« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

Halim Kaya

17 Ağu

2026

YAKINLARININ KALEMİNDEN ŞEFAFETTİN YILMAZ

17 Ağustos 2026

Hüseyin Sarıkoç’un yayına hazırladığı “Yakınlarının Kaleminden Şerafettin Yılmaz” kitabını Şerafettin Yılmaz ismini görünce hemen sipariş verdim. Çünkü Şerafettin Yılmaz ülkücülerin idamlarla yargılandığı, kimsenin olmadığı zamanda hiçbir korkuya kapılmadan elini taşın altına koymuş ve mağdur edilen ülküdaşlarını savunmak için avukatlık cübbesini giymiş ve Ankara’daki Hukuk Bürosunda diğer ülkücü avukat arkadaşlarıyla kim var demeden göreve atılmış bir dava adamı olarak hafızamızda yer edinmişti. Bakalım dostları onun için ne demişler, kalemleri onu anlatmaya yetmiş mi?

Hüseyin Sarıkoç’un yayına hazırladığı “Yakınlarının Kaleminden Şerafettin Yılmaz” kitabının Ötüken Neşriyat tarafından İstanbul’da 2026 yılında 608 sayfa olarak baskısı yapılmıştır. Türkiye’deki yayın evlerinin başka baskı yapacağından emin olmadıkları için gerek görmediği ya da her zaman yaptıkları gibi kaçıncı baskısı olduğuna dair bilgi koymayı ihmal ettiği için kaçıncı baskı olduğu belirtilmeyen bu kitabın elimizdeki nüshası kuvvetle muhtemel ilk basıksıdır.

Kitapta; “Yola Çıkarken” yazısıyla başlıyor ve 1-“Zor zamanlarda ‘MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın Avukatı’ Ortaya Çıkan Dava ve Gönül Adamı: Şerafettin Yılmaz”, 2-“Yakınlarının Kaleminden Bir Dava Dervişi Şerafettin Yılmaz Ağabey”, 3-“Nezaketi, Beyefendiliği ve İlkeli Duruşu ile Tanıdığım Bir ‘Dava Adamı’: Av. Şerafettin Yılmaz”, 4-“Bize Kitap Okuma Sevgisini Aşıladı”, 5-“Gençliğini Hiç Kaybetmeyen Bir İdealist Ömür: Şerafettin Yılmaz”, 6-“Şerafettin Yılmaz: Kültür Dünyamızın Görünmez Bir Savaşçısı”, 7-“Şerafettin Yılmaz”, 8-“Bir Gayur İnsan Şeref Abi”, 9-“Şerafettin Yılmaz Ağabey”, 10-“Sayın Şerafettin Yılmaz Anısına”, 11-“Av. Şerafettin Yılmaz (Adı Gibi Yılmaz Mücadele Adamı”, 12- “Ş.Yılmaz: Saygı ve Hürmet Gören İnsan”, 13-“Şerafettin Yılmaz Okulu”, 14-“İnsan Avcısı”, 15-“Ağabeyim Avukat Şerafettin Yılmaz”, 16-“Şerafettin Yılmaz: Hak Bildiği Yoldan Sapmayan”, 17-“Dava’nın Davası’nda Avukat Olmak”, 18-“Gelecek Nesiller İçin Bir Rehber ve İlham Kaynağı”, 19-“Devlet Gibi Ağabey”, 20-“Şeref Abi”, 21-“Şerafettin Yılmaz”, 22-“Dimdik Bir Hayat Şeref Amca”, 23-“Güllerin, Dertlerin Bağbanı Şerafettin Yılmaz”, 24-“Şeref Abi Benim İçin Kutup Yıldızıdır”, 25-“Ateşin Düştüğü Yerdeki Adam”, 26-“Ayinesi İştir Kişinin”, 27-“Bir Ağaç Gibi Yaşama”, 28-“Türk Milliyetçilerinin Zor Günlerinin Aranan Abidesi”, 29-“Şeref Ağabey, Niye Ağabey, Çalışarak, Emek Vererek Ağabey Olduğunu Hepimize Gösterdi”, 30-“Bizleri Seven, Fedakâr, Vefakâr ve Şehirli İnsan Şeref Ağabey”, 31-“Kısaca Şerafettin Yılmaz”, 32-“Fedakârlık Âbidesi ve Bir Hukuk Kahramanı: Av. Şerafettin Yılmaz”, 33-“Bir Kültürün Yüzü: Şerafettin Yılmaz”, 34-“Görürüsünüz!...”, 35-“Şerafettin Yılmaz: Bir Özveri Âbidesi”, 36-“Şeref Ağabey”, 37-“Bir yolculuk Hikayesi…”, 38-“Vakıf İnsan Şerafettin Bey”, 39-“Toprağa Düşen Tohum Yeşerir”, 40-“Canım Babacığım”, 41-“Av. Şerafettin Yılmaz”, 42-“Şerafettin Bey’in Bilgeliği, Dostluğu ve Hayatı Üzerine”, 43-“Hep Zora Talip Olmuş Vefalı Bir Kültür İnsanı”, 44-“İçten, Samimi ve Sadece Olduğu Gibi…”, 45-“Şerafettin (Şeref) Yılmaz”, 46-“Bir
Şahsiyet Müessesesi: Şerafettin Yılmaz”, 47-“Türkiye’nin En Nazik ve Zarif Müstebiti: Şerafettin Yılmaz”, 48-“(Söz Uçar Yazı Kalır) Anlayışı İle Çalışan Örnek Bir İnsan: Şerafettin Yılmaz”, 49-“Şeref Abağey ile Sirkeci’de Tanıştım”, 50-“Ben Hiç Yalan Söylemedim”, 51-“Şerafettin Ağabey”, 52-Sn. Av. Şerafettin Yılmaz’la İlgili İzlenim ve Düşüncelerim”, 53-“Estirdiği Hukuk Rüzgarı Gönüllere Taht Kurdu”, 54-“Muhterem”, 55-“Siyaset ve Adalet: Çözümü Zor Bilmece”, 56-“Dava’nın Davası’ndan Bekâsına: Türk Hukuk, Tarih ve Kültür İkliminde Çiçekler Deren Bir Ömür”, 57-“Değeri Geç Anlaşılanlar”, 58-“Hocam Şerafettin Yılmaz”, 59-“Sorumluluk Duygusu Çok Yüksek Ağabeyim, Arkadaşım Şerafettin Yılmaz”, 60-“Bir Rol Modeli Olarak Şerafettin Yılmaz”, 61-“İnanmak ve Kendini Adamak”, 62-“Kaya Gibi Sağlam Duruşlu Vefakar Okul Arkadaşım”, 63-“Hadimülirfan, Medeniyet Bahçesinde Bir Bağban, Şerafettin Yılmaz”, 64-“Yoldaşım, Dostum Şerafettin Yılmaz Nam Ülkücü Hakkındadır”, 65-“Gençliğin İyi Yetişmesi İçin Çok Gayret Etti”, 66-“Yüksek
Seciyeli Güzel İnsan: Şerafettin Ağabey”, 67-Şerafettin Yılmaz, 68-“Kendi Yatağını Kendi Bulan”, 69-“Şerafettin Yılmaz- O Benim 66 Yıllık Uzlaşmaz Dostum”, 70-“Kâmil İnsan ve Bir Haysiyet Âbidesi”, 71-“Kamu Yararına Bir Yaşam (10 Maddelik Şeref Abi Tahlili”, 72-“Kötü Komşusunun Gözünde Şeref Abisi”, 73-“Tanıdığım Teğmen Şerafettin Yılmaz”, 74-“Şerafettin Anıları”, 75-“Dava Gönül Adamı: Şeref Abi”, 76-“Şeref Abi”, 77-“Benim Gözümde Şeref Abi”, 78-“(Şerafettin Bey’in Dirayeti Olmasaydı…)”, 79-“Gelenekçi Bir Türk Milliyetçisi Şerafettin Yılmaz”, 80-“12 Eylül Karanlığında Parlayan Bir Işık, Avukat Şerafettin Yılmaz”, 81-“Babam”, 82-“Şerafettin Yılmaz Tutuğunu Koparan Çok Kibar ve Beyefendi Bir Zorba”, 83-“O Hepimizin Şeref Ağabeyi”, 84-“Milliyetçiliğin Kökenini Araştırdık”,85-“Onurlu Bir ‘Dava Adamı’ Şerafettin Ağabey”, 86-“Yüzlerce Türk Kültür Elçisinin Yetişmesine Vesile Olan Mümtaz Şahsiyet Şerafettin Yılmaz”, 87-“Hayat Zordur ama Biz Daha Zoruz Diyen Adam: Şerafettin Yılmaz”, 88-“Şerafettin Yılmaz: Babamdan Bize Kalan En Değerli Miras”, 89-“Biz, Akıl Dükkanı ve Gölgesi Ağır Bir İnsan”, 90-“Yorulmayan Adam: Şerafettin Yılmaz”, 91-“15 Yılın Mütevazi Muhasebesi”, 92-“Av. Şerafettin Yılmaz: İnsanları Dinler ve Çözüm Üretir”, 93-“Dedem”, ve ek olarak da “Fotoğraflar” eklenmiştir.

Yukarıdaki numaralı yazıları aşağıda aynı numaraya denk gelen isimler yazmıştır. 1-Hüseyin Sarıkoç, 2-Abdullah Kılıç, 3-Prof. Dr. Abdurahman Küçük, 4-Uzm. Dr. Âdem Yürümez, 5-Adnan İslamoğulları, 6-Prof. Dr. A. Ahat Andican, 7-H. Ahmet Çelik, 8-Ahmet İyioldu, 9-Ahmet Malkan, 10-Alaattin Mehmet Sümter, 11-Ali Gölcük, 12-Ali Coşkun, 13-Ali Osman Mola, 14-Arslan Küçükyıldız, 15-Av. Aslan Erdoğan, 16-Atila Yayım, 17-Avni Özgürel, 18-Prof. Dr. Ayşe Aslıhan Eroğlu, 19-Azmi Özcan, 20-Abdulkadir İlgen, 21-Bilal Şentürk, 22-Bilge Erdem, 23-Burcu Çakır Akarsu, 24-Cemal Gülas, 25-Cengiz Aydoğdu, 26-Cengiz Özdemir, 27-Ceren Cengiz Tıraşoğlu, 28-Cevat Saraç, 29-Cezmi Bayram, 30-Derviş Koyuncu, 31-3Dinç Yaylalıer, 32-Dr. Mehmet Güneş, 33-Ekber N. Necef, 34-Erol Ünal Karabıyık, 35-Erşat Hürmüzlü, 36-Faik İçmeli, 37-Fatma Yücel, 38-Prof. Dr. Fahameddin Başar, 39-Feyzullah Uygur, 40-Kızı Figen Yılmaz, 41-Hayri Keskin, 42-Hikmet Dursun, 43-Hüseyin Avni Mutlu, 44-Hüseyin Hotaman, 45-Hüsnü Poyraz, 46-İbrahim Zahit Altay, 47-İhsan Ayal, 48-İlyas Kemaloğlu, 49-İsmet Öztürk, 50-M. Mahir Damatlar, 51-Kemal Özpınar, 52-Köksal Anadol, 53-Lütfullah Bilgin, 54-M. Sinan Genim, 55-Mahir Durakoğlu, 56-Mehmet Akif Okur, 57-Mehmet Ali Aydınlar, 58-Mehmet Alsaç, 59-Metin Öney, 60-Murat Deniz Kakaç, 61-Musa Serdar Çelebi, 62-Mustafa Fidanboy, 63-Mustafa İsen, 64-Mustafa Kahramanyol, 65-Mustafa Karahan, 66-Muzaffer Öztürk, 67-Namık Kemal Zeybek, 68-Nedim Ünal, 69-Nuri Gürgür, 70-Oğuz Çetinoğlu, 71-Prof. Dr. Orhan Arslan, 72-Orhan Kavuncu, 73-Orhan Tan, 74-Osman Sabahattin Kılıçer, 75-Rahmi Doğanay, 76-Raşit Demirtaş, 77-Ruhi Özbilgiç, 78-Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, 79-Saim Çağrı Kocakaplan, 80-Sait Halıcıoğlu, 81-Sinan Yılmaz, 82-Suphi Saatçi, 83-Şaban Gülbahar, 84-Şakir Kaleli, 85-Taha Akyol, 86-Dr. Tarık Sülo Cevizci, 87-Tekin Küçükali, 88-Tevfik Yamantürk, 89-Vahit Türk, 90-Vasip Şahin, 91-Yakup Öztürk, 92-Zeynep Kuşhanoğlu, 93-Zeynep Yılmaz. İsim listesinden de anlaşılacağı gibi yazılar isimlerin alfabetik sırasına göre dizilmişlerdir. Belki hakkında bu kadar kişinin bir araya toplanan yazılar yazdığı ilk kişi Şerafettin Yılmaz Ağabey olmuştur.

