Mehter ile Ajda Pekkan Arasında: NATO Zirvesinde Tanzimat Dualitesi
Kaan Kutlu Ataç 01 Ocak 1970
Mülakat: Cihat Arpacık
Uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Kaan Kutlu Ataç, NATO Zirvesi’ni yalnızca güvenlik politikalarının veya diplomatik pazarlıkların penceresinden okumuyor. O, zirvenin sembollerini, Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana taşıdığı modernleşme tecrübesini, Batı ile kurduğu karmaşık ilişkiyi ve uluslararası sistemde giderek değişen konumunu anlamaya çalışan daha geniş bir hikâyenin parçaları olarak ele alıyor. Revolver diplomasisinden Mehter-Ajda Pekkan birlikteliğine, Avrupa’nın güvenlik mimarisinden Türkiye’nin Atlantik’in iki yakası arasında üstlenmeye başladığı yeni role uzanan bu söyleşi, bir zirvenin gündelik haber akışının ötesinde bıraktığı izleri takip ediyor.
“BÜROKRASİNİN, SİLAH HEDİYESİYLE İLGİLİ İYİ ÇALIŞMADIĞI ANLAŞILIYOR”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlere isimlerine özel revolver hediye etmesini diplomatik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Batı basınının bu hediyeye gösterdiği yoğun ilginin sizce nedeni neydi?
İnsan hayatının her aşamasında olduğu gibi diplomasinin özünü de jestler ve mimikler oluşturur. Liderlere hediye olarak revolver verilmesinin sembolizm ve iletişimdeki mesaj açısından ne ifade ettiğini uzmanlar tartışıyor. Ancak benim açımdan ilgi çeken konu Türk bürokrasisinin bu hediye özelinde yürüttüğü çalışmanın yarattığı kaos. Basına yansıyan bilgilere göre Türk tarafı, revolverlerin Türkiye’den çıkışıyla ilgili belgeleri hediye ile birlikte hazırlayarak taraflara iletti. Burada bir sorun görünmüyor. Ancak ilgi çekici olan, hediyenin her bir ülkenin ilgili gümrük mevzuatları ve silah sahipliği ile ilgili yasal düzenlemelerin yeterince çalışılmamış olması. Kimi ülkeler hediyeyi kendi yasal düzenlemeleri gereği Türkiye’de bıraktığı, kimilerinin hediyeyi açmadan, hatta hediye liderler tarafından görülmeden protokol görevlilerince ülkelerine götürüldüğü ve hediyenin ne yapılacağına bilahare karar verileceği gibi hususları biliyoruz. Türk bürokrasisinin her bir ülkenin mevzuatına göre titiz bir çalışma yapmadığı anlaşılıyor. Bunun da Türkiye sınırları dışında ilginç bir tartışmayı da tetiklediği görülüyor. Batı basınının olaya duyduğu ilgi, bireysel silahlanmanın çok ciddi kurallara bağlı olduğu NATO coğrafyasında, kendi iç kamuoylarına liderlerin bireysel silahlanmasının yaratacağı etkinin tek tek ülke bazında ele alınmamasının sonucu. Burada Türk bürokrasinin mekanize düzeyde bir çalışma eksikliğini olduğunu da belirtmek gerekir. Diğer ilgi çekici bir konu hediye verme ve alma kültürünün genel anlamda Batı’da ve bizde farklı bir zeminde yer alması. Sanırım kültür çalışmaları uzmanları içinde ilginç bir karşılaştırmalı vak’a olacak.
“MEHTER İLE AJDA ARASINDA”
NATO Zirvesi’nin açılışında Ajda Pekkan ile Mehter’in aynı programda yer almasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tercih Türkiye’nin kimliğine dair size ne söylüyor?
