Doğu Türkistan Türklerinin çığlığı: Yer Kırmızı Gök Siyah
Hasan Kallimci 01 Ocak 1970
Çığlık nedir? Bu soruya, Ötüken Türkçe Sözlük şöyle cevap veriyor: İnce ve keskin bir sesle acı acı haykırma; bağırma; feryat; figan…
2025 Yılı Emine Işınsu Roman Yarışması’nda jüri özel ödülü alan Gazi Karabulut’un “Yer Kırmızı Gök Siyah” adlı eseri, ilk sayfasından son sayfasına kadar çığlıktır. Çin işgalindeki Doğu Türkistan’da yaşayan kırk milyon Türk’ün feryadıdır. Ki o feryat, figan ve çığlıklar seksen küsur yıldır gök kubbeyi inletmekte; gözyaşları sel olup akmaktadır. Kardeşlerimize soykırım uygulanmaktadır. Seksen küsur yıl bu, dile kolay. İnsan ömrünü göz önüne alarak düşündüğümüzde, bu sürede yaşananlara, dört nesil şahit olmuştur.
İşte bu yüzden, Doğu Türkistan’da toprak al kanlara boyandığı için “yer kırmızı”dır. O topraklarda yaşayan kardeşlerimiz, gelecekleri için bir ışık, bir ümit, kendilerine uzanan bir el görmedikleri için “gök siyah”tır.
2010 yılının yaşandığı zamanlardı. Doğu Türkistan’dan tahsil için Türkiye’ye gelen ve vatanlarına ve evlerine dönemeyen iki akademisyen ERKİN’imiz var: Erkin Emet ve Erkin Ekrem. Türkiye’yi şehir şehir gezerek Doğu Türkistan’daki zulmü anlatmışlardı. “Bizde, erkek çocuklara, ‘hür’ anlamına gelen Erkin adları verilir.” demişlerdi.
Gazi Karabulut’un kitabından birkaç bölümü okuyalım:
Yıl 1943’tür. “… Çin askeri birlikleri geri çekilmek durumunda kalmıştır. Osman Batur’un Altay’daki başarıları Doğu Türkistan’ın diğer bölgelerinde de etkisini gösterince İli (Gulca) de Alihan Töre liderliğinde büyük bir ayaklanma başlamıştır. Bu hareketin başarıya ulaşmasıyla İli’de Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulmuş ve Alihan Töre cumhurbaşkanı ilan edilmiştir.”
Şüphesiz o topraklarda yaşayan her Türk, bir devlet sahibi olunca sevinir. Fakat sevinçleri kursaklarında kalacaktır. Çünkü Rusya’nın da Çin’in de Türkistan topraklarında gözü vardır. Türk’ün düşmanları el ele verecek anlaşırlar.“4-11 Şubat 1945 tarihli Yalta Konferansı kararları, kurulan hayalleri, verilen emekleri, kaybedilen canları geride bırakmıştır. … Churchill, Roosevelt ve Stalin Türkistan’ı ve İslam coğrafyasını paylaşmışlar; Doğu Türkistan’ı Çin’e, Batı Türkistan’ı Rusya’ya pay etmişlerdir.” Artık o tarihten bu yana “Yer kırmızı gök siyah”tır.
Doğu Türkistan’da birlik sağlanarak verilen mücadele neticesini verecektir. “Çin ile İli hükümetleri arasında 2 Ocak 1946’da ‘Onbir Bitim Anlaşması” imzalanır. Fakat, Anlaşmadan kısa bir süre önce Alihan Töre’nin ortadan kaybolması, Osman Batur’un şüphelenmesine ve İli yönetiminin Sovyet kuklası hâline gelmesi dolayısıyla onlardan yüz çevirmesine neden olmuştur.
Anlaşmaya rağmen Çin ordusu topraklarımızdan çekilmemiştir. Mücadelesini sürdüren Osman Batur’un “18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baydolla, anneleri Maney’in gözü önünde öldürülür. 11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinlikte bir kuyuya atılırlar. Maney, intihara teşebbüs eder.” Osman Batur, “Ulusu Koruma Teşkilatı”nı kurarak mücadeleye devam eder.”