Zor zamanda Av. Şerafettin Yılmaz gibi bir işin ucundan tutana ya da 12 Eylül darbe zamanındaki gibi adaletin olmadığı durumlarda öncelikle aile içinden ve çevreden bazı insanlar “Başın belaya sokma, rahatını bozma, kaşınma” gibi laflar ederler. Anlaşılan Av. Şerafettin Yılmaz için yazı veren bu dostları onun o işe sarıldığı tehlikeli zamanlarda da ona yardımcı olmuşlar ki burada yazmaya hak kazanmışlar. Burada bence ülkücü duruşlarındaki samimiyetsizlik nedeniyle Şerafettin Yılmaz Ağabey hakkında yazı yazmayı hak etmeyenler, yazmaması gerekenler de var.

Yukarıda kitabın içindekiler kısmından yazı başlıklarından ve yazan yazarların isimlerinden bahsederken burada yazısı olmaması gereken kişi olarak düşündüğüm şahsın yazısını ve adını soyadını farkında olmadan yazmamışım sanki Allah bana o anda onun yazısını ve adını soyadını göstermeyerek yazdırmamıştı. Daha sonra içindekiler kısmında 93 tane yazı ve isim olduğunu görünce sayarak kontrol ettiğim sırada o şahsı yazılmadığını fark ederek düzeltim ve yazdım.

Şerafettin Yılmaz Ağabeyin kitabın hazırlanışına doğrudan müdahil olduğu ve kendisini öven bir kitap istemediğini Hüseyin Sarıkoç’un “Hazırlanan bu çalışmada yapılmak istenilenlerin bir kısmının (Demokles’in zarif kılıcını elinden hiç ama hiç bırakmayan; isteklerinden, ısrarlarından asla vazgeçmeyerek, sabırla adım adım uygulatan ve editoryal çalışmalara “Ben övgü istemem, bu olmaz, yaptıklarım methiye şeklinde anlatılmamalı, istemem, ben böyle biri değilim…” şeklinde müdahil olan Şerafettin Yılmaz Bey’in yaklaşımından dolayı) yapılamadığı bilinmelidir!” (s.14) ifadelerinden anlaşılmaktadır.

Şerafettin Yılmaz Ağabey; “Ben Ankara’nın Şereflikoçhisar ilçesinin Çıkınağıl (bugünkü “Evren” ilçesi) köyünde, 1940 yılında dünyaya geldim.” (s.15) diyerek doğum yeri ve doğum tarihi hakkında ne bir bilgi vermektedir.18 yaşına kadar köyde kalan (s.16) Şerafettin Yılmaz Ağabey ilkokulu köyünde ortaokulun 1. ve 2. sınıflarını Kaman’da, 3.ve 4. sınıflarını Kırşehir’de okumuş (s.17) lisenin 1,2. sınıflarını Kırşehir’de 3. sınıfını Ankara Kurtuluş Lisesinde (s.18) okumuştur. Kırşehir’de ortaokul okurken kendisinden dört sınıf ileride lise 2.sınıf okuyan Erol Güngör (s.17) ile tanışıp arkadaş olmuşlardır. Ankara hukuk fakültesine kaydolup (s.20) üniversite eğitimini de 1964 tamamlamıştır (s.29).

Üniversite yıllarında Türk Ocakları Gençlik Kollarında (s.23) ve daha sonra kurdukları Üniversiteliler Kültür kulübünde (s.26) sosyal ve kültürel faaliyetler yürütmüşlerdir. Üniversite bitince askere alınmış ve lise ve üniversite arkadaşı Nuri Gürgür orada asteğmen olduğu için Topçu Okulun tercih etmiştir (s.29).

Şerafettin Yılmaz Ağabey’in Babı-âli’de Sabah Gazetesinde çalıştığı bir sırada gazete patronu Muammer Topbaş’ın bir akşamüzeri Şerafettin Yılmaz Ağabey’in odasına gelerek “Kuzum bir akşam namazı eda edelim” demsi üzerine bunu bir nevi test olarak algılayan Şerafettin Yılmaz Ağabey patronun zoruyla namaz kılmamak için dürüstçe “ben bugün müsait değilim” (s.32) demiştir. Ertesi gün işine son verildiği bir teleks notu ile kendisine tebliğ edilmiştir. Hâlbuki patrona şirin görünmek için onun anında namaz kılıp diğer namazlarını kılmayanlar işine devam ediyorlarmış.

Şerafettin Yılmaz Ağabey Keskin ilçesinde Hukuk bürosu açmış iki ay iş büroya gelen giden için büroda olmadığı için günlerini kitap okuyarak geçirmiş, lisede iki yıl Fransızca dersi vermiştir. (s.33) Keskin’de MHP ilçe teşkilatını kurdurmuş seçimlerde 70 köyü gezerek çalışmış ve MHP’nin 1969 yılındaki ilk seçimde oy oranının %20 olmasın sağlamıştır (s.35). Nihayet hukuk bürosunu ve evini Ankara’ya taşımıştır. MHP Genel İdare Kuruluna girmiştir. Acar Okan’ın da ev olarak kaldığı Ankara’daki Hukuk Bürosu adeta bir kültür ocağı vazifesi görmeye başlamıştır. “O günlerde Türkeş Bey, özellikle Pazar günleri sabah saatlerinde büroya gelir, sınırlı sayıda arkadaş gurubumuzla sohbet ederdi. Sohbette, günün önemli konuları üzerine durur, hep birlikte genel bir durum değerlendirmesi yapılırdı. Türkeş Bey’in pek çok işinin arasında bu görüşmeleri muntazam şekilde devam ettirmesi, grubumuzun ne kadar önemsendiğinin ve bizlerden beklentilerinin somut bir göstergesi olarak değerlendirirdik.” (s.35-36) Parti Genel İdare Kurulu toplantılarından 30 kişilik kurul üyeleri kendi görüşlerini açıkça söyler ancak “Rahmetli Türkeş Bey, dışarıdan görünüşünün aksine demokratik bir tavır sergiler, sabır gösterir, mutlaka ‘benim dediğim olacaktır’ şeklinde bir tutum sergilemezdi.” (s.36)

Şerafettin Yılmaz Ağabey’in bürosu üniversiteliler derneği gibi vazife gördüğü günlerden bir gün Başbuğ Alparslan Türkeş tarafından Şerafettin Yılmaz Ağabey aranır. “O günlerin birinde Türkeş Bey beni aradı ve ‘Bu dernek çok büyük hizmetler yaptı; bunu biliyor ve takdir ediyorum. Ama, artık siyaset zamanı, bütün arkadaşlarımızın bir yerde toplanması zarureti var. O bakımdan bu derneği kapatmanız lazım.’ dedi. Biz böyle bir tavır ve yaklaşımı hiç ama hiç beklemiyorduk. . Çünkü Türkeş Bey, derneğimizin faaliyetlerine katılarak, bizlerle sohbet ediyor ve memnuniyetini her defasında dile getiriyordu. Türkeş’in isteğini arkadaşlarıma ilettim; büroda toplandık ve bağrımıza taş basarak, kapatmanın uygun olacağına karar verdik.” (s.37) bu ifadeler Alparslan Türkeş’in iki vasfını ortaya çıkarıyor. Birincisi MHP ve Ülkü Ocaklarının oluşumu sırasında bir şeyler isteyeceği kişileri seçerken dostluk ve arkadaşlık bağını kullanarak daha önceden kurduğu bağları kullanması, doğrudan liderlik vasfını kullanmaması, ikincisi de liderlik vasfının gereği birlikte hareket edeceği adamların, dava arkadaşlarının bir merkez etrafında toplanması için gereken girişimleri yapmış olmasıdır. Çünkü kuvvetler bölündükçe etki ve gücü azalır zayıflar. Lider olmanın gereği olarak Alparslan Türkeş tek teşkilat yapısını temin etmek için Şerafettin Yılmaz Ağabey’den Derneği kapatmasını istemiş, o zaman bu dernekte faaliyette olanlar da Başbuğ Alparslan Türkeş’i lider olarak gördükleri için bu isteğini kabul etmişlerdir. Aksi takdirde biz farklı ve ayrı bir sivil toplum kuruluşuyuz parti ile ilgimiz yok deyip kapatmazlardı da Türkeş’in ne şahsen ve ne de hukuken buna müdahil olması mümkün olmazdı.

“Siyasi hayatta yaşanan gelişmelere göre farklı siyasi partilere oy verdim. Bazen de hiç oy vermeden seçim dönemlerini geçiştirdim.” (s.40) Eğer bu oy kullanmadığı zamanlar MHP’nin 1980 öncesi mücadele yılları ise ve her gün bir ülkücü ölürken kendisi de insanlara ülkücü olmalarını telkin ettiği zamanlara denk geliyorsa yanlış bir davranıştır. Çünkü sen kendin insanları ölüme çağırırken siyasi mücadelenin meşru başarı ölçüsü olan ve çalıştığın partiyi büyütecek oyunu vermiyorsan mesuliyetli bir iştir. Ancak 1980’den sonraki zamanlarda MHP kapatılıp yeniden toparlanana kadar ki zamanda zaten çoğu MHP’li ANAP ve MDP gibi partilere oy vermiş bir kısmı da hiç oy kullanmamıştır. Sonraki yıllarda da zaten bu başka partilere oy verme ve siyaset yapma alışkanlığı milliyetçiler arasında meşrulaşmış ve herkes bir partide seçilme şansı bulmuşsa aday olmuş, ülkücü oyları da kendine çekmeye çalışmış, muvaffak olanlar da seçilmiş ve başka partilerde siyaset yapmışlardır. Milliyetçi olmayan bir partiden seçilmiş olmaları başarılı olduklarına delalet eder mi, bence hayır etmez. Çünkü hizmetleri yeknesak bir program dâhilinde olmadığı için yama şeklinde bir hizmet olmuş olur. Ülkücülerin başka partilerde siyaset yapması ve oy vermesi yüzünden de MHP iktidar olamamış Başbuğ dedikleri Türkeş’i de Başbakan veya Cumhurbaşkanı yapamamışlardır. Yani ülkücüler Nasreddin Hoca gibi bindiği dalı kesmişlerdir.

