« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

26 Oca

2026

Trump’ın psikopolitik dokunuşu

Deniz Ülke Kaynak 01 Ocak 1970

Monroe Doktrini’nin güncellen­miş bir versiyonu olan “Don­roe Doktrini” (Donald+Monroe) ge­nellikle ABD’nin stratejik coğrafya­lara yayılma stratejisi olarak okunsa da durum ondan ibaret değil. Olayın bir de psikopolitik boyutu var. Zira Donroe, yalnızca haritaları değil zi­hinleri de hedef alan bir yaklaşım. Özenle ve adım adım hayata geçiri­len, devletler kadar devlet olmayan aktörleri de kendi çerçevesine alan bir büyük stratejinin başlangıcına işaret ediyor.

Donroe Doktrini ABD’nin, dış tehdit­lere karşı savunma iddiasıyla dost ola­rak tanımladığı ülkeleri askeri güvence altına alması üzerine değil, aksine dün­yanın tehlikeli bir yer olduğuna ve kim­senin güvende olmadığına dair bir inan­cı yaymaya odaklanıyor. Üstelik bu yak­laşım sadece küresel ortamda değil, ABD topraklarının bütününde de geçerli. Zira yeni Trumpizm krizi çözülmesi gereken bir sorun olarak değil, iktidarın bizzat kaynağı, bir yönetim biçimi olarak algı­lıyor. Kitleleri mobilize ediyor; muhalif­leri gayrimeşru ilan ediyor ve bu gayri­meşruluğun içerisinde geleneksel kural ve kurumların yetersizliğini göstere­rek, siyasi merkezi temsil eden liderli­ği de yönetme becerisi olan tek kurum olarak sunuyor. Kısaca tasarlanmış bir kaos ortamında krizleri sürekli kılarak, tehdit algısını daimi bir korku rejimi­nin tamamlayıcısı haline getiriyor.

Monroe’dan ilk adımlar
Monroe Doktrini, özünde stratejik bir hamle olarak görülse de kolektif bir kimlik beyanını da içinde barındırıyor­du. Hiçbir kolektif kimliğin bir “öteki” tanımı olmadan kurulmayacağını bili­yoruz; nitekim Amerikalılık kimliği de bundan muaf değildi. 19. yüzyılda ilan edilen Monroe Doktrini ötekinin tarifini Napolyon savaşlarından yorgun düşmüş Avrupa’nın tiranlığı ve karanlık geçmişi olarak kodlarken; Batı Yarımküreyi ise özgürlük ve gelecek fikrinin taşıyıcısı biçiminde tasavvur etmişti. Bu şekilde Amerikan halkına şu temel duygu ver­mek istiyordu: “Biz, yani tepedeki şehrin insanları, köhnemiş Avrupa’nın günah­larından arınmış temiz bir sığınağın ma­sumlarıyız ve diğer masumları savunan son kaleyiz.”

Bu yaklaşım sadece bilinçdışı bir ah­laki üstünlük anlatısı olarak değil, bir dış politika stratejisi olarak da “söylem­de” ABD’nin politikalarını şekillendiren bir düstur niteliğindedir. ABD yönetici­leri en vahşi, en ilkesiz, en yıkıcı ve ya­yılmacı politikalarına bile ahlaki bir baz bulmaya çalışmış; politik meşruiyetleri­ni insan haklarını korumak, zarar veren rejimleri insanlara bertaraf etmek ya da birilerini savunmak idealiyle sağlama­ya çalışmışlardır. Bu anlatının daha en başından itibaren güçlü bir paternalizm barındığını da görmek gerekir. Mon­roe Doktrini’yle birlikte Latin Ameri­ka, ABD tarafından korunması gereken, kendi başına karar verme ehliyeti sınır­lı bir çocuk gibi konumlandırılmıştır. Bu şekilde bir yandan Avrupa kötü ve teh­likeli bir emperyal aktör olarak konum­landırılırken, ABD ise kıtanın “egemeni ve uluslararası polis gücü” olarak koşul­landırmıştır. Nitekim ABD’nin narsistik kişilik bozukluğu tam da bu dönemde ilk belirtilerini göstermeye başlar. Kendisi­ni istisnai, ahlaken üstün ve tarihsel ola­rak seçilmiş gören bir ulusun, çevresini doğal bir nüfuz alanı olarak görmesi şa­şırtıcı değildir. Yaklaşık 130 yıl sürdür­dükleri izolasyonizm stratejisi de bu an­lamda bir yalnızlık tercihi değildir. Ken­di kıtalarından başlayarak inşa ettikleri düzenin ve egemenlik duygusunun za­manla dönüşeceği küresel hegemonya iddiasının ilk adımlarıdır.

Donroe’nun inşası
20. yüzyılın ikinci yarısından iti­baren dünyanın geri kalanıyla tam bir entegrasyona giren ve kimilerin­ce 1990’lardan itibaren sistemin tek kutbu haline gelen ABD’nin daimi yükseliş trendi, inşa ettiği statüko ko­ruyucu kurumların 21. yüzyılda yaşa­nan küresel çaplı krizlere dayanak­sız olması nedeniyle iflas etmiştir. Ne Birleşmiş Milletler, ne NATO ne sınırlar artık yeterlidir. Bu durumun bir iniş/kaybediş ivmesiyle bütün­leşmesi, Rusya’nın askeri, Çin’in ise ekonomik ve kültürel yayılma stra­tejilerindeki başarılarıyla iyice açığa çıkacaktır. Tsunami Amerikan kıtasının kıyılarına ulaşmıştır. Donroe, bu bağ­lamda bir hayatta kalma stratejisidir. Trump’ın bu yeni stratejisi coğrafyalar kadar algıları ve duyguları da hedefle­mektedir. Trump’ın yönetme biçimi kla­sik anlamda rasyonel bir politika inşa­sından çok psikopolitik bir mimaridir. Bu mimarinin arayışı Carl Schmitt’in “egemen, istisnaya karar verendir” ifa­desi çerçevesinde, kuralları uygulayarak değil, kuralları askıya alarak egemen­lik tesis etmektir. Kuraldışı ticari reka­bet, diplomatik restleşmeler, antlaşma­lardan ve örgütlerden çıkış ya da en ya­kın müttefikleri bile hedef alan tehditler olağan düzeni istisna olarak kesintiye uğratır. Bu noktada egemenlik, istikrar üretmekten değil istikrarsızlığı yönet­mekten geçecektir. İtalyan filozof Gi­orgio Agamben, modern siyasetin temel karakterini “olağanüstü hâlin kalıcılaş­tırılması” olarak tanımlar. Donroe yak­laşımı ise istisnayı kural haline getire­rek kriz dilini süreklileştirmek ve daimi acil durum halini normalize ederek sü­rekli tehdit vurgusu üzerinden toplum­ların algı sistematiğini bozmak üzerine temellenmiştir. İnsanların böyle bir or­tamda daha güzel bir dünya beklentisi yerine, daha kötüsünden korunma duy­gusu ile yaşamaları ve korunma talep et­meleri normaldir. Hannah Arendt “sü­rekli belirsizlik içinde yaşayan bireyin dünyayı anlamaya çalışmak yerine ona uyum sağlamaya çalışacağını” söyler. Trump’ın beklentisi de budur ve Don­roe doktrinine göre şekillenen bir dün­yada liderlerin birer umut figürü değil, birer kaygı yöneticisi olarak yükselme­si beklenir.

Ziyaret -> Toplam : 263,60 M - Bugn : 15468

ulkucudunya@ulkucudunya.com