Caydırıcılığın sonu
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
Uluslararası ilişkiler eğitimi alan herkes “caydırıcılık” kavramının Soğuk Savaş döneminin askeri ve siyasi mimarisinin temel direklerinden birisi olduğunu bilir. Teoriye göre, II. Dünya Savaşı’nın ardından yükselen ve nükleer kapasiteye sahip iki başat aktörün birbirlerini defalarca yok edebilecek bir güce ulaşmalarına rağmen sıcak bir çatışmaya girmemelerinin sebebi “Karşılıklı Mahvedebilme Kapasitesidir”(MAD). Nitekim 1945’ten itibaren sürdürülebilen küresel savaşsız bir dünya sisteminin dengesi buna dayalıdır.
Herkes bilir ki ne ABD ne de Rusya barışa aşıktır. Ancak küresel bir savaşın yaratabileceği tahribatın büyüklüğü ve maliyetinin baş edilemezliği, karşılıklı tehdit düzeyini bir dengeleme ve caydırma unsuruna dönüştürmüştür. Paradoksal bir biçimde küresel sistemin sürdürülebilmesi, onu tamamen yok edebilecek silahların varlığı sayesinde mümkün hale gelmiştir. Silahların kullanılmasını yine silahların çoğalması ve tahrip kapasitelerinin artması sağlamaktadır.
Esasen “caydırıcılık” dediğimiz şeyin, güvenliği ve istikrarı sağlamadaki etkisi Antik çağlardan beri bilinen bir gerçekti. Sun Tzu’nun binlerce yıl önce anlattığı Savaş Sanatı, düşmana daha savaşmadan boyun eğdirilmesini en üstün savaş biçimi olarak tanımlıyordu. Ona göre mükemmelliğin zirvesi yüz savaşta yüz zafer kazanmaktansa, rakibinin iradesini savaşmaya gerek kalmadan kırabilmekti. Yani savaşın psikolojik zeminde kazanılması, fiili cephede kazanılmasından daha önemliydi.
Savaşmadan sonuç alma, yani karşı tarafı direnişten caydırma fikri İslam fetih hukukunda da önemliydi. Halil İnalcık hocamızın İstanbul’un fethi üzerine yazdığı ve Galata halkının İstanbul’un diğer yerlerinden farklı muamele görmesinin nedenlerini anlattığı eserinde belirttiği gibi, fetihte iki ayrı durum söz konusuydu. Sulhen ve Anveten fetih kavramları üzerinden yapılandırılan anlayış, karşı tarafa henüz savaşmadan da bir çıkış kapısı bırakıyordu. Direnmeden teslim olan şehirler ve halklar, canlarını mallarını ve belli haklarını koruyabilirken, direnen ve silahla fethedilen yerlerde ise farklı bir rejim uygulanıyordu. Caydırıcılığın eski bir formu olarak da okuyabileceğimiz bu yaklaşım, gücün gösterilmesi ve henüz eyleme dökülmeden karşı tarafa boyun eğdirilmesinin zorlayıcı ve aynı zamanda ödüllendirici bir formunu ortaya koymaktaydı.
Modern dönemde caydırıcılık kavramını inceleyen Thomas Schelling eserlerinde askeri gücün salt fiziksel imha kapasitesi olmadığını ve bir pazarlık aracı olarak işlevsel kullanımını anlatıyordu. Bir devletin sahip olduğu askeri kapasite, ona göre ne kadar tahrip edebildiğinden ziyade karşı tarafın iradesini ne ölçüde değiştirebildiğinde saklıydı. Bu da caydırıcılığın savaş meydanlarından çok daha önce insanların zihninde gerçekleşen psikolojik bir mücadele olduğunu gösteriyordu.
