“Mezarım(ız)a Tükürecekler”
Hakan Paksoy 01 Ocak 1970
Cumartesi günü çok erken kalkmış ve epeyce iş yapmıştım. Eve döndüğümde öğleye yakındı. Biraz uzanıp dinleneyim diye düşündüm. Şarkı dinlemek için bilgisayardan YouTube uygulamasını açtım. İlk açılan sayfadaki müzikleri dinlemek için çalıştırıp, elimde bir kitap kanepeye uzandım. Herhangi bir tercihim yoktu, sadece ilk eseri ben seçtim.
Kitap, Dr. Selim Erdoğan’ın “Hain-Mezarıma Tükürecekler” romanı idi. İki gün önce başladığım romanda kaldığım yeri açtım, okumaya başladım. Daha birkaç sayfa okudum okumadım ki… devam edemiyordum.
***
Selim Erdoğan hidrojeoloji mühendisi olmakla birlikte başka bir yola girmiş bir bilim adamı. Artık harp tarihçisi. Doktorası İstiklâl Harbi üzerine. İstiklâl Harbi’ni bütün yönleriyle araştırıyor, yazıyor ve anlatıyor. Bütün cepheleri ve kahramanları üzerine mercek tutuyor.
Yazıyor, kitapları var. Anlatıyor, YouTube sayısız video ile dolu.
Araştırıyor, adım adım savaş ve mücâdele coğrafyasını dolaşıyor. Bilinmeyen şehit mezarlarını bulup ortaya çıkarıyor.
Hani, “Bastığın yeri toprak diyerek geçme tanı, / Düşün altında binlerce kefensiz yatanı” diyor ya İstiklâl Marşımız… Hani, “Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ” diyor ya… Selim Hoca da basmaya kıyılamaz o toprakları karış karış gezerek araştırıyor.
Savaşın hem görünen yüzüne hem arka planına bakıyor. Hem dâhi Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’e hem de o Dâhi’nin yanındakilere bakıyor…
Muhteşem komutanın ve bütün o büyük kahramanların hakkını teslim ederek, bugüne ve geleceğe anlatıyor.
***
“Hain-Mezarıma Tükürecekler”in kahramanı bir binbaşı. Ahmet Muhtar. Mondros Mütarekesi’nin ardından büyük bir kafa karışıklığı yaşamaktadır. Kafasının içinde yurtdışına çıkan İttihatçılarla, Enver Paşa’yla, Talat Paşa’yla ve diğerleriyle kavga etmektedir. İçinde büyük bir hesaplaşma vardır.
Devreye, bir gün, Yenibahçeli Şükrü girer. Balkanlarda birlikte savaşmışlardır.
Sonra yolu Ankara’ya kadar uzanır. (Daha kitabın ortasına kadar bile gelmedim.)
***
Bilgisayarda çalan ilk eser Nesîmi’nin “Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam” diye başlayan gazeli idi. Azerbaycan Türkü Sami Yusuf ve büyük bir orkestra çalıyor ve söylüyordu.
Dinledikçe, ben de, “bu cihâna” sığamaz oldum. Varlığında, “Cevher-i lâ-mekân (mekânsızlık cevheri)” olan Türklerin (Türkiye Türklerinin) yaşadıklarını, yaşadıklarımızı düşünmeye başladım.
Öyle ya Türk, Yüce Tanrı’nın, devlet güneşini burçlarında doğdurduğu, göklerin çemberini ülkeleri üzerinde döndürdüğü, onlara Türk adını verdiği, ülkelerin ve zamanın hakanı yaptığı millet. (Kâşgarlı Mahmut, Dîvânu Lugâti’t Türk)
Gittikçe içim kabarmaya başladı.
Sami Yusuf bitirdi. Ardından gönül tellerini titreten Selanik türküsü başladı: Çalın Davulları…
Rahmetli Mustafa Kafalı Hoca bu türküyü, o davudî sesiyle öyle bir anlatmıştı ki…
Türkü, savaşa giden nişanlısının şehadet haberi gelen bir Türk kızının ağıtıydı. Çalan Davullar o haberi veriyordu…
Hoca’yı dinleyen herkesin gözleri nemli, gönülleri bunlu idi. O güne dönmüştüm…
Tek kurşun atmadan teslim ettiğimiz Selanik’in, bir baştan bir başa 42 günde terk ettiğimiz Balkanların, vatanımızın hazin bir hikâyesiydi bu türkü.
En azından ben öyle hissediyordum. Hem de her dinleyişimde…
Arkasından Gülay Sezer ve “Geceler Düşman” şarkısı geldi… “Takvimlerden haberin yok mu? Geçiyor yıllar “ diyordu. “Kimimiz yorgun, kimimiz vurgun / Kimi isyankâr / Acı gerçek bu, ömrümüz bir su / Geçiyor yıllar” diye devam etti.
Kitabı bir yana bırakmıştım. İçimde fırtınalar kopuyor, zihnimde şimşekler çakıyordu… Romandaki birkaç cümle şarkılarla birleşmiş, beynime hücum ediyordu.
***
Ahmet Muhtar, Ankara’da 20’nci Kolordu Karargâhı’ndadır. Kurmay Başkanı Binbaşı Ömer Halis Bey’le sohbet ederler. Tam da burada Ömer Halis’in söyledikleri yıldırım gibi çarpar. Ama çarpılan sadece Ahmet Muhtar değildi. Ben de etkilenmiştim.
“Başka subayların da kafasında benzer sorular var” der Ömer Halis ve devam eder. “Üzerinde üniforman olsun ya da olmasın. Bu hepimizin son savaşı. Ya memleketi geri alacağız ya da giyeceğimiz bir üniformamız zaten olmayacak.”
Okuduğumda davullar vurmaya, bu cihana sığamaz olmaya, bugün yaşadıklarımızı ve yaşayacaklarımızı düşünmeye başlamıştım. Gitgide geriliyordum.
Ama Ömer Halis devam etti. “Bu bizim seçebileceğimiz değil, mecbur olduğumuz bir kavga. Bu kavgada yanında gördüğün herkes evini, sevdiğini, ailesini bırakıp koşa koşa geldi silah başına. Bak etrafına; burada duyacağın tek yalan ‘canım acımıyor komutanım’ olacak.”
Dünyanın gıpta ve kıskançlıkla baktığı İstiklâl Harbi Destanı bu “canı acımayan” yalancılarla (!) tarihe nakşedildi… Şimdiye kadar ve bugün, hep istiklâlimizi nasıl kazandığımızı yazdık, okuduk, anlattık ya da dinledik.
***
Ne diyordu Gülay Sezer: “Ömrümüz bir su / Geçiyor yıllar”
***
Terörsüz Türkiye diye başlayan 3’üncü Nesil PKK Açılımı, Türk Milleti’nin egemenliğini ve dolayısıyla devletimizi paylaştırmaya doğru gidiyor. Hem de hızla ilerliyor.
Eğer bu gerçekleşirse, istiklâli “nasıl kazandık” demenin hiçbir anlamı kalmayacak. Egemenliğimizi ve devletimizi nasıl paylaştık, diye yazarız artık.
Yazarız yazmasına ama tarihe de, Endülüs’e bakıp ağlayan Ebu Abdullah gibi geçeriz büyük ihtimâlle.
Benim de canım hiç acımıyor!..
“Ey Türk! Altta yağız yer delinmedikçe, üstte mavi gök çökmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir?”
https://millidusunce.com/mezarimiza-tukurecekler/