Atatürk'ün Türk dünyası özlemi ve Alparslan Türkeş'in jeopolitik öngörüsü
Giriş
Tarih, yalnızca olup bitenleri kaydetmek değildir; devlet aklı bakımından tarih, yaklaşan dönüşümleri sezip milleti o dönüşümlere hazırlayabilme kabiliyetidir. Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılması ve Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan etmesi, Türk siyasi düşüncesinde çok daha önce tartışılmış bir ihtimalin tarih sahnesine çıkmasıydı. Bu ihtimali farklı dönemlerde ve farklı üsluplarla dile getiren iki isim, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Alparslan Türkeş'tir. Atatürk, Sovyet idaresindeki Türk topluluklarına dair özlemini kültür, dil ve tarih köprüleri üzerinden kurarken; Türkeş, 1944 yargılamasında Rusya'da yeni bir sarsıntının 1965'te veya 1990'da ortaya çıkabileceğini söyleyerek dikkat çekici bir jeopolitik zaman çizgisi çizmiştir.
Bu iki yaklaşımı aynı başlık altında buluşturan nokta, romantik bir hayalden ziyade stratejik hazırlık fikridir. Atatürk de Türkeş de Türk dünyasına ilgiyi, Türkiye'yi maceraya sürükleyecek bir hamle olarak değil; kültürel süreklilik, milli güç, bilim, eğitim ve kurumsal iş birliği meselesi olarak görmüştür. Yüklenen makalelerde de görüldüğü üzere, Türk dünyası düşüncesi yalnızca duygusal bir aidiyet değil; kökleri Gaspıralı İsmail Bey'in "dilde, fikirde, işte birlik" anlayışına, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp'in Türkçülük düşüncesine, Cumhuriyet'in dil ve tarih hamlelerine uzanan uzun soluklu bir fikir hattıdır.
Atatürk: Manevi Köprüler ve Kültür Birliği
Atatürk’ün Türk dünyasına dair yaklaşımı, hamasete dayalı bir yayılmacılık değil; gerçekçilik, kültür birliği ve tarih bilinci üzerine kurulu bir devlet aklıdır. Atatürk’ün, “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir” diyerek dönemin diplomatik kabulünü sergilemesi; fakat hemen ardından hiçbir büyük siyasi yapının ebedi olmadığını hatırlattığı görülmüştür. Ona göre Sovyetler de Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları gibi bir gün parçalanabilir, elinde tuttuğu milletler avuçlarından kayabilir ve dünya yeni bir dengeye ulaşabilirdi. Bu ihtimal gerçekleştiğinde Türkiye Cumhuriyeti ne yapacağını bilmeli, buna hazırlıklı olmalıydı.
Atatürk'ün bu sözlerindeki asıl derinlik, yalnızca bir dağılma ihtimalini öngörmesinde değil, bu ihtimale nasıl hazırlanılması gerektiğini göstermesindedir. Ona göre Sovyet idaresi altında "dili bir, inancı bir, özü bir" kardeşlerimiz vardır; fakat onlara sahip çıkmaya hazır olmak, günü geldiğinde heyecanla davranmak ya da susup beklemek değildir. Hazırlık, manevi köprüleri sağlam tutmakla mümkündür. Dil bir köprüdür, tarih bir köprüdür, inanç bir köprüdür. Bu yaklaşım, Atatürk'ün Türk dünyası özlemini askeri ya da siyasi bir yayılmacılıktan ziyade; onu kültür merkezli, sabırlı ve kurumlaşmaya açık bir devlet stratejisine dönüştürür.
Atatürk, Türkiye dışında kalan Türklerin kültür meseleleriyle ilgilenilmesi gerektiğini, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine ve uzak Türk topluluklarının kültürlerine önem verilmesini istemiştir. Harf inkılabı, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi hamleler de bu geniş çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Atatürk'ün dil ve tarih çalışmalarına verdiği önem, oluşabilecek bir kopuşa karşı uzun vadeli bir kültürel dirençtir. Bu sebeple onun Türk dünyasına dönük özlemi, sadece geleceğe bırakılmış bir temenni değil; eğitim, dil, tarih, yayıncılık ve kurumlar üzerinden inşa edilmeye çalışılan somut bir hazırlık programıdır.
