« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

06 Nis

2026

Gerçekliği eriten savaş

Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970

Yapımcılığı­nı Warner Bros’un yaptığı bir Hollywood şahe­seri olan Matrix filmi 1999 yılında vizyona girdiğinde olağanüstü bir etki yaratmıştı. Filmde Morpheus’un Ne­o’ya sorduğu “Ger­çeklik nedir?” sorusu alışagel­diğimiz düşünme pratiğine fel­sefi bir meydan okumaydı. O günlerde zihinsel bir egzersiz fırsatı olarak algıladığımız bazı kavramsal tartışmalar, bu film sayesinde akademik bir mevzu olmaktan çıkıp gündelik soh­betlerin parçası haline gelmişti.

Descartes ve Baudrillard’ın fikirlerini kırmızı ve mavi hap­lar üzerinden tartıştığımız bu dönem haliyle komplo teorile­rinin, alternatif düşünce biçim­lerinin beslenmesine de zemin hazırlamıştı. Filmdeki kırmızı hap uyanarak gerçeği görmek isteyenlerin, mavi hap ise rü­yada kalmayı tercih edenlerin sembolüydü. Matrix, alt me­tinde, gerçekliğin inşa edilen ve aynı zamanda günü geldi­ğinde çözülebilen, bükülebilen bir kurgu olduğunu söylüyordu. Peki, gerçeklik nasıl ve kimler tarafından bükülüyordu? Yaşa­dığımız, algıladığımız ve bildi­ğimiz dünya ne kadar gerçeği yansıtıyordu? İçinde olduğu­muz savaş gerçek miydi; ya da yaşadığımız savaşın gerçekliği görebildiğimizden ibaret miy­di? Bu neyin savaşıydı; kimin ve neyin gerçeğiydi? Savaş öncesi barış içinde olduğumuzu sandı­ğımız ortam ve uluslararası dü­zen dediğimiz şey gerçek miy­di? Acaba biraz kırmızı haptan alır mıydınız?

Hürmüz’ün kapanması konusu
Hürmüz Boğazı’nın kapan­ması yalnızca dünya sathın­daki üretim, ticaret ve tedarik sisteminin çöküşünün değil, çok katmanlı ve derin bir yapı­sal krizin gelmekte olduğunun ilk sinyali. Petrol fiyatlarının yükselmesi, finansal yatırım araçlarının toplu çöküşü ya da tedarik zincirlerinin aksama­sı tek başına on yıllardır in­şa edilmiş olan bir gerçekliğin erimesini tek başına açıklaya­mıyor. Zira bugün yaşadıkları­mız, içerisinde küresel bir ak­törün yer aldığı bölgesel bir sa­vaşın ekonomik sonuçlarından ziyade varsaydığımız küresel sistemin, üzerine inşa edildiği “gerçeklik duygusunun” çözül­mesini işaret ediyor. Sistemin işleyiş mekanizması, aktörle­ri, normları, ürünleri, yapıları toplu halde infaz sırasına gir­miş durumdalar. Bitiyorlar.

Uzun zamandır uluslararası sistemin kendi ulusal çıkarla­rının peşinde olan rasyonel ak­törlerden oluştuğu varsayımıy­la analizler yapan akademik çevreler de bu yüzden boşluk­ta kaldılar. Bildiğimiz şey dev­letlerin faydalarını maksimize edip, eylemlerinin maliyetle­rini hesaplayan, olası riskleri ölçen aktörler olduğuydu. Oy­sa bu savaşta İran-ABD-İsra­il hattında yaşananlara baktı­ğımızda ortada ne stratejik bir akıl, ne doğru dürüst orta-u­zun vadeli plan ne de arzulanan bir hedefin olduğunu görebili­yoruz. Savaşın neden ve nasıl başladığı yerine, olayların akı­şının nereye kadar varabilece­ğine dair distopik varsayımlara odaklanmış durumdayız. Sanı­rım artık kuralsız, sınırsız bir doğa durumundayız.

Söz konusu doğa durumu ol­duğunda, güçlü olanın (ya da kendisini herkesten güçlü his­sedenin) kuralsız ve sınırsız cüretkarlığını görüp, üzerinde uzlaşılmış normları, değerleri ve “küresel sistem” denilen şe­yi nasıl alt üst edebildiğini hep birlikte izliyoruz. Bir tek sava­şın başlaması ve bir tek deniz geçiş hattının kapanması bile tüm dünyada yaşamsal bir kriz üretmeye yetiyor. Sistemin da­marlarına yeterli kan pompa­lanmayınca kalp ister istemez tekliyor ve bünyenin bütünün­de hasar üretiyor. Hürmüz’ün kapanması bu nedenle sadece fiziksel anlamda bir deniz geçiş yolundaki akışın durması de­ğil aynı zamanda, sistemin en hassas sinir uçlarına kadar uza­nan zincirleme bir reaksiyonun başlaması demek.