Şerafettin Yılmaz Ağabey MHP davasına nasıl avukat olarak başladığını “MHP yöneticilerinin ekseriyetinin ben de vekâletnameleri vardı. Türkeş Bey de teslim olup, nezarete alınınca, İstanbul’dan Ankara’ya geldim. Arkadaşlarımızı savunmak üzere Şahap Homriş’in başkanlığında bir büro oluşturulduğunu, 50 kadar avukat isminin tespit edildiğini öğrendim. Bunlardan Emekli Hâkim Albay Kaya Alpkartal ve Sırrı Erkuş da bu büroda çalışan avukatlar idi.” (s.41) ifadeleriyle dile getiriyor. Ancak bir ara Nuri Gürgür ile yaptıkları istişare sonucu “Duruşmaya yakın bir zamanda Nuri ile konuşarak, duruşmaya girmeme konusunu gündeme getirdim. Eğer davaya başlarsam ayrılmamın zor olacağını, benim duruşmaya girmemi zorlamamalarını rica ettim. Ancak, Fransa’dan gelmiş avukatlar olduğunu, onlar gidinceye kadar benim de davaya katılmam istendi. O şekilde girdiğim davada, dava sonuçlanıncaya kadar, yani 7 sene boyunca, davayı takip etmekten vazgeçemedim.” (s.41) ifadesinde geçen kararlar alındığını ve hatta daha sonradan Namık Kemal Zeybek ile cezaevinde yapılan bir görüşmede “davanın üzerine kalacakmış gibi seyrettiği” (s.41) hakkındaki endişelerini aktardığında Namık Kemal Zeybek’in “Ne zannediyorsun, elbette ki bu davayı bitirip İstanbul’a dönebilirsin” (s.41) diyerek aslında bir nevi davaya devam etmesi gerektiğini ve ayrılmamasını telkin ettiğini görüyoruz. Ya da Namık Kemal Zeybek’in bu ifadesi “zaten üstüne kalacak” manasında bir cümle olarak anlaşılmaktadır. Nitekim Şerafettin Yılmaz Ağabey davanın sonlandığı güne kadar 7 yıl boyunca davaya her şeye rağmen -gönüllü veya mecburiyetten dolayı- avukatlık yapmak durumunda kalmıştır. Mecburiyetinin gerekçelerinden birisi şu durum olsa gerek; dava avukat sayısı başlangıçta 200 iken daha sonraları hızla azalmıştır.

Şahap Homriş’in avukatlık Bürosundan ayrılmış kendilerine yeni bir büro açmışlardır. İdris Yamantürk’ün bir üst kattaki dairesini de büroya dâhil edince kurdukları kartoteks sitemiyle birlikte rahat bir çalışma ortamı oluşturmuşlardır. Ancak bir gün nakite sıkışan Şerafettin Yılmaz Ağabey Galip Erdem’den Ülkücü mahkûmlar ve aileleri için topladığı paradan sıkıştığı miktar kadar 10 lira istemiş, yanında ağlamasına rağmen “Bu para dokunulmaz paradır” diyerek Galip Erden Ağabey bu parayı vermemiştir. Durumu Alparslan Türkeş’e arz etmiş, olumlu bir cevap alamamıştır. “Bir gün Türkeş’i ziyarete gittiğimizde bu tabloyu anlattım. Fakat maalesef beklediğim ilgiyi göremedim, sadece dinledi.” (s.45) Şerafettin Yılmaz Ağabey kendisi açısından beklediği ilgiyi göremediğini düşünmesi çok normal ancak cezaevinde tutuklu olan ve para toplanmasında ve dağıtımında pek müdahil olamadığı, olmasında da belki bir hakkı bulunmayan Başbuğ’un bu hususa müdahil olması ne kadar doğru olurdu. Çünkü Galip Erdem Ağabey de bu işi gönüllü yapan birisidir. İkinci sebep de nasıl dışarıda insanlar birbiriyle anlaşamayıp ayrılmalar ve guruplaşmalar yaşanıyorsa her grup gidip Başbuğ Alparslan Türkeş’e durumu aksettirerek kendisini haklı çıkarmasını beklemektedir. Bu durum da ister istemez Başbuğ Alparslan Türkeş’i de etkilemiş ve Şerafettin Yılmaz Ağabeyin aktardığı Galip Erdem Ağabey ile arasındaki olayda da tarafsız kalmayı tercih etmiş olabilir. Şerafettin Yılmaz Ağabey de Galip Erdem Ağabey de zor zamanda kutsal bir vazife ifa etmektedirler ve birisi gücenirse gördüğü hizmet akim kalacak ve hizmetten yararlananlar zarar görecektir.

Şerafettin Yılmaz Ağabey’in MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının mahkeme seyri hakkında “Duruşmalar, savunmaya şahit dinletme imkânı verilmeden iddianamedeki suçlamalar çerçevesinde sürdürülüyordu. İddia makamının 1000 şahidi dinlenirken 220 idam talepli davanın gösterilen 4000 şahidinin birsinin dahi dinlenmemiş olması, hukuk katledildiğinin karinesidir.” diye yapmış olduğu tespitin yanında “tasarlanan hükümlerin zihinlerde veril”miş (s.52) olduğu düşüncesindedir. Yarıca biz Şerafettin Yılmaz Ağabey’in yapmış olduğu tespitten MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının siyasi düzmece bir dava olduğunu aslında 7 yıl sonra verilen karın da savunmanın neticesinde değil de yine derin kararlar neticesinde verildiğini düşündürmektedir. Şerafettin Yılmaz Ağabey’in ve Şahap Homriş Beylerin ayrı ayrı bürolardan yapmış oldukları savunmalar neticeye tesir etmekten ziyade sadece Ülkücü ve Milliyetçi düşünce tarafından tarihe bir not düşüş olarak ehemmiyet kazanmıştır. Çünkü MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası uydurma ve siyasal amaçla açılmış bir dava olarak neticesinin de hukuki olması mümkün değildir. Aslında davanın savunma metni yöneltilen suçlamalara hukuki çerçevede gerçek cevaplar olarak Ülkücü Türk Milliyetçiliğinin tanıtılması, fikir yapısının beyan edilmesi, kendisine yöneltilen suçlamaların fikri ve hukuki delillerle çürütülmesidir. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davsı savunması Türk milliyetçiliğine yöneltilmiş, insanların zihninde istifhamlar uyandıracak sorulara tarih cevap mahiyetindedir.

Şerafettin Yılmaz Ağabey’in zaman zaman anlatımındaki farklılıklar ya da yeri ve zamanı olmadığı halde açıkladığı ve tarafsızlık adına hareket ediyormuş gibi göründüğü bazı ifadeleri Başbuğ Alparslan Türkeş ile aralarından bazı kırgınlıkların olduğunu göstermektedir. Başta Şahap Homriş hukuk bürosundan ayrılış ve bu büronun finanse edilmesini bilmediğini söyledikten sonra “Şahap Bey’lerin bulunduğu büroya nasıl bir yardım yapılıyordu bilmiyorum, zira tetkik etmedim. El an da bilmiyorum. Ancak büro parti sorumlularınca kurulduğuna göre herhalde bir bütçeleri olmalıydı. Kira, maaşlar ve tüm diğer giderler karşılanmıştır sanıyorum.” (s.45) şeklinde Parti yönetiminden kişiler bu büroyu kurduğu için finansına da bir bütçe ayırdıklarını söylemesi ve buradan MÇP’nin büroyu maaş ve masraflar yönünden desteklediğini ifadeye çalışması yanında biraz yukarıda Galip Erdem ile arasında cereyan eden olayda “Fakat maalesef beklediğim ilgiyi göremedim, sadece dinledi. Huzurunda ağlamaktan kendimi alamadım sonuç, ağlamaktan ibaret bir hatıra kaldı.” (s.45) ve “Türkeş Bey’e Dil Okulunda ciddi bir baskı olmadı. Zaten, bir süre sonra Dışkapı Mevki hastanesine nakledildi. Fakat doğal olarak bir an önce çıkmak için gayret ediyordu.” (s.53) suçsuz yere tutuklu olmanın bile başlı başına bir işkence olduğu bir durumda “baskı olmadı” ve Mevki hastanesindeki bir ziyaretinde gördüğü Türkeş’i “gözlerinin simsiyah ve yüzünün ise kıpkırmız olduğunu gördüm ve çok endişelendim” (s.54) şeklinde ifade etmesine rağmen “Zaten, bir süre sonra Dışkapı Mevki hastanesine nakledildi.” (s.53) demesi sanki rahatsızlığı olmadan sevk edilmiş gibi, ya da hasta bir adamın tutukluluk sürecindeki sağlık durumunun yeterince tedavisinin sağlanamayacağı için bozulacağının bilinmesine rağmen zikrettiği ifadeler ile hemen sonra Muhsin Yazıcıoğlu hakkında işkence gördüklerine ve tahliyesini istemediği (s.55) yönündeki bilgileri vermesi ve MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında yapılan Savunmanın başlığının ne olması gerektiği hususundaki Türkeş’in “Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının savunması” (s.57) başlığının konulması isteğine doğru olmayacağını anlatmaya çalıştım ve “Sonuçta konuyu bütün yönleriyle uzun uzun düşündüm ve 1 numaraya Alparslan Türkeş’i yazdıktan sonra sırasıyla sıfatlarına göre partinin bütün yöneticilerini, kurullardaki isimleri ve gençleri, yani 587 sanığı isim isim sıralamak suretiyle kolektif bir savunma metnini hazırlamış oldum.” (s.57-58) ifadesinde verdiği detaylar gizli bir muhalefetin ve rekabetin varlığına işaret etmektedir. Nitekim bizim bu tespitimizin doğruluğunu kitapta yazı yazan Ahmet Malkan “biraz da partiden kırgın ayrılmış olan Şerafettin Ağabey” (s.118) 1977 seçimlerinde aday olan ancak 1978 yılında İstanbul’a yerleşerek siyasetten çekilen ve Şerafettin Yılmaz Ağabey’in kendi ifadesiyle “farklı siyasi partilere oy verdim. Bazen de hiç oy vermeden seçim dönemlerini geçiştirdim.” dediği oy vermekten bile kaçınır kılan bir kırgınlığın varlığını ortaya koymaktadır. Zannımca bu kırgınlığın temelinde yatan sebep de Üniversiteliler Kültür Derneğinin Alparslan Türkeş tarafından kapatılması olabilir. Prof. Dr. Abdulkadir İlgen Hoca’nın yazdıkları ve tespitleri de Başbuğ Alparslan Türkeş ile Şerafettin Yılmaz Ağabey arasında bir kırgınlığın olduğuna işaret etmektedir. “Milli Kütüphane’de Nevzat Kösoğlu’nun anısına düzenlenen bir toplantıda kendisini dinlediğimi hatırlıyorum. Çok eskilerden, ÜKD [Üniversiteliler Kültür Derneği] ve Türkeş’le ilgili bir yığın anısından bahsediyor. O zaman anlıyorum ki bu ekiple Türkeş arasında bir güven sorunu yaşanmış. Sonra aynı şeyi Nevzat Ağabeyin Osman Çakır’la yaptığı ‘Bir Vatan Kurtarma Hikâyesi’ isimli nehir söyleşide görüyorum.” (s.190-191) Ancak burada bşir haksılık olmakta Şareafettin Yılmaz ağabey ile aynı ekip oldukları söylenen Nuri Gürgür, Acar Okan, Sadi Somuncuoğlu, Nevzat Kösoğlu, Ayvaz Gökdemir, hata Muhsin Yazıcıoğlu ve diğerleri hep eli kalem tutup yazan insanlar ve bu camianın yazın edebiyatının en fazla eser ortaya koymuş ekibini oluşturmaktadırlar. Bu yüzden yazılanlar tek taraflı olarak yazılmış gibi baskın olarak kamuoyuna hâkim olmaktadırlar. Bu da merhum Alparslan Türkeş’i sanki savunmasızı bırakmakta ve kırılganlığı kasıtlı bir şekilde hazırlamış insan konumuna düşürmektedir. Zannımca onun bu kırılganlığın ortaya çıkmasındaki etken sebep Alparslan Türkeş’in Ülkücülerin birlik ver dirilik içinde bir merkezde toplanıp ortak hareket eder olmaları düşüncesidir. Ama yaşanmış artık, bugünden geriye yapacak bir şey yok.

