« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

01 Eyl

2026

Caydırıcılığın sonu

Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970

Uluslararası ilişkiler eğitimi alan herkes “caydırıcılık” kavramı­nın Soğuk Savaş döne­minin askeri ve siyasi mimarisinin temel di­reklerinden birisi oldu­ğunu bilir. Teoriye göre, II. Dünya Savaşı’nın ar­dından yükselen ve nük­leer kapasiteye sahip iki başat aktörün birbirleri­ni defalarca yok edebilecek bir gü­ce ulaşmalarına rağmen sıcak bir çatışmaya girmemelerinin sebebi “Karşılıklı Mahvedebilme Kapasi­tesidir”(MAD). Nitekim 1945’ten itibaren sürdürülebilen küresel sa­vaşsız bir dünya sisteminin denge­si buna dayalıdır.

Herkes bilir ki ne ABD ne de Rus­ya barışa aşıktır. Ancak küresel bir savaşın yaratabileceği tahribatın büyüklüğü ve maliyetinin baş edi­lemezliği, karşılıklı tehdit düzeyini bir dengeleme ve caydırma unsu­runa dönüştürmüştür. Paradoksal bir biçimde küresel sistemin sür­dürülebilmesi, onu tamamen yok edebilecek silahların varlığı saye­sinde mümkün hale gelmiştir. Si­lahların kullanılmasını yine silah­ların çoğalması ve tahrip kapasite­lerinin artması sağlamaktadır.

Esasen “caydırıcılık” dediğimiz şeyin, güvenliği ve istikrarı sağla­madaki etkisi Antik çağlardan be­ri bilinen bir gerçekti. Sun Tzu’nun binlerce yıl önce anlattığı Savaş Sanatı, düşmana daha savaşma­dan boyun eğdirilmesini en üstün savaş biçimi olarak tanımlıyordu. Ona göre mükemmelliğin zirvesi yüz savaşta yüz zafer kazanmak­tansa, rakibinin iradesini savaş­maya gerek kalmadan kırabilmek­ti. Yani savaşın psikolojik zeminde kazanılması, fiili cephede kazanıl­masından daha önemliydi.

Savaşmadan sonuç alma, ya­ni karşı tarafı direnişten caydır­ma fikri İslam fetih hukukunda da önemliydi. Halil İnalcık hocamı­zın İstanbul’un fethi üzerine yaz­dığı ve Galata halkının İstanbul’un diğer yerlerinden farklı muamele görmesinin nedenlerini anlattığı eserinde belirttiği gibi, fetihte iki ayrı durum söz konusuydu. Sulhen ve Anveten fetih kavramları üze­rinden yapılandırılan anlayış, kar­şı tarafa henüz savaşmadan da bir çıkış kapısı bırakıyordu. Direnme­den teslim olan şehirler ve halklar, canlarını mallarını ve belli hakla­rını koruyabilirken, direnen ve si­lahla fethedilen yerlerde ise farklı bir rejim uygulanıyordu. Caydırıcı­lığın eski bir formu olarak da oku­yabileceğimiz bu yaklaşım, gücün gösterilmesi ve henüz eyleme dö­külmeden karşı tarafa boyun eğ­dirilmesinin zorlayıcı ve aynı za­manda ödüllendirici bir formunu ortaya koymaktaydı.

Modern dönemde caydırıcılık kavramını inceleyen Thomas Sc­helling eserlerinde askeri gücün salt fiziksel imha kapasitesi olma­dığını ve bir pazarlık aracı olarak işlevsel kullanımını anlatıyordu. Bir devletin sahip olduğu askeri kapasite, ona göre ne kadar tahrip edebildiğinden ziyade karşı tarafın iradesini ne ölçüde değiştirebildi­ğinde saklıydı. Bu da caydırıcılığın savaş meydanlarından çok daha önce insanların zihninde gerçek­leşen psikolojik bir mücadele oldu­ğunu gösteriyordu.

Caydırıcılığın dönüşümü
Caydırıcılık olgusunun günü­müzde aldığı form, iki ayrı süreçte şekillenmekte. Öncelikle artık cay­dırıcılık dediğimiz şey karşı tarafı askeri gücünü kullanmaktan uzak tutmak yerine ona nasıl davran­ması gerektiğini dikte etmenin bir aracı haline de dönüşmüş durum­da. Örneğin ABD yönetimi, Çin ile rekabetinde bir yandan Çin’in as­keri gücünden ziyade ekonomik, politik veya kültürel yayılımını he­def alırken, diğer yandan sadece Çin’in müttefiklerini değil, kendi müttefiklerini de ABD’nin öngör­düğü şekilden farklı davranma ko­nusundaki iradelerinden caydır­maya çalışıyor. Hatta daha da ileri gidelim, esas caydırıcılığını kendi dostları üzerinde gösterme eğili­mini sürdürüyor. Bu durumun bek­lenen sonucu da net; çoğalan teh­ditler, kırmızı çizgiler, genişleyen yaptırımlar, irili ufaklı şov niteli­ğinde çatışmalar ve askeri güç gös­terileri!