Eski gerçekliğimizin çöküşü
İçinde bulunduğumuz küre­sel krizin analistler tarafından doğru düzgün okunamaması­nın nedeni eski gerçekliğin göz­lüğüyle okuma yapılması. Es­kiden değerli bulduklarımızın hala değerli olduğunu zannet­memiz; eskiden olan olaylara, patlayan krizlere karşı verilen reaksiyonların yine aynı şekil­de gerçekleşeceğini düşünme­miz, eski güç unsurlarının ve güçlü tanımlamalarımızın hala geçerli olduğunu sanmamız vs. en ciddi handikapımız.

Bugün yaşadığımız kriz, ön­celikle gerçeklik algımızı inşa eden bilgi/inanç sisteminin te­melden çöktüğünü gösteriyor. Piyasaların verdiği tepkiler de reel ekonomik göstergelerden ziyade kolektif algıların ve an­layamamaktan doğan paniğin ürünü. Başka bir ifadeyle ger­çekte çözülen şey enerji tedari­ki üzerine kurulmuş olan küre­sel ekonomik sistem değil; dün­yamızı algılama ve yorumlama biçimimize olan güvenimiz.

Altın, gümüş, kripto, borsa vs. hemen tüm yatırım araçları ay­nı anda çöküş halinde. Küresel paranın bir yere akıyor olma­sı gerek ki normalde eski kriz­lerde bunlar altın ve gümüşe, ABD tahvillerine veya dolara doğru yönelirdi. Şimdi ise hep­sinde büyük bir kayıp var. He­pimiz gördük ki, küresel ekono­mik sistemin mimarisi sandığı­mız kadar sağlam değil. Aksine son derece kırılgan ve dayanık­lılık değil verimlilik üzerine in­şa edildiğinden çok kısa sürede bayrağı çekmiş durumda. Küre­sel düzeyde hisse fonlarından 20 milyar dolardan fazla çıkış var. Yatırımcılar her şeyi sat­ma ve nakde geçme eğiliminde. Piyasada fiyat yaratmayan pa­sif bir bekleme durumu söz ko­nusu. Çünkü bir önceki sistem büyük ölçüde her şeyin olduğu gibi kalmaya devam edeceğine dair bir güven algısına dayalı olarak şekillenmişti. Şimdi ise içinde olduğumuz ortamın tek bir tanımı var; “güvensiz”

Trilyonlarca dolarlık nakit paranın merkez bankaları fa­izleri yükseltmemekte diretir­se, ya da beklendiği kadar yük­seltmezse ne olacağını ekono­mistler söylesin. Biz de siyaset bilimci olarak şunu soralım: bunca zaman coğrafyasızlık öz­gürlüğünü kullanarak hiçbir üretim yapmadan, uluslar aşı­rı bir perspektifle dünyayı do­laşan ve sadece spekülasyonla reel ekonomiden kopuk bir bi­çimde olağanüstü büyüyen “fi­nans kapital” kafese girer mi? Para, bankalara veya devlet tah­villerine doğru yönelmek zo­runda kaldığında esas karar verme gücü artık devlet mer­kezlerine geçer mi? Gemi açık denizde salınırken çıkan fırtı­nada limana girmek zorunda kaldığında sahil devriyesinin ve liman kontrolörünün kural­ları geminin büyüklüğüne ya da lükslüğüne bakar mı? Bugüne kadar finans kapitalin bağımsız salınışında gemiye yön veren kaptanlar kimdi; kimlerdendi? Esas erimekte olan şey, onların mutlak üstünlüğüne dayalı bir gerçeklik olmasın!
https://www.dunya.com/kose-yazisi/gercekligi-eriten-savas/819848

İdris Savaş

06 Nis 2026

Saat 22:30 civarıydı. Ocak’tan eve henüz dönmüştüm ki telefonum çaldı; arayan Yavuz Sultan’dı: “Başbuğ’u hastaneye kaldırmışlar.

M. Metin KAPLAN

29 Mar 2026

Halim Kaya

29 Mar 2026

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

29 Mar 2026

Yusuf Yılmaz ARAÇ

02 Mar 2026

Nurullah KAPLAN

17 Kas 2025

Efendi BARUTCU

25 Haz 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 281,68 M - Bugn : 218881

ulkucudunya@ulkucudunya.com