Bizim jenerasyon, Tanzimat döneminin, nihayetinde çöken bir imparatorluğun ve yeni bir devletin tüm kırılganlıklarını yaşamış, bu süreçlerin aurasıyla hemhal olmuş nesillerin tedrisatından geçti. Bizler bu kırılganlıkların bir kısmıyla karşılaştık. Bizim hocalarımız kendilerinden önceki nesillerin en çok meşgul olduğu kalkınma-modernleşme-Batılılaşma literatürünün içinde yoğrulmuşlardı. Dolayısıyla Tanzimat’tan bu yana Türk modernleşmesinin ve Batılılaşmasının en belirgin özelliği olan eski ve yeninin bir arada yaşadığı “dualite”nin yarattığı psikolojik etkiyi bizler de yoğun olarak hissettik. Bu anlamda Külliye’de liderlerin karşılanmasındaki Osmanlı mirasının, kopukluklarla da olsa yaşamaya devam etmiş Mehteran ve Cumhuriyet’in simgesi Muhafız Alayı’nın aynı anda bulunması bu dualitenin bir tezahürü oldu. Bu aslında benim kişisel tarihimle de ilgili olduğu için ilginç bir süreç oldu. İlkokulumda bir Mehter takımı vardı ve 23 Nisan, 29 Ekim ve 30 Ağustos kutlamalarında boru ve tramp takımıyla yer alırdı. Tabi provalar döneminde bu iki takımın çalışmaları uzunca süre kulaklarımızda yankılanırdı. Sonrasında Misak-ı Milli ve Evlad-ı Fatihan coğrafyalarında bulunduğum dönemlerde özellikle mehterana ait CD’ler hep yanımda olurdu ve uzun yolculuklarda bana eşlik ederdi. Külliye’deki karşılamada mehteran görmek kişisel olarak beni mutlu etti. Lider eşlerinin ağırladığı bir ortamda Ajda Pekkan’ın Franszca şarkı söylediğine dair görüntüler az önce ifade ettiğim, bizim nesle kısmen aktarılmış olan bu dualitenin hala canlılığını koruduğunu gösterir. Yine bizim çocukluğumuzda Ajda Pekkan’ın Paris’te döneminin meşhur konser salonu Olympia’da sahne aldığında Fransızca şarkılar söylemesi magazin dünyasının en çok konuşulan konuları arasındaydı. Tek kanallı televizyon döneminde Pekkan’ın, Enrico Mecias ile Fransız söylediği şarkıları izlerken sabahları okulda Mehteran takımının provaları kulağımızda yankılanırdı. Doğu-Batı kültürel ve kimlik tanımlarında neredeyse yarım asır sonra aynı Fransızca şarkılar ve aynı Mehteran müziğini görmek bu dualitenin daha uzun yıllar bizi meşgul edeceğini gösteriyor.
“SAVAŞIN MİMARİSİ KURULUYOR”
Zirvenin siyasi açıdan en kritik çıktısı sizce hangisi oldu? Washington, Avrupa müttefiklerinden tam olarak ne bekliyor?
Benim açımdan zirve “hazır ol cenge istiyorsan sulhu salah” olarak ifade edilebilir. Son yıllarda neredeyse tüm NATO ülkelerinin askerî ve siyasi liderleri, “savaş olacak mı?” sorusunun artık geride kaldığını düşünüyor. Zirve, esasen “ne zaman?” sorusunun tartışıldığı bir dönem denk geldi. Avustralyalı tarihçi Clark’ın I. Dünya Savaşını’na giden süreci tanılmadığı o “uyurgezerlik” ile bir topyekün savaşa hazırlanan ve bu konuda kamuoyunu siyasi söylem, ekonomik ve askerî hazırlık dersine alan bir “çerçeve” ile karşı karşıyayız. Topyekün bir savaşın siyasi anlamı artık tartışılmıyor, ekonomik ve askerî sürecinin mimarisi oluşturuluyor. Bu anlamda benim ilgimi çeken ise, Türkiye’nin Batı ile ortak değerler vurgusundan daha çok ortak korkunun yarattığı (körüklendiği de denebilir tabi) paydada yoğunlaşması. Bu korkunun önemli bir ayağını ABD’nin Avrupa savunması için, konvansiyonel anlamda kıtanın daha fazla sorumluluğu almaması yönündeki siyasi iradesi. Bu da kıtada işbirliğinin arttırılmasını zorunlu kılıyor. Esasında yasal olarak ABD’nin kıtada bulunduracağı askerî varlığın limitleri belirlenmiş olsa da ABD’nin azaltılmış sorumluluğunun yaratacağı boşluğun Türkiye tarafından doldurulmasına yönelik de bir irade beyanı var. Bu anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlere yaptığı basına açık konuşmasında Türk askeriyesi vurgusu dikkat çekici. Türkiye’nin Atlantik’in iki yakası arasında bir kaldıraç etkisi göstermesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Bir kaç yıl önce kavramsallaştırmaya çalıştığım; Türkiye’nin artık bir bölgesel güç olmaktan ziyade “güç odağı” olarak uluslararası sistemde varlık göstermesi anlamında Rubicon Nehri’ni geçişte önemli bir merhalenin aşıldığını da söylemek mümkün.
Bunun anlamını şöyle de ifade edebiliriz: Yıllar önce AB’ye yeni giren bir Balkan ülkesindeki siyasetçi arkadaşım “Bizi neden Brüksel’e mahkum ettiniz; halbuki biz İstanbul’a çok daha yakınız” demişti. Bu söz, Türkiye’nin direnç ve kaldıraç rolünün önemini ortaya koyuyordu. Bu anlamda Türkiye, son zirvenin de gösterdiği gibi, ittifak yapısının ötesinde ikili ve çok taraflı ilişkilerde itici bir güce de sahip olduğunu gösterdi. Bu itici gücün torkunun ve ivmelenmesinin istikrarı açısından da süreç izlenmeli. İmkân ve kapasite ile irade uyumunun birlikteliği de ilginç bir parametre olacak benim açımdan.
https://perspektif.online/mehter-ile-ajda-pekkan-arasinda-nato-zirvesinde-tanzimat-dualitesi/