Alparslan Türkeş: 1944'ten 1990'a Uzanan Jeopolitik Okuma
Atatürk'ün kültür merkezli ufkundan on bir yıl sonra, Alparslan Türkeş'in 1944 Irkçılık-Turancılık Davası sırasında yaptığı değerlendirme aynı meselenin başka bir boyutunu ortaya koymuştur. Türkeş, mahkeme heyetiyle Türk birliği hakkında konuşurken, 1917'de olduğu gibi Rusya'da gelecekte yeni bir ihtilal çıkabileceğini, bunun 1965'te veya 1990'da gerçekleşebileceğini söylemiştir. Bu ifade, sıradan bir temenni veya rastgele bir tarih telaffuzu değil; çok uluslu bir imparatorluk yapısının iç gerilimlerini, tarihsel örnekler üzerinden okuyan bir zihnin ürünüdür.
Türkeş'in aynı cümle içinde Türkiye'nin o zamana kadar harp endüstrisi, ilim ve irfan bakımından ilerlemiş bulunması gerektiğini vurgulaması özellikle önemlidir. Çünkü bu vurgu, Türk birliği fikrini yalnızca duygusal bir ülkü olmaktan çıkarır; milli güç, savunma kapasitesi, bilimsel ilerleme ve eğitimle ilişkilendirir. Türkeş'e göre dış Türklerle ilgilenmek, Türkiye'yi tehlikeye atacak bir macera değil; Türkiye'yi güçlendirerek soydaşlarla kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi bağları geliştirme sorumluluğudur. Bu yönüyle Türkeş'in yaklaşımı, Atatürk'ün "hazırlanmak lazımdır" uyarısıyla aynı stratejik zeminde buluşur.
Türkeş'e göre Türk milliyetçiliği, dünyanın neresinde Türk varsa onunla ilgilenir; onların yükselmesini, korunmasını ve mümkün olan yardımların sağlanmasını ister. Ancak bu ilgi, Türkiye Cumhuriyeti'ni tehlikeye sokmayacak ve ona zarar vermeyecek şekilde yürütülmelidir. Türkeş, Türk dünyasıyla ilgiyi Birleşmiş Milletler'in self-determinasyon ilkesiyle de ilişkilendirmiş; hürriyet, bağımsızlık ve insan hakları çerçevesinde değerlendirmiştir. Bu, Turancılık fikrini suç gibi göstermeye çalışan yaklaşımlara karşı Türkeş'in temel cevabıdır.
Türkeş'in fikir dünyasının arka planında daha geniş bir tarihî hafıza vardır. Yusuf Akçura'nın "Üç Tarz-ı Siyaset"i, Ziya Gökalp'in Türkçülüğü, Gaspıralı'nın ortak dil ve ortak fikir vurgusu, Cumhuriyet'in kuruluş dönemindeki dış Türkler hassasiyeti ve 3 Mayıs 1944 Türkçülük Olayları bu hafızanın başlıca duraklarıdır. Türkeş, bu mirası siyasal mücadele sahasına taşıyan isimlerden biridir. Onun "Türk Birliği de sistemli çalışmak, fırsat kollamak ve her şeyden önce Türkiye'yi korumak ve yükseltmeye çalışmak suretiyle bir gün elbet hakikat olacaktır" sözü, ülküsünün merkezine Türkiye'nin güçlenmesini koyar.
Öngörüden Kurumsallaşmaya
1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması, Atatürk'ün çok uluslu Sovyet yapısına dair uyarısını ve Türkeş'in 1990 civarında Rusya'da yeni bir sarsıntı yaşanabileceğine ilişkin değerlendirmesini tarihsel bakımdan dikkat çekici hale getirmiştir. Elbette tarih, bu sözleri mekanik bir kehanet gibi değil, dönemlerinin şartlarını aşan derin jeopolitik okumalar olarak ele almalıdır. Her iki liderin de ortak başarısı, günlük siyasetin ötesine geçip yarım yüzyılı aşan bir ufukla düşünmeleridir.
SSCB’nin dağılması sonrasında Türkeş'in kurumsal iş birliği arayışları ayrıca önem kazanmaktadır. Türkeş, bağımsızlığını yeni kazanan Türk Cumhuriyetlerinin liderlerine gönderdiği mektuplarda Türk Devlet Başkanları Daimi Konseyi, Türk Ekonomik İşbirliği Konseyi ve Türk Dünyası İlimler Akademisi gibi yapıların kurulmasını istemiştir. 1993'teki Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İş Birliği Kurultayı'nda ise kültür, ekonomi, ticaret ve siyaset alanlarını kapsayan sıkı iş birliğinin Türk topluluklarının refahını artıracağını vurgulamıştır. Bu düşünce, bugünkü kurumsallaşma arayışlarının fikri öncülerinden biri olarak görülebilir.