İlginç olan caydırıcılık hedef­li önlemlerin ve askeri güç kulla­nımının sayıca artmasının caydı­rıcılık etkisini zayıflatması. Yani hiç kimse artık kolayca caymıyor. Bölgesel aktörler spesifik konular­da farklı ittifak alanlarına yönele­bildikleri gibi, kendilerini zorlama eğilimindeki büyük aktöre karşı da diş gösterebiliyor. Nitekim Orta­doğu’daki ABD odaklı dengeleri de­ğiştiren de bu. Başat aktörler kendi tekil çıkarlarını savunup diğerle­rini de o çıkar yörüngesine sokma konusunda zorladığında isyan ka­çınılmaz hale geliyor. Zira şimdi­lerde sistemde en azından 3 ayrı başat aktör var ve ABD, Çin ve Rus­ya’nın tek başlarına siyasi mimari­yi belirleme, zorlama ve caydırma kapasiteleri yok.

Üstelik inandırıcılıklarını da yi­tirmiş durumdalar; zira savaş or­tamlarında yarattıkları yıkımlar onlara kendi arzu ettikleri düzeni kurma imkanını vermiyor. Aksine daha da büyük bir direniş ve nefret ile karşı karşıya kalıyorlar. Savaş uçakları, gemiler, füzeler, dronelar ya da dev askeri bütçeler yetmiyor. Eyleme dökülen askeri kapasite yeterli caydırıcılığı sağlayamadığı gibi aksine küçük devletlerin okya­nusta ürettiği minik bir damlanın büyük devletlerin kıyısına vuran tsunamilere dönüşebileceğini de gösteriyor. Afganistan’dan sonra Ukrayna ve İran örnekleri bunun en net göstergeleri.

Caydırıcılık nereye?
Politik psikoloji alanının önem­li isimlerinden Robert Jervis, ulus­lararası politikada önemli olan şe­yin gönderilenden çok karşı tara­fın aldığı mesaj olduğunu söyler. Yani ne söylediğiniz değil bundan ne anlaşıldığı önemlidir. Devletler de tıpkı insanlar gibi kendi davra­nışlarını savunmacı ve haklı ola­rak görürken, karşı tarafın haksız ve saldırgan olduğunu düşünürler. Bu bakımdan silahlanma ve aske­ri güç kapasitesini artırma arzusu özünde varlığını koruma eğilimin­den gelir. Yani silahlanmanın hede­fi aslında karşı tarafı caydırmaktır. Ancak karşı tarafın bunu bir sal­dırganlık olarak okuması da müm­kündür ve bu durum başka bir gü­venlik ikileminin kaynağına dönü­şür. Güvende olmak için girişilen silahlanma arzusu karşı tarafı te­tiklerse başlayan rekabet, herkesin güvenlik üretmeye çalıştığı güven­siz bir sistem haline gelebilir. Buna “caydırıcılık enflasyonu” demek de mümkündür.

Tıpkı para gibi askeri güç kul­lanımı ve tehdit de aşırı kullanım nedeniyle şimdilerde psikolojik bir değer kaybına uğramış durum­da. Kırmızı çizgiler, masaya yayı­lan tüm seçenekler, ağır yaptırım­lar, askeri operasyonlar artık cay­dırıcılık sağlamıyor. Korkular artık daha yönetilebilir halde. Büyük güçler açısından caydırıcılık ilke­si birbirlerine karşı işlevsel olsa da bölgesel aktörleri durduramıyor. Lakin bu durum birbirlerine karşı kullanmaktan imtina ettikleri son seçeneklerin masaya sürülmesi ih­timalini de yaratıyor olabilir. Bu da sistemin küçük aktörleri için hayra alamet değil.

https://www.dunya.com/kose-yazisi/caydiriciligin-sonu/838127

Halim Kaya

01 Eyl 2026

Gültekin Çavuşoğlu ismini daha önce hiç duymadım, ya da duyduysam da şimdi hafızamda hatırlayacak bir bilgi yok. Başbuğ Alparslan Türkeş’in ülkücü edebiyatın yazarları tarafından pek yeterince işlenmiş olduğunu düşünmediğimden ve gerekli değerin verilmediğini düşündüğümden “Başbuğ Alparslan Türkeş İle Hatıralarım” adlı bu kitabı görünce hemen aldım.

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

24 Ağu 2026

Yusuf Yılmaz ARAÇ

20 Ağu 2026

İdris Savaş

17 Ağu 2026

M. Metin KAPLAN

27 Tem 2026

Kemal Girgin

08 Haz 2026

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 322,24 M - Bugn : 101024

ulkucudunya@ulkucudunya.com