« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

13 Nis

2026

ABD ve Çin arasındaki liberal Avrupa

Sinan Baykent 01 Ocak 1970

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Trump’ın ikinci döneminde özel bir misyonu olduğu anlaşılıyor: Batı dünyasını – tüm bileşenleriyle – ABD liderliği altında toplamak ve birleştirmek.

ABD’nin Trump aracılığıyla en önemli misyonu ise Çin’le rekabette arayı kapatmak ve şayet mümkünse, açmak.

Çin, 2015 yılında ilân ettiği “Made in China 2025” politikasından beri agresifçe yerli üretim ve uluslararası ticâretten beslenen, onunla büyüyen bir dev. Güncel küresel imalat katma değeri oranları tabloyu anlamamız açısından çok faydalı. 2025 verilerine göre Çin’in tek başına imalat katma değeri, dünya toplamının yaklaşık 3’te 1’ini teşkil ediyor. Dahası, Çin’in toplam üretim hacmi, ABD ve AB’nin toplamına oldukça yakın.

Washington bu üretim kabiliyetiyle rekabet edilemeyeceğinin pekâlâ farkında. Bu seviyelere ulaşmak için ne yeterli insan kaynağı ne de merkezî bir seferberliği tetikleyecek enstrümanları haiz.

O hâlde rekabet nasıl olabilir(di)?

Çin’in küresel tedarik zincirlerine bilfiil müdahaleyle – yani askerî güç kullanımıyla.

Venezuela’yı da İran’ı da aslında bu öncelikli zaviyeden anlamlandırmak lazım.

Çin, toplam petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 15 ila 18 arasındaki bir kısmını bu iki ülkeden tedarik ediyor(du). Fakat bununla bitmiyor. Çin’in toplam ham petrol ithalatının (ki bu esasen Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve İran petrolleridir) neredeyse yüzde 50’si Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor(du). Yine sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatının da yaklaşık yüzde 30’u (ki bu özellikle Katar menşeilidir) bu rotayı kullanır(dı).

Çin için Yemen hâkimiyetindeki Babülmendep Boğazı da stratejik önemde. Bu boğaz, Çin’in Avrupa ve Kuzey Afrika ile yaptığı ticaretin ana koridoru mahiyetinde ve Çin’in toplam küresel ticaret hacminin yüzde 15-20’sine tekabül ediyor.

Henüz 2025 yılının haziran ayında ABD-İsrail ikilisinin ilk İran serüveni esnasında X hesabımdan şu paylaşımı yapmıştım:

Karşılıklı misillemelerin ötesinde bence düğümün büyüğü Hürmüz Boğazı’nın kapatılıp kapatılmayacağında… Mesele (İran) ABD-Çin arasındaki ‘tedarik zincirleri’ rekabeti perspektifinde okunduğunda, Boğaz’ın kapatılmasının istendiği net. Bu eşik aşılana dek sükûnet zor görünüyor.


Nitekim 2026 yılındaki 40 Gün Savaşı’nda Hürmüz Boğazı kapatıldı. Her ne kadar iki haftalık bir ateşkes antlaşması yapıldıysa da şahsen gerek ilk başta Hürmüz gerekse ikinci aşamada Babülmendep bizatihi ABD liderliğindeki “Batı bloğunun” doğrudan yahut dolaylı egemenliğine girene değin (tabii bu başarılabilirse!) savaşın süreceği kanısındayım.

ABD buraların kontrolünü istiyor ve “ABD” derken kastım yalnızca Trump yönetimi değil – topyekûn Amerikan (silahlı) devlet aklından bahsediyorum. ABD, üretim ve/veya ticaretle yakalaması imkânsız olan Çin’i, onun kullandığı tedarik/ticaret güzergâhlarının kendi askerî denetimi altına almasıyla alt etmeye niyetli.

Bu doğrultuda ABD, AB üzerinde çok ciddi bir baskı uyguluyor. Gümrük vergilerinden son günlerde iyiden iyiye harlanan “NATO” tartışmaları kanalıyla söz konusu “basınç politikası” belirginleşti ve önümüzdeki süreçte kaçınılmaz olarak daha da derinleşecek.

Ne var ki Avrupa kıtası isteksiz ve Trump’a ayak diriyor.

Peki, ama neden?

Brüksel-Pekin hattı: Uzaklar yakınlaştığında

Mesele Trump’ın “deliliği”, “öngörülemezliği” yahut “radikalliği” değil.