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davsının bir nevi merkezi arşivi durumuna gelen Şerafettin Yılmaz Ağabey’in Hukuk Bürosundaki “200.000 sayfalık dava dosyası” (s.41) “700 klasörün” (s.43) akıbetini soran Hüseyin Sarıkoç’un aldığı cevap “Davanın sonuna gelince; 1987 yılının ortalarında, parti yönetiminde bulunmuş olan arkadaşlarla görüştüm. Büronun kapanacağını, ancak bu arşivin çok iyi muhafaza edilmesi gerektiğini anlattım. Herkes aynı fikirdeydi. Benim teklifimle Karşıyaka’da bir daire kiralandı. Büro ekinindeki genç arkadaşlarımızdan İbrahim Aker’i arşiv sorumlusu yaptım. Kira ve eleman giderlerini ortaklaşa karşılayacaktık. Böylece yüzlerce klasöre raflar yaptırarak buraya düzenli şekilde yerleştirdim. Bir masa birkaç sandalye ve o sırada kullanmaya başladığımız bir bilgisayar aldım. Arkadaşlarla şunu kararlaştırdık: Camiadan birileri bu davayla ilgili her hangi konuda araştırma yapmak, yazı yahut kitap hazırlamak isterlerse, arşiv sorumlusuna müracaat edecek, onun nezaretinde arşivde gerekli çalışmayı yapacak; dilerse fotokopi çekecek, ancak, belgelerden hiç birini kesinlikle alıp götüremeyecek. Çünkü buradaki belgelerin Türk Milliyetçiliğinin tarihi hafızası olduğunu düşünüyor ve buranın dışında camiamızın bu çapta hiçbir belge birikiminin olmadığını biliyordum.” (s.60) Bu duygu ve düşüncelerle oluşturulmuş MHP ve Ülkü Kuruluşlar davası arşive ne yazık ki bir geçe kapısı kırılarak bütün arşiv klasörlerinin alınmasıyla işlev göremez duruma düşmüştür. Şerafettin Yılmaz Ağabey bu konuda Yaşar Okuyan’ın bürosunda toplandıklarını ve “Oradan Rahmetli Türkeş’e telefon açtım, durumu anlattım. Telefonda derin bir hayret nidasıyla ‘Basıl olur, bunu [müsebbibini] hemen bulun.’ dedi. Ama aslında bu işin kimin talimatıyla yapıldığı ortadaydı. Nitekim aradan birkaç yıl geçtikten sonra Mahir Damatlar’la bu konuyu konuştum. Çünkü Mahir hem davanın en önemli sanıklarından biri, hem de bu yöndeki bir talimatı yerine getirecek sayılı isimlerden birisiydi. O günlerde henüz arkadaşlarıyla beraber partiden kopmamışlardı; rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu ve diğer arkadaşlarıyla beraber Türkeş’in en yakınında olan, en aktif gruptular. Mahir Damatlar bana samimiyetle şunu söyledi; ‘Ağabey, seni temin ederim ki klasörleri alıp götüren ben değilim. Ama bu işi kimin yaptığını ve talimatı kimden aldığını daha o zaman biliyordum. Kendimi ağır şekilde hakarete uğramış hissediyor, yapılanı hazmedemiyordum.” (s.60-61) ve neticede Şerafettin Yılmaz Ağabey “Dayanamadım; Yenimahalle Mahkemesi’ne Alparslan Türkeş hakkında dava açtım ve arşivin iadesini istedim. Bunun üzerine o sırada parti paralelinde neşriyat yapan Yeni Sözcü isimli gazetede manşet bir haber yayınlandı. ‘Şerafettin Yılmaz’ın MHP arşivini Tercüman ve aydınlık gazetelerine pazarlayacağı haberi alınmış ve arşive el konulmuştur.’ Gazetenin sahibini telefonla aradım ve sitem ettim. Bana ‘Ağabey, bana sitem etme lütfen, bunun nasıl olduğunu bilmez misin?’ dedi.” (s.61) diyerek arşivin Türkeş’in emri ile MHP yönetiminden biriler tarafından alındığını, üç parçaya ayıldığını ilk ikisinin bürolara ve üçüncü parçanın da MHP’ni Deposuna konulduğunu ve Türkeş’in vefatından sonra da en yakını birisi tarafından alındığını bizzat Şerafettin Yılmaz Ağabey ifade etmektedir. Hata Mehmet Ağar’ın Emniyet Genel Müdürü olması dolayısıyla kendisiyle görüşmesine rağmen dosyaların bulunup iadesinin sağlanmadığını da söyleyerek Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar’ı da suçlamaktadır (s.61). Şerafettin Yılmaz Ağabey ifadesinden de anlaşıldığı gibi Başbuğ Alparslan Türkeş’e dava bir milliyetçi olmuştur. Şimdiye kadar milliyetçi camia içinden Başbuğ Alparslan Türkeş’e dava açan başka bir sim ne okudum nede duydum belki de Şerafettin Yılmaz Ağabey ilk ve tek milliyetçidir. Şerafettin Yılmaz Ağabey’i Alparslan Türkeş ve Ankara’dan uzak durmaya iten sebep olarak Mahir Durakoğlu 1977 seçimlerinde MSP’inden istifa eden İhsan Karaçam’ın birinci sıra milletvekili adayı konulması ve akabinde 3. sıraya gerileyen Şerafettin Yılmaz Ağabey’in çalışmasına rağmen CHP’li kendi ailesi ve akrabalarının oy vermemsi dolayısıyla 149 oy eksik aldığı için seçilememesi sonucunda “Seçimlerden sonra Ankara’da yapacağı bir şey kalmamıştı. Buruk bir şekilde ayrıl”dığını (s.411) ifade etmektedir. Kısaca Şerafettin Yılmaz Ağabey’in Alparslan Türkeş ile arasındaki kırgınlıkta sözkonusu olan üç sebep vardır. Biricisi Alparslan Türkeş tarafından Üniversiteliler Kültür Derneğinin kapatılması, ikincisi seçimlerde 3. sıraya indirilmesi ve seçimi kazanamaması, üçüncüsü de MHP Genel İdare Kuruluna yazılmamsı dolayısıyla da seçilmesine müsaade edilmediğinden sokulmamasıdır.

Prof. Dr. Abdurrahman Küçük’ün Şerafettin Yılmaz ağabey hakkında yazmış olduğu yazıda geçen “Genel Başka Alparslan Türkeş ve MHP Büyük Davası, 1987 yılına kadar 7 yıl kadar sürdü. Bildiğim kadarıyla Şerafettin Yılmaz Bey’in, evi İstanbul’da idi. Yedi yıl bu dav için İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan İstanbul’la gel git yaparak bu büyük davanın sorumluluğunu yerini getirdi.” (s.79-80) ifade ettiği şekilde 7 yıl boyunca İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan İstanbul’la gel git yapması Şerafettin Yılmaz Ağabey için fedakârlık babından başkaca hiç bir şey yapmamış olmasa bile yetecek bir insanı davranıştır. Aynı şekilde Prof. Dr. Abdurrahman Küçük’ün destekleyen ve bu fedakârlığı büyüten Adnan İslamoğulları’nın “insanın fiziki ve zihni yapısını çok ama çok zorlayan bir çalışma temposuyla mekik dokuyan ve tüm aile düzenini bırakıp haftanın bazı günleri [önceleri alttaki kendi bürosunda bir çek yatta sünger bir yatakta daha sonra] Ankara’daki büronun üst katındaki bir odada kalan” (s.89) ifadeleri de onun fedakârlıklarının büyüklüğünü göstermektedir.

Adnan İslamoğulları’nın aktarımıyla Şerafettin Yılmaz Ağabeyin 12 Eylül’ün 40. yılında yargılamanın adil olmadığını dile getirdiği açıklamasında “Savcı Nurettin Soyer ve duruşma hâkimi Vural Özenirler birlikte neler yaptılar anlatamam… MHP Davası benim mesleğime mal oldu, o salonlarda katledilen yargıdan sonra cüppemi çıkarıp, mesleği bıraktım. Soyer’in yaptıklarıyla yargı sistemine olan tüm saygımı yitirdim.” (s.89) geçen ifadeleriyle olayın vahametini açıklamaktadır.

Prof. Dr. A.Ahad Andican, Şerafetin Yılmaz Ağabey’in Türkiye’deki Türkçü, Milliyetçi, Ülkücü Camia için yaptıklarının yanında Türk Dünyasına yapmış olduğu hizmetler kapsamında olan kültür hizmetlerinden birini “Nerdeyse 3 yıllı aşkın bir sürede 60 akademisyenin katılımıyla 166 Türk devletinin bilgilerini kapsayan 6 bin 600 sayfalık bir TÜRK DEVLETLERİ TARİH VE KÜLTÜR ATLASI ortaya çıkmıştı.” (s.93) şeklinde ifade ederken hemen öncesinde STK’lardaki tecrübelerine dayanarak Şerafettin Yılmaz Ağabey’in bu projesine “bu planlarına biraz kuşkuyla yaklaştığı”nı itiraf ederken kitabın basılmasından sonra “ne kadar yanıldığı”nı da itiraf etmektedir.

