Trump’ın psikopolitik dokunuşu
Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970
Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonu olan “Donroe Doktrini” (Donald+Monroe) genellikle ABD’nin stratejik coğrafyalara yayılma stratejisi olarak okunsa da durum ondan ibaret değil. Olayın bir de psikopolitik boyutu var. Zira Donroe, yalnızca haritaları değil zihinleri de hedef alan bir yaklaşım. Özenle ve adım adım hayata geçirilen, devletler kadar devlet olmayan aktörleri de kendi çerçevesine alan bir büyük stratejinin başlangıcına işaret ediyor.
Donroe Doktrini ABD’nin, dış tehditlere karşı savunma iddiasıyla dost olarak tanımladığı ülkeleri askeri güvence altına alması üzerine değil, aksine dünyanın tehlikeli bir yer olduğuna ve kimsenin güvende olmadığına dair bir inancı yaymaya odaklanıyor. Üstelik bu yaklaşım sadece küresel ortamda değil, ABD topraklarının bütününde de geçerli. Zira yeni Trumpizm krizi çözülmesi gereken bir sorun olarak değil, iktidarın bizzat kaynağı, bir yönetim biçimi olarak algılıyor. Kitleleri mobilize ediyor; muhalifleri gayrimeşru ilan ediyor ve bu gayrimeşruluğun içerisinde geleneksel kural ve kurumların yetersizliğini göstererek, siyasi merkezi temsil eden liderliği de yönetme becerisi olan tek kurum olarak sunuyor. Kısaca tasarlanmış bir kaos ortamında krizleri sürekli kılarak, tehdit algısını daimi bir korku rejiminin tamamlayıcısı haline getiriyor.
Monroe’dan ilk adımlar
Monroe Doktrini, özünde stratejik bir hamle olarak görülse de kolektif bir kimlik beyanını da içinde barındırıyordu. Hiçbir kolektif kimliğin bir “öteki” tanımı olmadan kurulmayacağını biliyoruz; nitekim Amerikalılık kimliği de bundan muaf değildi. 19. yüzyılda ilan edilen Monroe Doktrini ötekinin tarifini Napolyon savaşlarından yorgun düşmüş Avrupa’nın tiranlığı ve karanlık geçmişi olarak kodlarken; Batı Yarımküreyi ise özgürlük ve gelecek fikrinin taşıyıcısı biçiminde tasavvur etmişti. Bu şekilde Amerikan halkına şu temel duygu vermek istiyordu: “Biz, yani tepedeki şehrin insanları, köhnemiş Avrupa’nın günahlarından arınmış temiz bir sığınağın masumlarıyız ve diğer masumları savunan son kaleyiz.”
Bu yaklaşım sadece bilinçdışı bir ahlaki üstünlük anlatısı olarak değil, bir dış politika stratejisi olarak da “söylemde” ABD’nin politikalarını şekillendiren bir düstur niteliğindedir. ABD yöneticileri en vahşi, en ilkesiz, en yıkıcı ve yayılmacı politikalarına bile ahlaki bir baz bulmaya çalışmış; politik meşruiyetlerini insan haklarını korumak, zarar veren rejimleri insanlara bertaraf etmek ya da birilerini savunmak idealiyle sağlamaya çalışmışlardır. Bu anlatının daha en başından itibaren güçlü bir paternalizm barındığını da görmek gerekir. Monroe Doktrini’yle birlikte Latin Amerika, ABD tarafından korunması gereken, kendi başına karar verme ehliyeti sınırlı bir çocuk gibi konumlandırılmıştır. Bu şekilde bir yandan Avrupa kötü ve tehlikeli bir emperyal aktör olarak konumlandırılırken, ABD ise kıtanın “egemeni ve uluslararası polis gücü” olarak koşullandırmıştır. Nitekim ABD’nin narsistik kişilik bozukluğu tam da bu dönemde ilk belirtilerini göstermeye başlar. Kendisini istisnai, ahlaken üstün ve tarihsel olarak seçilmiş gören bir ulusun, çevresini doğal bir nüfuz alanı olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Yaklaşık 130 yıl sürdürdükleri izolasyonizm stratejisi de bu anlamda bir yalnızlık tercihi değildir. Kendi kıtalarından başlayarak inşa ettikleri düzenin ve egemenlik duygusunun zamanla dönüşeceği küresel hegemonya iddiasının ilk adımlarıdır.
Donroe’nun inşası
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünyanın geri kalanıyla tam bir entegrasyona giren ve kimilerince 1990’lardan itibaren sistemin tek kutbu haline gelen ABD’nin daimi yükseliş trendi, inşa ettiği statüko koruyucu kurumların 21. yüzyılda yaşanan küresel çaplı krizlere dayanaksız olması nedeniyle iflas etmiştir. Ne Birleşmiş Milletler, ne NATO ne sınırlar artık yeterlidir. Bu durumun bir iniş/kaybediş ivmesiyle bütünleşmesi, Rusya’nın askeri, Çin’in ise ekonomik ve kültürel yayılma stratejilerindeki başarılarıyla iyice açığa çıkacaktır. Tsunami Amerikan kıtasının kıyılarına ulaşmıştır. Donroe, bu bağlamda bir hayatta kalma stratejisidir. Trump’ın bu yeni stratejisi coğrafyalar kadar algıları ve duyguları da hedeflemektedir. Trump’ın yönetme biçimi klasik anlamda rasyonel bir politika inşasından çok psikopolitik bir mimaridir. Bu mimarinin arayışı Carl Schmitt’in “egemen, istisnaya karar verendir” ifadesi çerçevesinde, kuralları uygulayarak değil, kuralları askıya alarak egemenlik tesis etmektir. Kuraldışı ticari rekabet, diplomatik restleşmeler, antlaşmalardan ve örgütlerden çıkış ya da en yakın müttefikleri bile hedef alan tehditler olağan düzeni istisna olarak kesintiye uğratır. Bu noktada egemenlik, istikrar üretmekten değil istikrarsızlığı yönetmekten geçecektir. İtalyan filozof Giorgio Agamben, modern siyasetin temel karakterini “olağanüstü hâlin kalıcılaştırılması” olarak tanımlar. Donroe yaklaşımı ise istisnayı kural haline getirerek kriz dilini süreklileştirmek ve daimi acil durum halini normalize ederek sürekli tehdit vurgusu üzerinden toplumların algı sistematiğini bozmak üzerine temellenmiştir. İnsanların böyle bir ortamda daha güzel bir dünya beklentisi yerine, daha kötüsünden korunma duygusu ile yaşamaları ve korunma talep etmeleri normaldir. Hannah Arendt “sürekli belirsizlik içinde yaşayan bireyin dünyayı anlamaya çalışmak yerine ona uyum sağlamaya çalışacağını” söyler. Trump’ın beklentisi de budur ve Donroe doktrinine göre şekillenen bir dünyada liderlerin birer umut figürü değil, birer kaygı yöneticisi olarak yükselmesi beklenir.