Evet, AB müesses nizamı hâlâ demokratik değerlere, uluslararası kural ve kaidelere, velhasıl liberal dünya sistemine bağlı – veya en azından kurumsal planda böylesi bir diskuru benimsiyor.

Liberal dünya sistemi demek, Montesquieu’nün veciz ifadesiyle “ticaretin adetleri yumuşatması” demektir. Başka bir deyişle, ticaret, dünya üzerindeki muhtelif halkların birbirleriyle iletişim kurmasının, kaynaşmasının ve barışçıl ilişkiler tesis etmesinin yegâne araçlarından. Brüksel merkezli Avrupa müesses nizamı, bu ruha sonuna kadar sadık. Refahın, barışın, kalkınmanın ve – bu mühim bir nüanstır – ekolojik dönüşümün yalnızca “tekdünyacılık”ta (ve dahi onun “bilincinde”) bir yankı bulabileceği görüşü hasıl.

Gerçekten de Brüksel Avrupa’sının Çin’le olan müşterek yönleri (“insan hakları”, “serbest piyasa” ve “çoğulcu demokrasi” vb. pratiklerle olan şeklî çelişkilerin ötesinde), “yeni” ABD’yle olduğundan katbekat fazla.

Karşılıklı ticaret anlayışı (AB’nin 300 milyar avroluk “Küresel Geçit Projesi” ile Çin’in trilyon dolarlık “Kuşak ve Yol Girişimi” bu minvalde okunabilir) elbette listenin başında gelir ve fakat “tek” unsur değil.

Hem Brüksel’in hem de Pekin’in bir “teknokratik-bürokratik coşkusu” olduğu rahatlıkla sezilebilir. Bu, hafife alınmaması icap eden bir “metodolojik kesişim alanı”na denk düşer. Çin’de “merkezî planlamacı” devlet tasavvuru ağır basarken, Brüksel’de sağ ve sol popülistlerin radarına takılan bir çeşit “bürokratik vesayet” kuruludur. İkisinde de “tepeden inmeci” bir yaklaşımın izlerine rastlamak kâbil.

Brüksel, Avrupalıların “tüketim bolluğu” içinde ve “bireysel konfor” koşullarında yaşamalarını temin karşılığında “politika yapma ve tatbik etme” ayrıcalığını kendi bürokratik “Leviathan”ının uhdesine almıştır. Çin ise ülkedeki 1,5 milyar insanın “kolektif ahengi” karşılığında aynı yetkiyi Komünist Partisi’nin Politbüro Yürütme Komitesi’ne devretmiştir.

Brüksel ile Pekin’in Afrika’da milyon dolarlık yeşil teknoloji fonlarını – ayrı ayrı da olsa – desteklediklerini, finanse ettiklerini hatırlatmakta da fayda görüyorum.

Gerçekten de “yeşil dönüşüm” iki aktör için de kritik. “Sürdürülebilirlik”, “iklim”, “dijital yönetişim/kimlik”, “yapay zekâ” vb. noktalarda bir “Davos Mutabakatı”ndan söz edilebilir. 2025 Davos’unda Çin Başbakan Yardımcısı Ding Xuexiang ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in hitapları yukarıda serdedilen başlıklarda neredeyse birebir örtüşüyordu örneğin.

Bu anlamda “karbon nötrlüğü”ne ilişkin AB'nin 2050, Çin'in 2060 hedeflerini salt birer “siyasal taahhüt” olarak değil, bir “hedef birliği” şeklinde irdelemek daha akılcı olur.

Son olarak, bir “ortak teknolojik idare tahayyülü”nü sayabiliriz. Doğrusu, AB’nin “dijital kimlik”e geçiş istencinin yanı sıra biçimlendirdiği Dijital Hizmetler Yasası çok manidar. Hepsini 2050’ye yönelik programladığı “yeşilleşme” ereğiyle birlikte değerlendirdiğimizde, ortaya Çin’in “sosyal kredi” sistemine yaklaşabilecek bir manzara çıkıyor.

Şahsen – ihtiyatı elden bırakmaksızın – yakın zamanda bir “Brüksel-Pekin” stratejik yakınsamasının bile bahis açılabileceği görüşündeyim. Brüksel Avrupa’sının, Pekin’e nispetle 21’inci yüzyılda geliştirdiği “zihniyet yakınlığı”, Washington’a dair 1945 sonrası biriktirdiği “manevî borç bakiyesi”nden daha önde gidiyor.