“Osman Batur, komünistlere karşı son savaşını yaptığı Kayız’da, 17-18 Şubat 1951 gecesi sabaha karşı Çin Kurtuluş Ordusu’na” esir düşecek; “Urumçi sokaklarında dolaştırılacak … 29 Nisan 1951’de” idam edilecektir. Osman Batur’un son sözü şöyle kayda geçecektir: “Ben ölebilirim ama dünya durdukça Osman Baturlar hep var olacaktır.”
Ve artık Doğu Türkistan, Çin’in nazarında “kazanılmış toprak” tır. O toprakların sahibi Türkler üzerinde yapılan soykırım bugünlere kadar devam etmiştir. Bugünlerin aksakalı olan Mehmet Emin Han, bir konuşmasında gençlere şöyle demektedir: “Yeni Osman Baturlar beklenmektedir. Yeniden bir hürriyet mücadelesi gerekmektedir. Artık sabırlar tükenmiş, Kızıl Çin yatak odalarımıza kadar girmiş, bütün kutsallarımızı almış ve soykırıma başlamıştır.”
Evet, hürriyet mücadelesi yapılmıştır, yapılmaktadır, yapılacaktır da. Ancak ucuz işçi olarak Türk kızları, gençler Çin’in diğer şehirlerine götürülmektedir. Milyonlarca kadın erkek Türk, “eğitime alınmak” adıyla kamplara götürülmekte, çeşitli işkencelere maruz kalmaktadırlar. Türkçe konuşmaları yasaklanmıştır. El yüz yıkarken abdest alır gibi göründüklerinde dayak başta olmak üzere işkencenin her türlüsünü görürler. El ve ayakları bağlanarak yapılan işkenceler… Hücre aramalarında çırılçıplak soymalar… Yiyecekleri bir kuru ekmek, çorba, su ve sonra domuz etidir… Her ay zorla ne zerk ettikleri bilinmeyen bir iğne yaparlar ve ilaç verirler. Kamplarda açlık, hastalık ve işkencelerden hayatını kaybeden binlerce Kardeşimiz…
Evet, Doğu Türkistan bir büyük hapishanedir. Bu iletişim çağında, haber alınamayan, dünyaya kapalı bir hapishane… “Yer Kırmızı Gök Siyah” bu topraklardan sızdırılabilen bilgilerle Gazi Karabulut’un kurguladığı bir romandır. Gazi Bey, tebrik ve teşekkür etmek için aradığımda “Yazılanların hepsi gerçek.” demiştir.
İnsanımıza sormak gerekir: “Doğu Türkistan’da hâl böyleyken, bugüne kadar Türkiye’de Doğu Türkistan ile ilgili kaç kitap yazılmıştır? Kaç film yapılmıştır? Kaç tiyatro salonunda kardeşlerimizin içinde bulundukları durumu anlatan piyesler sahnelenmiştir? Osman Batur, İsa Yusuf Alptekin kimdir? İlk Türkçe sözlüğümüz Dîvânu Lugâti’t Türk ile Kutadgu Bilig nerede yazılmıştır? Kâşgar nerededir? Asya coğrafyasında, Doğu Türkistan adlı bir kardeş ülke var, biliyor musunuz?” Bu soruları anketlerde ve sokak röportajlarında sorarsak Türkiye Türkleri olarak mahcup oluruz. Gazi Karabulut, bu açıdan bakıldığında yapılmayanı yapmış, kardeşlerimizin çığlıklarını yazmıştır. Töre Devlet Yayınları da kitaplaştırarak bizlere iletmiştir.
Bu yazıyı yazarken 1970’li yıllara gittim. Bulgaristan Başbakanı Todor Hristov Jivkov’un kardeşlerimize adlarını değiştirmek için zulmettiği, Belene Kampında işkence ettiği, 300.000 Türk’ün vatanını terk etmek durumunda kaldığı, ekseriyetinin ülkemize sığındığı günlere… O dönemde Türkiye’nin yöneticileri, bu zulmü konu edinen bir dizi film yaptırmışlardı hatırlarsanız. Film iki bölümü yayınlandıktan sonra Jivkov pes etmişti. Türkiye olarak da kenetlenmiştik. Bugünlere gelince yaşadığım hâli ve düşüncelerimi tahmin edersiniz.
Doğu Türkistan’ı unutmamak, unutturmamak gerekir. Osman Batur’un vasiyeti sayılabilecek son sözü hep kulaklarımızda çınlamalıdır: “Ben ölebilirim ama dünya durdukça Osman Baturlar hep var olacaktır.”