Biliyorsunuz ki merhum Dündar Taşer’in merhum Başbuğ Alparslan Türkeş’de mevcut vasıfları dile getirmek için “Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur.” ifadesinden başka kendisine “Niçin siz genel başkan olmuyorsunuz?” sorusu üzerine söylediği ifade edilen bir cümlede Alparslan Türkeş’in liderlik vasfını ve onun kararlı, ısrarcı ve takipçi yılmaz bir mücadele adamı olduğunu bir vasfının olduğunu ifade etmek için söylediği “Karşımıza bir duvar çıkarsa ben o duvar bir iki denerim. Olmuyorsa vazgeçerim. Ama Türkeş o duvarı, gerekiyorsa kafası ile vura vura yıkar. Onun için o lider.” manasına gelen bir söz vardır. Yani lider Alparslan Türkeş kararlı ve ırarcı bir mücadele ile zorlukları aşan bir kişiliktir. İşte tam burada Prof. Dr. A.Ahad Andican yazdığı yazıda Şerafettin Yılmaz Ağabey’in Alparslan Türkeş’e benzeyen ısrarcı ve kararlı kişiliğini ortaya çıkardığı, Türk Kültürüne Hizmet Vakfının bir projesi olarak kendisine ısmarladığı ve Prof. Dr. A.Ahad Andican’ın yazımını kabul ettiği “Dr. Baymirza Hayit: Türkistan Kavramını Yaşatan Adam” (s.96) kitabının hazırlık aşamasında Şerafettin Yılmaz Ağabey Prof. Dr. A. Ahad Andican’ı 15-20 günde bir arayarak artık aralarında mutad konuşma halini allan “Telefon ekranında onun ismini görüp cevap tuşuna bastıktan sonra aramızdaki standart konuşma şöyle gelişiyordu: -Merhaba Şerafettin Abi.. Nasılsın? –Merhaba Ahatcığım iyiyim. Niçin aradığımı biliyorsun değil mi? –Biliyorum Abi. –Teslim tarihi Nisan ayı unutma. –Abi aklımdan çıkmasına izin vermiyorsun ki… Ahizeden Şerafettin Ağabeyin keyifli ve muzip gülüşünü duyuyordum ve telefon kapanıyordu.” (s.96-97) ifadelerde geçtiği şekilde işe sahip çıkış ve takipçi ısrarın aynısını gösterdiğini ifade etmektedir. Görüldüğü gibi ısrar ve kararlık ve karalılıkta süreklilik Başbuğ Alparslan Türkeş’te olduğu gibi Şerafettin Yılmaz Ağabey’de de görülen vasıflardır. Bu müşterek vasıflar bizi biraz yukarıda ifadeye çalıştığımız ve aralarında var olduğunu sezinlemiş olduğumuz ayrılık ve kırgınlıkların müsebbibi olan vasıfları olduğu yönünde bir düşünceye sevk etmektedir. Kararlı tutumları onları birbirinden uzak durmaya itmiştir.

Şerafetin Yılmaz Ağabey’in yedi yıl süren MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sırasında Ankara’da olduğu uzun gün ay ve yıllarda daha sonra Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından yayınlanan ve yayınlanacak olan kitapların hangileri olacağını, kimlere nasıl yazdırılacağını, yazarların takip ve teşvik edilmesi süreçlerini planlarken kendisini destekleyen, işin en ağır ve fedakârlık isteyen kısmın sessiz sedasız kabullenip aileyi ayakta tutarak Şerafettin Yılmaz Ağabey’in yükünü hafifletmekle muhterem eşi Zühal Hanım Ablamızın asıl perde arkasındaki kahraman olduğun “bu hizmet gücünün arkasında duran bir kahraman, bahsetmezsek eksik kalacak bir sabır, metanet, sadakat abidesi, muhterem bir hanımefendi vardır. Şeref abinin eşi, büyüdüklerini göremediği, yeterince ilgilenmediği çocuklarının annesi, yârû vefalısı Zühal yengemiz, Allah O’ndan ebeden razı olsun. Şeref ağabey yedi yıl boyunca Pazar akşamı trenle Ankara’ya hareket eder, Cumartesi sabahı İstanbul’a döner ve o günü de büyük hukukçu Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer hoca ile dava dosyası üzerinde haftalık istişarelerde bulunarak geçirirdi. Günler, haftalar, aylar, yıllar böyle geçer gider; İstanbul’a yeni gelmiş, henüz bu kocaman şehri tanımamışken evin, çocukların bütün sorumluluğunu taşıyan ve Şeref abinin arkasında duran saygıdeğer cesur bir yürek, sevgi bağlılık timsali bir eş olarak Zühal Hanım’ın omuz omuza Şeref Yılmaz’a desteği ve hayatının yükünü paylaşması olmasaydı belki de büyük çaplı MHP davası başka mecralarda, birçok dağınıklık ve olumsuzluklara maruz kalabilecekti.” (s.110) ifadeleriyle tespit eden Ahmet İyioldu her güçlü erkeğin arkasında güçlü bir kadın vardır tezini teyit etmekte ve bir hakkı teslim etmektedir. Şerafettin Yılmaz Ağabey’in yedi yıl İstanbul Ankara arası gidip gelerek daha çok Ankara’da olmak kaydıyla MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasına bakmasının arkasında ki destekiçisi Şerafettin Yılmaz Ağabey’in eşi Zühal Hanım eğer şu sözü “Şeref sen içeride olsaydın, arkadaşlarının sana böyle bakmasını isterdim. Nevzat Abi veya arkadaşların dışarıda olsaydı da onlar sana nasıl davranması gerekiyor idiyse, şimdi onlar içeride sen dışarıdasın. Bu görev sana düşüyor. Madem onlar içerideler, sen görevini yapacaksın” dedi ve lafını yedi sene boyunca hiç pişmanlık duymadan tekrar etti. Bu ban cesaret kazandırdı.” (s.170) söyleyen kadın olmasaydı, Şerafettin Yılmaz Ağabey bu davaya bu kadar zaman ayırıp ilgi gösteremezdi. Zühal ablanın bu tutumu bana şimdi kimden dinlediğimi hatırlayamadığım bir yaşanmış hikâyeyi hatırlatıyor. Merhum Mahmut Metin Kaplan Bursa’da 1975 yılında tutuklanmış, Efendi Barutçu, Mehmet Kutucu ile aynı davadan cezaevinde. Küçük kardeşi Şenol Kaplan tarlada anne ve babasına yardım ediyor, köyde tütün dikiyorlar. Bir haber geliyor ki komünistler Bafra Lisesinde Ülkücü öğrenicilere saldırıp dövmüşler. Mahmut Metin Kaplan ve Şenol Kaplan’ın anneleri merhum teyzemiz Şenol’un beline emaneti koyuyor ve hadi yavrum arkadaşlarının sana ihtiyacı vardır. Sen onlara yardıma git. Biz tütünü dikeriz diyerek Şenol’a işi bıraktırıp arkadaşlarına yardıma gönderebiliyor. İşte bu iki ülkücü kadın Nene Hatun’dan farsızdır. Zamanlarının kadın kahramanlarıdırlar.

Ahmet Malkan Üniversiteliler Kültür Derneğinde faaliyet gösteren Şerafettin Yılmaz Ağabeyin faaliyetlerinden bahsederken 23 Mart 1963’de Hindistan’dan sürgünden dönen Alparslan Türkeş’in bu derneğe yaklaşımının müspet yönde olduğunu “Hindistan’dan sürgünden dönen Alparslan Türkeş ÜKD’ne hep destek oldu.” (s.118) ifadeleriyle ortay koymaktadır.

Ahmet Malkan’ın “Şerafettin Ağabeyle bazı siyasi konuşlar ve bazı siyasi şahsiyetler üzerinde fikir birliğine varamadığımız ayrılıklarımız ve düşüncelerimiz vardır, tabiidir de. Çünkü ‘Ben sizin gibi Ülkücü ekolden değilim. Daha Ülkücülük yokken ben Türk milliyetçisiydim.’ der.” (s.120) ifadesinden de anlaşılacağı üzere “siyasi şahsiyetler” ve “ülkücülük yoktu” ifadelerinden ülkücülerin lideri Alparslan Türkeş’in kastedildiği anlaşılmaktadır. Sanki Şerafettin Yılmaz Ağabey Alparslan Türkeş’in liderliği altına girmemeye özen gösteren bir duruş sergilemektedir.

Şerafettin Yılmaz Ağabey’in hayatını üç farklı kategoride ele alan Ali Gölcük her ne kadar MHP davasının masraflarını karşıladığı ve öğrencilere verdiği burslara dayandırarak ticari hayatının pek başarılı olmadığını söylemeye çalışsa da bizzat Şerafettin Yılmaz Ağabey kendisinin MHP davasını masrafları ve Hukuku Bürosunun giderleri hususunda başkalarından destek aldığını da beyan etmektedir. Şerafettin Yılmaz Ağabey’in başarısızlığını aşırı zengin olmamak, olamamak şeklinde algılamak gerekir, yoksa ortakları olan ağabeyleri de bu başarısızlıktan nasiplerini almış olurlar ki zannedersem buna, başarısız olmaya veya iflas edecek kadar iş düzenin bozulmasına müsaade etmezlerdi. Ali Gölcük “Hemen peşinen söyleyeyim ticari hayatında başarılı olamamıştır, kişiliği ticari bir kişilikle uyuşmamış, ticari faaliyetleri hep sıkıntılı geçmiş ve zarar etmiştir.” (s.138) dese de Şerafettin Yılmaz Ağabey dünyadan başka üreticilerinde talip olduğu halde ve kalite yönünden kendisini kabul ettirerek Mercedes’e parça üretip Türkiye’den ihraç edecek başarıyı sağlamıştır. Ayrıca Ali Gölcük’ün iki farklı kooperatif için insanların ona başvurup o kooperatifleri teslim aldığı seviyeden yukarılara taşıyarak başarılı olduğunu bizzat Ali Gölcük kendisi ifade etmektedir (s.139). Ali Gölcük’ün ifade etmek istediği Şerafettin Yılmaz Ağabey’in mala tamah etmediği kazandığı gibi harcamasını da bildiği, harcama yaptığı yerlerin MHP davasının ve Hukuk Bürosunun masrafları, sanık yakınlarının ihtiyaçları ve burs verdiği öğrenciler olarak öne çıktığını ancak bunların bütün giderlerini de sadece kendi bütçesinden karşılamayıp zaman zaman çevresinden Sabri Ülker gibi kişilerden destek aldığıdır ki harcama alanın genişliği ve büyüklüğü bunu zorunlu kılmaktadır. Nitekim Arslan Küçükyıldız’ın “Bürosunun ve çalışanlarının maddi ihtiyaçları için kendisinin büyük miktarda [maddi] desteğe ihtiyacı varken, yanında çalışanların dershanesi, üniversitesi, yüksek lisansı için burs bulmaya çalışan bir kişilikti. (…) O telaşlı günlerde Raşid’le bana Eskişehir’de yüksek lisansa gidecekler, sinemacı olacaklar diye rahmetli Şaban Karataş’tan birkaç aylık burs bulmuştu.” (s.152) ifadeleri de benim düşüncemi desteklemektedir.

Ali Osman Mola Şerafettin Yılmaz Ağabey hakkında yazdığı yazıda onun MHP ve Ülkü Kuruluşlar Davasından önce Hukuk Bürosunun adının “Akıl Dükkanı” olduğunu ve kendisi bu ismi edebiyatımızın meşhur “Küllük Kıraathanesi” eşleştirdiğini (s.142) ve MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Favasını yürüten Hukuk Bürosu ve dolaysıyla Şerafettin Yılmaz Ağabey ile ilişkisinin Ankara’da okuyan arkadaşları vasıtasıyla başlayıp “Bir koşuşturmadır gidiyordu. Misafir odasına geçip oturdum. Biraz sonra içeriye giren arkadaşa, ‘Hayırdır?’ dedim, ‘Selamımızı alan bile yok.’ Elinde bir tomar kâğıt, ‘Yarın mahkeme var ve bunların daktilo edilerek mahkemeye yetiştirilmesi gerekiyor ama mümkün değil.’ Dedi. O zamanlar on parmak daktilo bilmek önemli bir üstünlük. ‘Ver, ben yetiştiririm.’ Dedim ve yetiştirdim. Artık ben de büro ekibine dâhil olmuştum.” (s.143) şeklinde bir olay ile büro ekibine dâhil olmasıyla bugünkü bu yazının ortay çıkışına vesile olmuştur. Ali Osman Mola anlattıklarıyla sırf münzevi bir hayat yaşar gibi MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasına bakan bir büro ve çalışanları olmadıklarını, güldüklerini, sinema ve tiyatroya gittiklerini, yokluk ve varlığı paylaştıkları gibi bir birlerine güvenmenin ve dost olmanın gereği geleceği de birlikte ancak Şerafettin Yılmaz Ağabey’in telkin, tavsiye ve müdahaleleriyle planladıklarını ifade ederek normal bir hayatı da sürdürdüklerini ifade ederek MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davsı savunmasını yürüten büroda yaşananları efsane, destan olmaktan çıkarıp gerçek hayatın merkezine oturtarak bunların bu dünyada yaşandığını da ortaya koymaktadır.