Son tahlilde “tekdünyacılar” (liberal Avrupa ve sosyalist Çin), aralarındaki yadsınamaz “medeniyet ve kültür benzeşmezliği”ne rağmen, “Tarih’i hızlandırmak” noktasında mutabıklar. Toplumları devlet bürokrasisi vasıtasıyla yönlendirilen, ileri (denetsel ve yönetsel) teknolojiye dayalı, çevre standartlarının öncelendiği ve ulusal sınırların ötesinde kuralların işlediği bir modele taşımayı hedefliyorlar.

Böylesi bir modelde ABD, “dünya hegemonu” pozisyonunu yitirir.


ABD silâha, Avrupa sandığa: Yarın ne olacak?

ABD ve Avrupa, on yıllar boyunca tasarladıkları küresel “tüketim modeli”nin meyvelerini topladılar. Oysa bugün, dünya ekonomisinin parametreleri kökten değişerek yeniden “üretim” eksenine kaydı. Bu yeni denklemde Çin, cüsseli bir üretim lideri olarak sahne alıyor.

Gerçek şu ki, liberal Avrupa, kendi refahını sürdürmek adına bu yeni modelde Çin’le bir “partner” olarak kalmakta beis görmüyor. Böylelikle sistemin yenilenerek hızlanmasına rıza gösteriyor. Yeni şartlarla bir “uyumlanma” arayışı var ve bunu olabildiğince “barışçıl” ve “yumuşak” araçlarla gerçekleştirmeye çalışıyor.

Elbette bu esnada kendi özerkliğini de tahkim ve pekiştirme iddiasını diri tutuyor.

ABD ise, bu dönüşümün – Trump’la veya Trump’sız – kendi hegemonik sonu olduğunu saptamış vaziyette. Washington, ticarî rasyonaliteyle kazanamayacağı bu yarışı askerî gücünü Çin’in tedarik zincirlerine ve kritik ticaret güzergâhlarına (Hürmüz, Babülmendep vb.) yönlendirerek durdurmaya gayret ediyor. Nitekim “akıl tutulması”na varan kör saldırganlığının özünü – İsrail’in kışkırtmalarının yanında – içine düştüğü bu çıkmazın ışığında da bulabiliriz.

Gümrük vergileri ve korumacı reflekslerle kendi liderliğindeki Batı bloğunda üretimi yeniden canlandırmayı hedeflese de ne yeterli nüfus dinamizmi ne de sanayi kapasitesi bu ölçekte bir “geri dönüş”e izin verir.

Son jeopolitik hâdiseleri – Grönland krizi ve Avrupa ülkelerinin İran’a müdahaleye soğuk bakmaları dâhil – biraz da bu pencerelerden anlamlandırmayı denemek gerekir.

Brüksel merkezli liberal Avrupa müesses nizamı savaş karşıtı bir zeminin üzerinde yükseldi. Kendi “kıta güvenliği”ne doğrudan kastedilmedikçe (Ukrayna özelinde görüldüğü üzere) dış müdahalelere ve savaş çığırtkanlığına müsamahanın görece düşük seyrettiği bir düzlemde konumlanmak niyetinde.

Hülâsa, ABD artık “üretim”le yetişemeyeceği bir dünyayı “silâh”la durdurmak için debeleniyor.

Avrupa’nın ABD-Çin karşıtlığındaki konumunun geleceğini ise büyük ölçüde kendi bünyesindeki sağ popülist hareketlerin sandık başarıları (yahut başarısızlıkları) tayin edecektir. Zira bu hareketler, her ne kadar “önce Avrupa” söylemiyle yükselseler de – gerek Avrupa dışı başkentlerle olan göbek bağları, gerekse kurumsal derinlikten yoksun politik akıllarıyla – Avrupa’yı kendi hakiki menfaatlerinden hızla uzaklaştırabilecek nitelikte.

Tam da bu yüzden, önümüzdeki süreçte bir gözümüzü daima Avrupa sandıklarına sabitlemeliyiz.

https://www.indyturk.com/node/775505/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/abd-ve-%C3%A7in-aras%C4%B1ndaki-liberal-avrupa

Ziyaret -> Toplam : 284,45 M - Bugn : 168670

ulkucudunya@ulkucudunya.com