Caydırıcılığın dönüşümü
Caydırıcılık olgusunun günümüzde aldığı form, iki ayrı süreçte şekillenmekte. Öncelikle artık caydırıcılık dediğimiz şey karşı tarafı askeri gücünü kullanmaktan uzak tutmak yerine ona nasıl davranması gerektiğini dikte etmenin bir aracı haline de dönüşmüş durumda. Örneğin ABD yönetimi, Çin ile rekabetinde bir yandan Çin’in askeri gücünden ziyade ekonomik, politik veya kültürel yayılımını hedef alırken, diğer yandan sadece Çin’in müttefiklerini değil, kendi müttefiklerini de ABD’nin öngördüğü şekilden farklı davranma konusundaki iradelerinden caydırmaya çalışıyor. Hatta daha da ileri gidelim, esas caydırıcılığını kendi dostları üzerinde gösterme eğilimini sürdürüyor. Bu durumun beklenen sonucu da net; çoğalan tehditler, kırmızı çizgiler, genişleyen yaptırımlar, irili ufaklı şov niteliğinde çatışmalar ve askeri güç gösterileri!
İlginç olan caydırıcılık hedefli önlemlerin ve askeri güç kullanımının sayıca artmasının caydırıcılık etkisini zayıflatması. Yani hiç kimse artık kolayca caymıyor. Bölgesel aktörler spesifik konularda farklı ittifak alanlarına yönelebildikleri gibi, kendilerini zorlama eğilimindeki büyük aktöre karşı da diş gösterebiliyor. Nitekim Ortadoğu’daki ABD odaklı dengeleri değiştiren de bu. Başat aktörler kendi tekil çıkarlarını savunup diğerlerini de o çıkar yörüngesine sokma konusunda zorladığında isyan kaçınılmaz hale geliyor. Zira şimdilerde sistemde en azından 3 ayrı başat aktör var ve ABD, Çin ve Rusya’nın tek başlarına siyasi mimariyi belirleme, zorlama ve caydırma kapasiteleri yok.
Üstelik inandırıcılıklarını da yitirmiş durumdalar; zira savaş ortamlarında yarattıkları yıkımlar onlara kendi arzu ettikleri düzeni kurma imkanını vermiyor. Aksine daha da büyük bir direniş ve nefret ile karşı karşıya kalıyorlar. Savaş uçakları, gemiler, füzeler, dronelar ya da dev askeri bütçeler yetmiyor. Eyleme dökülen askeri kapasite yeterli caydırıcılığı sağlayamadığı gibi aksine küçük devletlerin okyanusta ürettiği minik bir damlanın büyük devletlerin kıyısına vuran tsunamilere dönüşebileceğini de gösteriyor. Afganistan’dan sonra Ukrayna ve İran örnekleri bunun en net göstergeleri.
Caydırıcılık nereye?
Politik psikoloji alanının önemli isimlerinden Robert Jervis, uluslararası politikada önemli olan şeyin gönderilenden çok karşı tarafın aldığı mesaj olduğunu söyler. Yani ne söylediğiniz değil bundan ne anlaşıldığı önemlidir. Devletler de tıpkı insanlar gibi kendi davranışlarını savunmacı ve haklı olarak görürken, karşı tarafın haksız ve saldırgan olduğunu düşünürler. Bu bakımdan silahlanma ve askeri güç kapasitesini artırma arzusu özünde varlığını koruma eğiliminden gelir. Yani silahlanmanın hedefi aslında karşı tarafı caydırmaktır. Ancak karşı tarafın bunu bir saldırganlık olarak okuması da mümkündür ve bu durum başka bir güvenlik ikileminin kaynağına dönüşür. Güvende olmak için girişilen silahlanma arzusu karşı tarafı tetiklerse başlayan rekabet, herkesin güvenlik üretmeye çalıştığı güvensiz bir sistem haline gelebilir. Buna “caydırıcılık enflasyonu” demek de mümkündür.
Tıpkı para gibi askeri güç kullanımı ve tehdit de aşırı kullanım nedeniyle şimdilerde psikolojik bir değer kaybına uğramış durumda. Kırmızı çizgiler, masaya yayılan tüm seçenekler, ağır yaptırımlar, askeri operasyonlar artık caydırıcılık sağlamıyor. Korkular artık daha yönetilebilir halde. Büyük güçler açısından caydırıcılık ilkesi birbirlerine karşı işlevsel olsa da bölgesel aktörleri durduramıyor. Lakin bu durum birbirlerine karşı kullanmaktan imtina ettikleri son seçeneklerin masaya sürülmesi ihtimalini de yaratıyor olabilir. Bu da sistemin küçük aktörleri için hayra alamet değil.
https://www.dunya.com/kose-yazisi/caydiriciligin-sonu/838127