Arslan Küçükyıldız’ın verdiği “Bildiğim kadarıyla Avukat Bürosu’nun bütün masraflarını karşılamak için sahip olduğu on bir mülkünü satmıştır.” (s.153) bilgisi şimdiye kadar verilenen bütün bilgilerden daha önemlidir. Çünkü bir insan anlık elindekilerden fedakârlık yapabilir, o an kazandıklarını ve kazanacaklarını dağıtabilir, çünkü bu harcama türünde insanın daha fazlasına sahip olma isteğini dürtükleyecek bir biriktirme hevesi verecek özellik yoktur. Ancak biriktirilmiş ve artık servet haline gelmiş gayrimenkulleri satarak sadece dava arkadaşı dediği insanlardan geri almayı düşünmeden harcamak işte bu duygudur ki insanı malının efendisi yaptığı gibi Hz. Ebubekir’in vasfıyla vasıflanmasına ve Karun’un servet hırsından kurtulmasını sağlamıştır.

Avni Özgürel, 1960 darbesi sonrasında avukatlığa başlamış olan 14’lere Muzaffer Özdağ’ı avukatlık bürosunda ziyaret etmiş, hoş beşten sonra Özgürel anlatacaklarını anlatmış hiç tepki vermeden dinleyen Muzaffer Özdağ 1980 darbesinde MHP ve Ülkü Ocakları kadrolarından tutuklananlara hiçbir şey söylemeden “Olan oldu. Bence asker yeterince bekledi. Siyaset cumhurbaşkanı bile seçemedi.” (s.176) diyerek darbe yanlısı bir düşüncede olduğunu ifade etmiş. Avni Özgürel’in “İhtilalin MHP’ye ve Türkeş’e hasım gibi yaklaşıp, teslim olmasını istedik reddetti, direndi, kaçmaya çalıştı sonunda askerler silah kullanmak zorunda kaldılar türünden açıklamalarla kendisini öldüreceklerini düşünmüş olabilir.” demesi üzerine de Muzaffer Özdağ “bu izahı inandırıcı bulmadığını, ayrıca bu tavrın sonuçta öfke davet ettiğini söyle”miştir. Avni Özgürel Alparslan Türkeş’i Mevki Hastanesinde ziyaret ettiğinde Türkeş’in kendisine “Çevremizde bizi seven, bize inanan, partili olsun olmasın ne kadar arkadaşımız varsa hepsi vekâletimizi almalı, davalara girmeli…” dediğini muzaffer Özdağ’a aktarmış, hem Kenan Evren’in hem de Alparslan Türkeş’in Harp Okulundan devre arkadaşı olması dolayısıyla Alparslan Türkeş’in vekâletini alırsa onu sevindireceğini (s.176) ve kamuoyunda olumlu etki uyandıracağını söylemesi üzerine de Muzaffer Özdağ “Alpaslan mı istedi bunu” diye sormuş, bunu üzerine de Avni Özgürel “O söylemedi ama ben çok sevineceğini biliyorum. Tuğrul’la konuştum.” diyerek cevap vermiştir. Muzaffer Özdağ ise “Bak Avni güzel düşünmüşsün ama bu dediğin iş olumlu etki yapabileceği gibi olumsuz etki de yapabilir. Kenan Paşa ve diğerleri arkadaşımız; ama benim davanın dışında olup, ihtilal kadrosuna dostane uyarılarla telkinde bulunmam dah doğru olur. Vekâlet almam beni taraf mevkiinde gösterir, olabilecek bir etkim varsa onu yok eder. Bunu en iyi Alparslan bilir. Talat’ın davasında kendisi benim gibi düşünmüştü” (s.177) diyerek Alparslan Türkeş’in vekâletini alarak savunmasını yapmayı reddetmiştir. İleri sürdüğü gerekçe mantıklı olmakla birlikte geçmişin kırgınlıklarını da taşıdığı gibi yedi yıl boyunca Muzaffer Özdağ acaba Kenan Evren ile Alparslan Türkeş ve MHP kadrolarına yapılan haksızlıklar hakkında hiç görüşmüş müdür? Şahsen ben bunca hatırat okudum duymadım.

Prof Dr. Abdulkadir İlgen Hoca Türk Ocakları Gençlik Kollarının oluşturulmaya çalışıldığı yıllarda Galip Erdem’in gençlerin lideri olmadığını sadece ağabey olduğunu Nevzat Kösoğlu’nun Osman Çakır ile yaptığı nehir söyleşiden aktardığı “Galip Ağabey, Galip Ağabeydi” (s.207) ifadesinde Şerafettin Yılmaz Ağabey’in de kendilerine “Bana sormadan bir şey yapmayın” diyen Necdet Sancar Ağabey’e “ ‘Biz’ der, ‘Bir nehir gibi kendi mecrasını kendi iradesiyle oluşturma azmindeyiz.” (s.208) diyerek kimseden emir almadan kendi kararlarını kendileri vererek bir yol arayışında olduklarını, kendi yollarını kendilerinin çizmek niyetinde olduklarını ifade etmiş ve başka bir gün ki konuşmasında da “emir komutayla” (s.208) iş yapmıyoruz anlamı taşıdığını da ifade etmesi göstermektedir ki Şerafettin Yılmaz Ağabey ve birlikte olduğu gençlerin Üniversiteliler Kültür Deneğinin kapatılması hususunda Alparslan Türkeş ile çatışmayıp kapatma isteğini yerine getirmelerine rağmen içlerinde bir kırgınlığın oluştuğuna da bir işaret vardır. Alparslan Türkeş de lider olarak etrafını cami ağyarını mani Milliyetçi siyasi bir partinin oluşturabilmek için milliyetçiyim diyen herkesi yegâne mesai alını olarak MHP’ye yönlendirmek istemesi gayet normaldir. Nitekim Türkeş daha parti kurulmadan önce kendinden habersiz toplanan 14’ler mensuplarının 14’ler içinde bir liderlik mücadelesi yaşamış ve buna rağmen Türkeş’in müdahalesi olmadan bu 14’ler dağılma kararı almışlardır. Bundan sonra da parti içinden bazı kişi ve gruplar Türkeş’in liderliğini tartışmış ve liderliği alma mücadelesi yapmış, kimileri kopmuş başka partilerde siyaset yapmışlar, kimileri de MHP’yi bir şekilde Türkeş’ten kurtarma düşüncesiyle hareket etmişlerdir. Bütün bu yaşananlar ve Türkeş’in Kurmay kişiliği olacakları daha önceden sezinlemek ve tedbir almak yolunda daha temkinli olmasına sebep olmuş olabilir. Türkeş’in bütün bu tedbirli hareketine rağmen önleyemediği olaylar da cereyan etmemiş denilemez.

Prof Dr. Abdulkadir İlgen Hoca üniversitelerde başlayan Doğan Avcıoğlu ve etrafındakilerin kurduğu Yön Dergisi komünist faaliyetleri karşısında Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer’in şekillendirdiği MHP’nin aksiyon olarak yer aldığını nacak “Sahadaki aksiyon halindeki hareketin mimarları ise, başta Türkeş ve Dündar Taşer olmak üzere bu işler öyle orada oturup mollalık yaparak olmaz diyen adamlar cinsindendir. Fakat Türkeş gibi birisi buraları boş bırakmayı da uygun görmez ve bir şekilde bu grupla [Şerafettin Yılmaz ve arkadaşlarının kurduğu ÜKD] ilişkilerini sıcak tutar. Bu hem onları kontrol etme hem de zaman içinde bunları kendi içinde eritme ve pasivize etme şeklinde olur. Nihayet, ilerleyen zamanda buranın da parti içinde bir parti, hareket içinde bir hareke olmasını daha fazla istemeyen Türkeş Şeref Abiyi arayarak ‘… derneğin kapatılması lazım’ diye usulünce devreye girer.” (s.214) Prof Dr. Abdulkadir İlgen Hoca burada Türkeş’in fiili mücadel yanında fikri mücadele ile de ilgili olduğunu ancak sadece fikri mücadele ile başarılı olmanın mümkün olmadığını düşündüğünü vurgulamaktadır. Kapatır ancak kırılganlıkların da başlamasına sebep olur. Prof Dr. Abdulkadir İlgen Hoca dernekleri kapatılan grubun neden müstakil bir harekete dönüşmediğini de “ ‘grup olarak böyle bir enerjileri yoktur. Evet, her bir birer şahsiyet olarak çok önemli adamlardır ve hasbidirler, fakat bütün ülkeyi kapsayan şümullü işler girişmek başka bir şeydir ve ayrı bir kumaş ister.” (s.214-215)) diyerek liderlik vasfının önemine işaret eder. İşte işaret edilen bu liderlik vasfı Alparslan Türkeş’te vardır. Hem Doğan Avcıoğlu’nun Yön Dergisi etrafında toplanan komünistlere aksiyon halinde karşı çıkmakta hem de gençliği yetiştirmeye çalışarak fikri mücadele yürütmektedir. Ayrıca 14‘ler de dağılma kararı almış ama daha sonra 14’lerin çoğunluğu Alparslan Türkeş’in girdiği CKMP’ye girerek onun liderliğinde toplanmak zorunda kalmış olmaları da Alparslan Türkeş’in liderlik vasfının tartışılmaz olduğunu kendisi bu konuda fiili bir mücadele etmeden sadece toplumsal bazda ki olaylara bakışı, öngörüleri ve fiili uygulamalarıyla göstermiş ve liderliğini kabul ettirmiştir.

Galip Erdem Ağabeyin kızı Bilge Erdem de yazdığı yazıda yukarılarda değindiğimiz Alparslan Türkeş ve MHP ve Ülkü Ocakları mensuplarıyla Galip Erdem, Şerafettin Yılmaz ve arkadaş gruplarının arsındaki kırgınlıktan bahis açmakta ve “ ‘Mamak’ dönemiyle birlikte babam Galip Erdem’in etrafında, fikri hizmetin güçlü olduğu Türk Ocağı odaklı dostlardan ziyade siyasete hizmetin güçlü olduğu Ülkü Ocakları ve MHP Teşkilatının mensupları yer almaya başladı. Şeref Amca’nın da başlarında olduğu bazı insanlar her iki grupla da iletişim içindeydiler. Bu insanlar, Ülkü Ocakları ve MHP Teşkilatına kırgınlıklarına rağmen Ülkü Ocakları ve MHP Teşkilatı mensuplarının çektikleri sıkıntılarda onların yardımına belki de kendi yakınlarından bile daha önce koştular.” (s.242) ifadeleriyle kendi bakış açısından durumu ortaya koyarak diğer bazı yazarlar gibi Başbuğ Alparslan Türkeş ile Galip Erdem-Şerafettin Yılmaz grubu arasındaki kırgınlığı doğrulamaktadır. Bilge Erdem’in kastetmiş olduğu Ülkü Ocakları ve MHP teşkilatından siyasete hizmet edenlerden Galip Erdem-Şerafettin Yılmaz grubu etrafında toplananlar merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi olsa gerektir.

