniyetimizin birikiminden hareketle yeni bir söz mü söyleyeceğiz?

Kanaatimce üçüncü yol dışında gerçekçi bir seçenek yoktur.

“Türkiye ne Batı’nın edilgen bir periferisi ne de Doğu’nun basit bir uzantısıdır.” Biz, tarih boyunca farklı medeniyet havzalarının kesiştiği yerde mukim bir milletiz. Bağımsızlık yalnızca savunma sanayiinde, enerjide veya ekonomide aranacak bir hedef değildir. Bağımsızlık, evvela zihinde başlar. Başkalarının kavramlarıyla düşünen toplumlar, sonunda başkalarının çözümleri arasında tercih yapmak zorunda kalırlar. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı, kendi tarihinden beslenen lakin dünyaya açık yeni bir siyasal düşünce dili geliştirmektir. Bu coğrafyanın ve tarihimizin bize yüklediği sorumluluk, taraflardan birinin tercümanı olmak değil; gerektiğinde her ikisine de hakikati söyleyebilmektir. Çin’e söylediğimiz söz de budur. Batı’ya söylememiz gereken söz de budur.

Çünkü inanıyorum ki 21. yüzyıl, yalnızca güç merkezlerinin değişeceği bir yüzyıl olmayacak. Aynı zamanda kavramların da yeniden yazılacağı bir yüzyıl olacak. Belki demokrasi yeniden tartışılacak. Belki kalkınma yeniden tarif edilecek. Belki devlet yeniden tanımlanacak. Belki de insanlık, uzun zamandır unuttuğu şu gerçeği yeniden hatırlayacak: Medeniyetler birbirlerini ortadan kaldırarak değil, birbirlerinden öğrenerek yükselirler. Çin’i anlamaya çalışmak, Çin’e benzemek değildir. Batı’yı eleştirmek, Batı’yı yok saymak değildir. Türkiye’nin yapması gereken ise ne Doğu’nun ne Batı’nın gölgesine sığınmaktır. Bize düşen, binlerce yıllık devlet geleneğimizin ve medeniyet tecrübemizin verdiği özgüvenle yeni yüzyıla kendi sözümüzü söylemektir. Çünkü asıl mesele, Çin’in yükselmesi ya da Amerika’nın gerilemesi değildir. Asıl mesele, insanlığın bundan sonra hangi ellerle nasıl bir medeniyet inşa edeceğidir.

https://perspektif.online/cin-sarayindan-21-yuzyila-bakis/

Halim Kaya

01 Eyl 2026

Gültekin Çavuşoğlu ismini daha önce hiç duymadım, ya da duyduysam da şimdi hafızamda hatırlayacak bir bilgi yok. Başbuğ Alparslan Türkeş’in ülkücü edebiyatın yazarları tarafından pek yeterince işlenmiş olduğunu düşünmediğimden ve gerekli değerin verilmediğini düşündüğümden “Başbuğ Alparslan Türkeş İle Hatıralarım” adlı bu kitabı görünce hemen aldım.

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

24 Ağu 2026

Yusuf Yılmaz ARAÇ

20 Ağu 2026

İdris Savaş

17 Ağu 2026

M. Metin KAPLAN

27 Tem 2026

Kemal Girgin

08 Haz 2026

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 323,59 M - Bugn : 168537

ulkucudunya@ulkucudunya.com