Bu noktada Atatürk'ün manevi köprüler fikri ile Türkeş'in kurumsal birlik arayışı birbirini tamamlar. Atatürk, ortak dili, tarihi ve kültürü korumayarak kalıcı bir yakınlaşmanın mümkün olabileceğini görmüştür. Türkeş ise bu yakınlaşmanın yalnızca kültürel düzeyde kalmaması; ekonomik, bilimsel, diplomatik ve siyasi iş birliğiyle desteklenmesi gerektiğini savunmuştur. Birincisi kökleri ve hafızayı, ikincisi ise teşkilatlanmayı ve ortak hareket kabiliyetini öne çıkarmaktadır.
Sonuç
Bugün Türk dünyası için en hayati mesele, geçmişte işaret edilen bu köprüleri çağın ihtiyaçlarına göre yeniden kurmaktır. Ortak alfabe çalışmaları, karşılıklı öğrenci hareketliliği, akademik ağlar, ortak tarih araştırmaları, kültür kurumları, ticaret koridorları, savunma sanayii iş birlikleri ve genç kuşaklar arasında doğrudan iletişim imkânları, Atatürk'ün ve Türkeş'in öngördüğü hazırlık anlayışının çağdaş araçlarıdır. Bu araçlar sağlam kurulmadıkça, Türk dünyası fikri dönemsel heyecanların ötesine geçemez.
Bu nedenle kurulması gereken ilk köprü dil ve eğitim köprüsüdür. Ortak alfabe çalışmalarının ilerletilmesi, lehçeler arası anlaşılabilirliği artıracak yayınların desteklenmesi, öğrenci ve akademisyen değişimlerinin yaygınlaştırılması Türk dünyasını birbirine yaklaştıracak en kalıcı araçlardır. İkinci köprü ekonomi ve teknolojidir. Ticaret yolları, enerji hatları, dijital altyapı, savunma sanayii ve ortak araştırma merkezleri yalnızca ekonomik fayda üretmez; aynı zamanda ortak gelecek bilincini güçlendirir. Üçüncü köprü ise diplomasi ve ortak hafızadır. Türk devlet ve toplulukları arasındaki ilişkiler, başka devletlere karşı düşmanlık üretmeyen; karşılıklılık, iç işlerine karışmama, eşitlik ve ortak fayda ilkelerine dayanan bir iş birliği modeliyle güçlenmelidir. Böyle bir yaklaşım, hem Atatürk'ün ihtiyatlı devlet aklına hem de Türkeş'in Türkiye'yi önce güçlü tutma şartına uygundur. Türk dünyasının geleceği, büyük sözlerin değil, sürekliliği olan kurumların ve kuşaklar arası bağların eseridir. Bu bağların kuru
lmasını hızlandıracak “Turan Birliğinin Pedagojik Bileşeni: Türk Dünyası Gaspıralı Programı” (https://dergipark.org.tr/tr/pub/atdd/article/842169) makalemizi okuyabilirsiniz.
Sonuç olarak, "Sovyetler Birliği'nin yıkılışını öngören iki büyük Türk lideri" başlığı yalnızca çarpıcı bir tarihî iddia değildir; Farklı zamanlarda iki büyük liderin aynı stratejik hakikate işaret etmesidir. Atatürk, Sovyetler dağılmadan çok önce Türkiye'nin dil, tarih ve kültür köprülerini güçlendirmesi gerektiğini söylemiştir. Türkeş ise 1944'te, Rusya'da 1990 civarında yeni bir ihtilal doğabileceğini ön görmüş ve Türkiye'nin o zamana kadar ilim, irfan ve sanayi bakımından ilerlemesi gerektiğini vurgulamıştır. SSCB’nin yıkılmasının ardından 1991'de Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan edişleri, bu iki ufkun tarih içindeki yankısını görünür kılmıştır. Bundan sonra asıl görev, bu mirası hamasetle değil; bilgiye, üretime, kültüre, diplomasiye ve kalıcı kurumlara dayanan bir gelecek programa dönüştürerek yürütmektir.
Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.