Cevat Saraç Musa Serdar Çelebi ve Ali Batman zamanlarında Türk Federasyonu yönetin kurulunda bulunmuş ve Türk Federasyonu olarak beş yıl MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasından tutuklu olanlara, büyük çoğunlukla Şahap Homriş’in hukuk bürosunun masraflarına ve Ülkücü Mahkûmların mağdur ve yardıma muhtaç ailelerine maddi destek vermişlerdir. “Bal tutan parmağını yalar” diye bir atasözümüz var. Bu söz “Bir işi yapan o işin sağladığı faydalardan istifade eder”, demektir. Şerafettin Yılmaz Ağabey bu sözün tam aksine bal tuttuğu parmağını hiçbir zaman yalamamıştır. Bunu da bizzat Türk Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi Cevat Saraç anlatmaktadır. Şerafettin Yılmaz Ağabey için MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası Avukatlığı yapmasından dolayı “Şerafettin Bey para falan almadı ama ilk seçimlerde milletvekili olur; bu şekilde karşılığını alır” (s.275) demişler. O bunu üzerine “aktif siyasete bir daha dönmemek üzere, hiçbir dönemde milletvekili adayı olma”mıştır (s.276). Daha sonra “Şerafettin Bey, yıllarca MHP davasının avukatlığını yapınca doğal olarak camia içinde çok ciddi bir potansiyel kazandı. Bundan sonra bu camianın hukuki işleriyle uğraşması bile ona yeter.” (s.276) demişlerdir. Bu sözlerden sonra “cübbemi duvara asarak avukatlık mesleğimi de bıraktım” (s.276). Bütün bu olanları da “Hiçbir dünyevi hesap ya da menfaatin; inandığım davanın, Türk milliyetçiliğinin, Türk milliyetçilerinin ve ülkücülük için yaptığım hizmetlerin önüne geçmesine müsaade edemem ve etmedim.” (s.276) ifadesiyle perçinleyerek inandığı davaya hizmet etmenin sağlayacağı semerelerden istifade ederek hizmetteki samimiyeti ve safiyeti zedelememiş, bu uğurda menfaat temin ediyor derler diye avukatlık mesleğini bile icra etmemiştir. Doğrudan doğruya parmaklarını yıkamış ve bir daha bal bulaşmasına müsaade etmemiştir.

Dr. Mehmet Güneş’in yazmış olduğu “Fedakârlık Âbidesi ve Bir Hukuk Kahramanı: Av. Şerafettin Yılmaz” (s.289) başlıklı yazı ne sadece bir Ülkü hareket tarihçesi ne de sadece bir Av. Şerafettin Yılmaz güzellemesidir. Dr. Mehmet Güneş’in yazmış olduğu “Fedakârlık Âbidesi ve Bir Hukuk Kahramanı: Av. Şerafettin Yılmaz” başlıklı yazı başlı başına bir edebi metindir. Yazı konusu olan anlattıklarından ziyade bilenleri ifade tarzı ve benzetmeler yaparak ve kullandığı edebi sanatlar ile örnek bir edebi metin olmuştur. Dr. Mehmet Güneş yazısında kullandığı tarihi ve edebi atıflar ile yazısının muhtevasını daha da önemlileştirirken, kısa sayılacak bir metin ile Ülkücü hareketi hem beş bin yıllık Türk tarihinde yaşanılmış olan olaylara bağlayarak devamlılık ve bir süreklilik sağlayarak geçmişe bağlamakta hem daha önceden Türk milletinin maşeri vicdanında kabul görmüş ifadelerle benzerlik kurarak Ülkücü Hareketi ve Şerafettin Yılmaz’ı Türk Milletinin namusuna emanet etmektedir.

Fatma Yücel “Bir Yolculuk Hikâyesi…” (s.319) yazdığı yazıda oyuz birlikte çalıştığı ve şehirlerarası yolculuk yaptığı Şerafettin Abisinin insanların kendilerini “Yorgunum, hastayım, yalnızım” (s.321) kelimeleriyle vasıflandırmasına karşı çıkarak “Kişilerin kendilerini iyi hissettirecek motivasyonlar bulmasını söyler ve bunların denenmesi için ısrarcı olur. Seveceğiniz işleri yapın kendinize hedef belirleyin, tembellik etmeyin” (s.312-322) dediğini ve böylece olumsuz ve kötü karamsar duygulardan uzaklaşmayı tavsiye ederek boş durmayı değil devamlı meşguliyeti tavsiye ederek de insanları kötülüklerden ve kötü düşüncelerde boğulmaktan kurtarmayı hedeflediğini ve kendisine arkadaş seçerken de “hayat çok zor, ben her şeyi yaptım ama takdir edilmedim, anlaşılmadım, hiçbir şey yolunda gitmedi.” fikrinde olanları arkadaş olarak seçmemeye dikkat ettiğini ifade ederek Şerafettin Yılmaz Ağabey’in hayat iyi tarafından bakan bir yapısının olduğun ortaya koymaktadır.

Şerafettin Yılmaz Ağabey ile Türk Kültürüne Hizmet Vakfından tanışıp uzun yıllar birlikte çalışmış ve çalışmakta olan Prof. Dr. Fahameddin Başar Hoca onun için “Şerafettin Bey, 2009 yılında Vakfımızın Başkanı olmuş ve o günden bugüne gece gündüz demeden Vakıf hizmetleri için çalışan, kendisini adeta ‘vakfa vakfetmiş’ olan” (s.325) ve “yaşı 87’e yaklaşmış olmasına rağmen bu yaşta evine, köşesine çekilip ailesiyle birlikte hayat geçirme yerine kendisini Vakfa, kültür hizmetlerine vakfetmiş ‘vakıf insan’ vasıflarını taşımaktadır.” (s.327) diyerek bu yaşına rağmen bazı geceler tıpkı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davsındaki savunması sırasında olduğu gibi Vakıf odasında sabahladığını ifade etmektedir.

Hüseyin Sarıkoç’un hazırladığı ve “Yakınlarının Kaleminden Şerafettin Yılmaz” kitabında yazanların çoğu Türk Kültürüne Hizmet vakfı ile iltisaklı, ve vakfın yayınlamış olduğu yüzlerce cilt yüksek, kültür ve bilgi içeren kitaplarla haşır neşir olmuş, olan kişiler olunca kitap Türkiye Türkçesinin en güzel yazı örneklerini muhtevi olmuş, ayrıca yüksek kültür sahibi kişilerin sahip oldukları engin Türkçe kullanımlarına sahip olmaları dolayısıyla da dil ve gramer, cümle yapısı, eski ile yeninin müşterekliği bakımından güzel örnekler sunduğu gibi bugün ölmek üzere olan nice kelime hayat bulmuş ve kitaptaki kullanım şekilleriyle okurlara örnek kullanım yerleri sunmaktadır. Bütün yazarların yazıları güzel ve geniş bir keliem hazinesi kullanılarak yazılmış olmasına rağmen birinden örnek verecek olursak. Mesela İhsan Ayal’ın (s.375) bugünün gençlerinin kullanmadığı dolayısıyla bilmediği kelimelerden; hakkı âlîleri vardır, Ez cümle, bâ’dehu, affına mağrûren, rûberû, mülâki, hissiyatın idamesi, kerem buyurup, alem-i ervahta, imtizaç, alem-i misal, mefkûre, lisanı tekellüm etmek, şahsi kurbiyet, ruhların imtizacını, huvviyet, kuvvevî, seciye, mecmuu, tıynet, hesabilik, hasbîlik, marazilik, alamet-i farikası, kudemâ, gibi daha nice kelimeler yeniden hayat bulmuş, Türkçeye daha nice yıllar hizmet edebilmek için ömürlerine ömür katmışlardır.

Mahir Durakoğlu’nun “ ‘Dava’nın Davası’ adıyla yayınlanan kitabın hazırlık çalışması bir aşamaya geldikten sonra, Şeref Ağabeyin gaveti ile kadroya dâhil oldum.” (s.409) ve “zaman zaman kendisinin uygun görüp davet ettiği kişilerin de katıldığı görüşme ve sohbetlerin” (s.409) ifadelerinde anlatmaya çalıştığı bir kitabı hazırlarken özellikle de kitabın konusu olan şahsın kitaba müdahil olması, muhteva yönünden müdahil olması, bazı kısımları engellemesi bazı kısımların eklenmesi yönünde telkinlerini kitap için bir sakınca olarak görmekteyim. Ayrıca kitap yazan veya hazırlayan kendi görüşleri ve derledikleri olmaktan çıkıp kitap konusu şahsiyetin arzu ettiği bir kitap olmaktadır. Şerafettin Yılmaz Ağabeyin de konusu olduğu hem bu kitapta hem de “Dava’nın Davası” adlı kitapta müdahil olduğunu, bazı metinlerin ve yazıların çıkarılması, düzeltilmesi, ya da yeniden yazılması gibi bir sakınca doğurduğunu müşahede ediyoruz. Mesela övgüden bahseden yazı ve ifadelerin çıkarıldığını bizzat yazarlar ifade etmektedir. Ayrıca yazı yazanların hepsi de dostları olması dolayısıyla ve müdahil olacağını bilmesi dolayısıyla yapacakları bazı eleştirileri de yapamadığını, yazamadığını düşünmek yanlış olmasa gerek.





Şerafettin Yılmaz Ağabey’in her ne kadar kendisi için “Ülkücülük yokken Milliyetçi olduğu” yönde ve “sizden değilim” gibi ifadeler ile kendisindeki kırgınlığını ifade etse de onun ülkücü hareketten inhiraf etmiş hiçbir anı olmadığını Dr. Mehmet Güneş yazdığı yazıda “Türk milliyetçiliğini diline tesbih etmeyip, hayatıyla çekken, ülkücü hareketin unutulmaz isimlerinden ve idealimin son efsanelerinden” (s.300) ifadeleriyle ortaya koymaktadır. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasını baştan sona 7 yıl avukat olarak savunması, bu uğurda gelirlerinden aktardıkları yanında ihtiyaç anında evini bile satarak Avukatlık Bürosunun masraflarını karşılaması da onu sözde değil özde bir Türk milliyetçisi olduğunu ancak yukarıdan beri kitap boyunca anlatılanlar kırılgan bir yapıya sahip olduğunu da göstermektedir.

“Dava’nın Davası” adlı kitabı Mahir Durakoğlu ile birlikte hazırlayanlardan birisi olan Raşit Demirtaş “İnsan Kaybetmeye tahammülümüz yok” ifadesini Şerafettin Yılmaz Ağabey’in ağzından duyduğunda bütün Türk milliyetçileri ve ülkücüler gibi “Türk milliyetçileri olarak insan kaybetmeye tahammülümüz yok” şeklinde anladığını ancak geçen zaman zarfında müşahede ettiği şekliyle ise Şerafettin Ağabey için insanın taşıdığı değer bir kısmına ait değil “Sonra fark ettim ki; insan kazanmaktan söz etmiyor, insanı kaybetmemekten söz ediyordu. İkisi arasındaki ayrım ince ama önemliydi. Şeref Abi için bütün insanlar kaybedilmemsi gereken değerdi …” (s.507) ifadelerinde olduğu gibi bütün insanlığaydı.

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural Şerafettin yılmaz hatıralarından ziyade sosyolojik ve hukuk alanında akademik bir yazıyla bütünleştirdiği bir Şerafettin Yılmaz ele almış ve 12 Eylül de MHP ve Ülkücü Kuruluşlara açılmış olan mahkemelerinin kendisi nezdindeki manasını “Kuva-yı Milliye anlayışını ve Türklüğün dirilişini hazmedemeyenlerin 60 yıl sonra intikam almak için 12 Eylül mahkemelerini kurduğunu” yorumunu Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e yaparak ifade etmiştir. Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer de 12 Eylül cuntasının açmış olduğu MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davsındaki Şerafettin Yılmaz’ın fonksiyonun “Şerafettin Bey’in dirayeti olmasaydı, hukuk dışı hükümler, çok çabuk verilmiş cezalarla daha büyük siyasi hadiselerin tohumları atılabilirdi. Onun zekâsı ve dirayeti mahkeme heyetinin aklını başına getirmiş olmasa, Yassıada rezaleti bir defa daha yaşanabilirdi.” (s.525-526,10 nolu dipnot) göstermektedir ki Şerafettin Yılmaz Ağabey mahkemelerin -bahsi “Dava’nın Davası” adlı kitap da geçtiği gibi bir taktik ile- adaletsiz hızlı karar vermesini önleyerek süreyi uzatmış, askeri etkinin azalarak toplumsal hayatın sivilleşmesiyle de normalleşen toplumsal yapı mahkeme heyeti -hâkim, savcı gibi- mensuplarının üzerindeki etkileşim ve tesirini artırmıştır. Yani başta hızlı karar vermekle kötü bir sonuç çıkaracak olan heyet zamana yaygın yumuşamanın etkisine maruz kalmış ve siyasi bir kararla da iddia ve gerekçelerinin aksine bir karar vermek zorunda kalmışlardır. Aslında bu mahkeme heyeti daha sonra yalan delil ve sahte iddialar yüzünden adalet sistemi tarafından sorgulanıp meslekten men edilmelilerdi.

Önce Saim Çağrı Kocakaplan’ın yazmış olduğu “Gelenekçi Bir Türk Milliyetçisi: Şerafettin Yılmaz” (s.527) başlıklı yazının başlığının yanlış yazıldığını ifade edip doğrusunun “Gelecekçi Bir Türk Milliyetçisi: Şerafettin Yılmaz” olması gerektiğini ifade edip düzelterek başlayalım. Saim Çağrı Kocakaplan yazısında bu Gelecekçi” kelimesi ile ne kastettiğini “kendisini [daha doğrusu geçmişini, yaşadıklarını] anlatmayan, çevresi ile ileriye dönük meşgul olan, geleceği kurmak isteyen ve muhataplarını dinleyen biri olmak” (s.527) ifadeleriyle izah etmekte, kelimeyi ne manasında kullandığını ortay koymaktadır. Saim Çağrı Kocakaplan, Şerafettin Yılmaz Ağabeye’ atfettiği “gelecekçi” vasfını taşıdığına delil olarak da “ben aramaktan, sizlerin tezleriniz, yayınlarınız takip etmekten, ilerlemeniz ile meşgul olmaktan yılmam” ifadelerini sunmakta ve bu ifadeleri “demek gelecekçi olmaktan başka nedir.” (s.530) diyerek de sormaktadır. Bu tür kitapların he aynı özelliklerin herkes tarafından vurgulanması o özellikleri kuvvetlendiren güçlü bir yanı mı desem yoksa tekrar kaçan bir zafiyeti mi desem bilmiyorum ama hemen hemen bütün yazanlar aynı meselelere değinmektedirler. Tıpkı Tevfik Yamantürk’ün biraz önce ele aldığımız “gelecekçi” kavramını kendi üslup ve lisanınca ele alması da ayrı bir hoşluk katmaktadır. Tevfik Yamantürk “Şerafettin Yılmaz; Babamdan Bize Kalan En Değerli Miras” (s.563) başlıklı yazısında “gelecekçi kavramını “Şerafettin Ağabey dünden, geçmişten daha çok gelecekte yapılması gerekenleri kendine has üslup ve tarzı ile sorarak aktarır” (s.563) ifadeleriyle Şerafettin Yılmaz Ağabey’in hem karşısındakini geleceğe yönlendirmesi, hem de yapmasını istediği ve yapılmasını söyledikleriyle planlama yaptığını ifade etmektedir.

1978-1980 yılları arsında ilk ve tek olarak sağ bir avukatın seçimleri kazanarak Ankara Barosu Başkanlığını yaptığı seçimlerde kazanan Sabahattin Ardıçoğlu’nu destekleyenin Şerafettin Yılmaz olduğunu Yargıtay Onursal Üyesi Şakir Kaleli “Ankara Barosu seçimlerinde, daima sol grup kazanırken, Sabahattin Ardıçoğlu’nu destekleyerek ilk ve son kez sağ grubun Ankara Barosu’nda başkanlığı kazanmasını sağlamıştır. Bu seçimin ilginç yanı Sabahattin Ardıçoğlu’nun rakibi Şerafettin’in yanında staj yaptığı Atilla Sav idi. Seçim sonrası Atilla Sav, seçimi kaybetmesine rağmen Sabahattin Ardıçoğlu’nun seçimini organize eden Şerafettin Yılmaz’ı kucaklayıp kutlamıştır.” (s.548) İfadeleriyle kitapta başka kimsenin temas etmediği bir hususu dile getirerek Şerafettin Yılmaz Ağabey’in hayatında müphem kalacak bir noktayı vuzuha kavuşturmuştur. Şerafettin Yılmaz Ağabey stajını yanında yaptığı Atilla Sav’ı desteklemeyerek inandığı davasını şahsi dostlukların hatırına feda etmemiştir. Bugün nice insanı görürüz ki davasını değil de şahsi dostluk kurduğu insanları destekleyerek, hem davasını, hem dava arkadaşlarını yaralamakta, tabiri caizse davasının kadük kalmasına sebep olmaktadırlar.

Taha Akyol yazdığı “Onurlu Bir ‘Dava Adamı’ Şerafettin Ağabey” (s.51) başlıklı yazıda “MHP içinde kendime en yakın bulduğum çevre de ‘Üniversiteliler Kültür derneği’ olarak bilinen Nevzat Kösoğlu, Şerafettin Yılmaz, Nuri Gürgür ekibiydi. Hukukçu olmaları partili oldukları halde ‘bağımsız’ düşünmeleri beni çekiyordu. Bu ekipte Acar Okan ve merhum Ayvaz Gökdemir’i de zikretmeliyim.” (s.51) ifade ettiği “partili oldukları halde rağmen ‘bağımsız’ düşünmeleri” kişilerin karakterleri açısında tasvip edilecek bir davranış olsa da MHP açısında ayrılıkçı ve grupçuluk olarak okunacak, hatta bölünmeye gidecek ya da söz konusu grup açısından yönetimi ele geçirmek gibi bir farklılık davranışı olarak değerlendirilebilir. Hatta parti yöneticilerini bu gruba mesafeli davranmasına sebep olabilir.

Vahit Türk Hoca Şerafettin Yılmaz Ağabeyi anlattığı “Biz, Akıl Dükkânı ve Gölgesi Ağır Bir İnsan” (s.565) yazısında Şerafettin Yılmaz Ağabeyin vasıflarını tarif etmek için kullandığı “gölgesi ağır” deyimini “varlığıyla, yaşayışıyla, düşünceleriyle, davranışlarıyla çevresine saygı telkin eden, hiçbir şey yapmadan, yalnızca duruşuyla kendisine saygı duyulmasını sağlayan kişi kişiler için kullanılan ve Türkçenin muhteşem ifade yeteneğini ortaya koyan bir sözdür” (s.572) diyerek açıklamakta ve gölgeyi de “varlığı başka bir cismin ve ışığın varlığına bağlı olan gölge” (s.572) olarak izah ederek aslında Şerafettin Yılmaz Ağabeyin etki alanının çevresiyle, hayatına girmiş insanların etkinlikleri ve varlığı, çevresindeki insanlardan beslenmesiyle oluşan bir “gölgesi ağır” kişi olduğunu da izah etmiş olmaktadır.

“Yakınlarının Kaleminden Şerafettin Yılmaz” adlı bu kitap gibi kişilere tahsis edilmiş kitaplar genellikle insanların bu kitapta bahsedilen birkaç özelliği dışında başka özelliği ve hayatı yokmuş gibi yoğun bir hisse kaptırır. İnsanlar günlük hayatlarında acılar ve tatlılar, iyiler ve kötüler olmak üzer envai çeşit kişilerle karşılaşır ve huzur veren ya da kasvetli envai çeşit olaylara muhatap olur. Bu da kişinin bazı kişiler tarafından sevilmesine, bazı kişiler ile dost olmasına, bazılarıyla nötr bir ilişki içinde olmasına sebep olur. Hatıra, anıt, adanmış anı kitaplarını okuyanlar meseleye daha çok geniş bir perspektiften bakması gerekir. Çünkü böyle kitaplarda yazılanlar kronolojik tarih bilgilerin boşluklarını doldurur. Tıpkı üst üste istif edilmiş tuğlaların arasını harç ile doldurarak bütünleştirerek duvar haline getirdiği gibi izah edilemeyen tarihi olaylar bu kitaplarda anlatılanlarla açıklığa kavuşur ve tarihin boşlukları dolar.

Kitapta yazan herkes Şerafettin Yılmaz Ağabey’in bir vasfını ortay koymaya çalışmışlar, kitapta anlatılanlar Prof Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın yazmış olduğu “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı kitaptan mülhem benin kafamda da “Kolonizatör Derviş” imajını çağrıştırdı. Kolonizatör Dervişler gibi hem inandıklarını ve öğrenip bildiklerin yaşayarak anlatan hem de geleceği inşa eden, tıpkı Saim Çağrı Kocakaplan’ın ifadesiyle “gelecekçi” bir karakter canlandı gözümün önünde. Haa!… Bu “Kolonizatör Derviş”in kendisine emanet edilen burs olarak verilmesi istenilen yardımları şimdinin bazı cemaat ve tarikatları gibi zenginleşmenin ve kapitalistleşmenin kaynağı olarak kullanmayı değil de dağıtmayı tercih eden. Anlatılanlar Şerafettin Yılmaz Ağabey’in gelen yardımları kırpmadan, kendi ukdesine geçirmeden, ya da kurduğu vakıf adına şirketleştirerek gelecek nesillerine sermaye olarak bırakmadan hatta bu uğurda kendi kesesinden harcamalar yaparak İslam tarihinin geçmişinde yaşamış mutasavvıflar gibi geleni bekletmeyerek emaneti sahibine ulaştıran bir yüce bir karaktere sahip olduğunu ortay koymaktadır.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

Ziyaret -> Toplam : 318,04 M - Bugn : 153767

ulkucudunya@ulkucudunya.com